Salı, Ocak 29, 2008

Düşünmeye Hazır Mısınız?

Ulak yola çıktı. Sizlere haber getirmek için. Haber edip, sizi size getirmek için. Unuttuklarınızı, korktuklarınızı, sonunu bilmediklerinizi size demeye geliyor.

Çağan Irmak, iki yıl aradan ve meraklı heyecanların ardından yepyeni masalını çıkarmış bulunuyor. Sinema salonlarının son ve en güzel masalı olmaya aday Ulak, geçen Cuma günü vizyona girmişti. Üzerine laf etmeden, iki kelam söylemeden duramayacağımı fark ettim. Bu sebepten, Ulak'a yaraşır bir dille birşeyler karalayayım istedim.

Zaman-mekan derdi olmadan, ister deyin 100 yıl önce ister bugün; ister o köyde deyin ister bu köyde... Söylenenlere, dinlenenlere, hikayelere, gerçeklere ve rivayetlere dayalı olsun, yeter. Tam bir renk cümbüşü olsun, melodiler kulaklarda çınlasın, gördükleriniz kulaklarınızdan girenle buluşup, sizlere anlatsın. Desin ki, "Haksızlık, zülum, adaletsizlik, acımasızlık, geri kafalılık, cahillik sizleri korkutmasın. Çünkü insan, bilmediğinden korkar! Bilin ki ibret alıp unutmayın!"

Çetin Tekindor'un -bence geç fark edilmiş olan- beyazperdeye uygun yüzünü gördükçe, sesini duydukça, üstün oyunculuğunu keşfettikçe Çağan Irmak filmlerinde, insanın tekrar tekrar izleyesi geliyor filmleri. Önce Babam ve Oğlum, ardından Kabuslar Evi serisi ve şimdi de Ulak ile, gözlerimin aradığı bir oyuncu artık Çetin Tekindor. Filmin baş karakterini canlandıran Tekindor'a inanılmaz bir beceriklilikle el veren çocuklarsa, mükemmel performanslarıyla filmi taçlandıranlar. Hümeyra, Yetgin Dikinciler ve diğer tüm oyuncular da ellerinden gelen en etkili oyunculuklarını gösteriyorlar ve filmi tam bir karnavala çeviriyorlar. Müzikleri yine Evanthia Reboutsika tarafından hazırlanan, Çağan Irmak'ın hem yönetmen hem senarist koltuğunu yine tek başına üstlendiği ve Avşar Film-Şükrü Avşar tarafından finanse edilen Ulak, 2 saatlik bir sinema coşkusunu size bir kere daha yaşatabilecek olan bir film bence. Mutlaka dinlenilmesi gereken bir masal -tabii gerçekler masal oldukça bu memlekette, biz hikayelere masal demeye devam edeceğiz galiba.

Şimdi benim küçük masal notumu okuyup bitirdiğinize göre, zamanınızı merakınıza katın, size en yakındaki en iyi sinemaya koşup, Ulak'la tanışın. O sadece filmdeki kahramanlara gönderilmiyor çünkü Çağan Irmak tarafından: size de iki kelamı var. Size de verecek öğüdü, gözlerinizi cesaretle açacak bir hikayesi var. Nurdan bir köprüde bekliyor sizleri de, Hekim Zekeriya ile...

Bir deli rüzgar kalmış geriye,
o da Ulak'ın adını fısıldamış unutmayın diye.

Uğurlar ola!

m.b. 29.01.2008

Pazartesi, Ocak 21, 2008

Gwen Stefani...

No Doubt'ın güzel sesi, solisti... Tam bir 'Rock Tanrıçası'... Hafiften de olsa, gönüllerimizin de güzeli. Don't Speak'le tam da en güzel çıkışını yapmış, klipte grup arkadaşlarını satmayan güzel. Sonrasında ise, solo kariyeri seçen veya seçmek zorunda kalan bir afet. Dünyanın en güzel bacaklarının üstünde tek başına durup, "En güzel şarkımı henüz söylemedim" dercesine ardı ardına hitler yaratan bir bayan.

Cumartesi gecesi tekrar duyunca o klip, geldi. Gwen Stefani'nin genç hali, Blue çağımızın aşkının güzelliği geçti şöyle gözlerimin önünden. Ne de güzel 'rockçımız'dın sen Gwen Abla! Ne güzel söylerdin, biz dinlerdik seni... Ruhumuzu ne güzel okşardı sesin; bir erkek olarak bile, senin nasıl aşk acısı çektiğini anlamamızı sağlardın! Senin acını paylaşıyor zannetmek bile ne keyif vericiydi.

İşte geçen gece, senin sesin beni o günlere götürdü. Dans partnerimle, ne de güzel uyum sağladık diye düşünürken eşlik ettiğin için; hayallerime melodini kattığın için tekrar teşekkür ederim.


m.b. 21.01.2008

Cumartesi, Ocak 12, 2008

O Köşe Ici, O Köşe La-bas! Hein?

Aklıma geldi, şu şarkı sözlerini görünce bir yerde:

Et si tu n'existais pas,

Dis-moi pourquoi j'existerais?
Pour traîner dans un monde sans toi,
Sans espoir et sans regrets.

Liseye başlayalı daha 10 gün olmamıştı ki, hazırlık sınıfındaki Profeseur'ümüz Mme. Aznif, Saint Benoit'nın o meşhur 'Phonétique'lerinden biriyle gelmiş, bize Joe Dassin'i ilk kez dinletip, "İşte, Fransızca öğrendikçe, buradaki sözleri anlayacaksınız." Kaç ay uğraştık öğrenmeye bu şarkıları... Daha bir hafta öncekinin sözlerini anlamaya yeni yeni başlamışken, bir başka şarkı gelirdi de hep: Tombe la neige, Aux Champs-Elysées, Que Je T'aime, La Vie en Rose, Milord...

Ne güzel zamanlardı. Hala bir yanıyla bir 70ler hüznü havasına bürülü bir lisede unutulmaz, anlatılamaz 4 yıl geçirmek ve her gidişimde o büyük bahçesindeki kuru yaprakların arasında dolaşmak, bu şarkıların tekrar kulağıma çalınmasına sebep oluyordu kısa sürede öncesine kadar(uzun zamandır gitmediğimi fark ettim -gene- bir uğramak lazım). Mme. Aznif'i, M. Breux'yü, Mme. Coma'yı, M.Eric'i, Gülfer Hoca'yı ve onların içinde olduğu günleri hatırlayınca; 9 ve 10'da bahçedeki sınıflarda olup, en güzel manzaraya sahip olmayı; 11'de hem büyük bahçeye hem de Cennet'e yakın olup her yere yetişiyor olmayı; Biologie'de asla verilen 'mots-clé'leri ezberlemeyip, her sınav öncesi aynı kopya stresini yaşamayı; Kırmızı Saha'da hentbol oynamayı; eskrimi; ve okulunda her duvarına sinmiş o ilginç kokuyu hatırlamak, o kadar hoşmuş ki! Mezun olmadan anlamamak güzelmiş: çünkü onu özleyince tadı çıkıyormuş. O Fransız tadı!


Fransızca'yı sevmeyebilirsiniz, Fransızları da... Ama Fransız Chanson'unda bir şeytan tüyü var: kendini sevdiriyor işte. Anıları, geçmişleri, Fransızları ve 'Fransız'cıkları hatırlatıyor. Aslında bu okullardan çıkan insanlar, ne demeye çalıştığımı daha da iyi anlayacaktır.

*Uzun zaman ara vermek zorunda kaldım blog'a. Final dönemi ve yoğun programlarla dolu bir yaşamın kapısındaki birisinin sorumlulukları arasında blog maalesef geri planda kalmaya mahkum oldu. Tekrar özür sevgili okuyanlar... Saygılar

m.b. 12.01.2008