Cumartesi, Aralık 29, 2007

Seal Buraya, Aydın Doğan Havaya

Tahminen yılbaşına kala kala 3 gün varken, bu Seal muhabbeti nereden çıktı demezsiniz? CNBC-e, bu yıl da değişilmez yılbaşı kutlamasında, Victoria'nın güzel kızcağızlarını Türk erkeğinin gözlerine sokacakmış. Bikiniler, gizli ve tertemiz çamaşırlı bayanlar podyumda süzülecek; aynı zamanda da çocukluğumuzun pek baharatlı çıtır kızları, bugününse umutsuz ev annelerini andıran İngiliz bayanlarımız Spice Girls ve sesine kurban olunası Seal abimizin şarkılarıyla gözlerimize olduğu kadar kulaklarımıza da kıyak geçecekmiş CNBC-e. Sağ olsun, düşünmüşler, iyi de yapmışlar... Yılbaşını evde geçireceklere bir önerim olsun...

Yazının asıl nedenine gelmeli aslında: Başta konu dışına saparak, biraz rahatlatayım, ciddi işleri geriye bırakayım istedim... Sevgili okuyanlar, biliyorsunuz 2007 yılında gazetelerimizin televizyon reklamlarında bir patlama yaşandı. Sürekli kampanyalar yapıldı, biribirlerine ve bazı kişilere taş atıp durdular. 'Haklılardı, değildi'yi konuşmak için yazmıyorum bu yazıyı. Bu yazı, son günlerde sizlerinde görmüş olduğunu tahmin ettiğim bir reklamla ilgili. Görmemiş iseniz, buyrun:



Milliyet gazetesi, bilindiği üzere Doğan Yayın Holding'e ait, takdir ettiğim bir gazetedir. Ben de Milliyet okuyorum. Reklamda da vurgulandığı gibi, Milliyet gerçekten de yolsuzlukları, dolandırıcılıkları, istismarları belki de en açık ve tarafsız iletmekte olan gazete. Bundan ötürü, gazetemle gurur duymaktayım da! Fakat, aynı şirketin diğer gazete ve yayın kuruluşlarındaki kayırmaları, hükümet baskısıyla yapılmış işleri ve alınmış kararları, yıllardır çalışmakta olan büyük ve dürüst bir yazarını hükümettekilerin isteği üzerine kovmaktan çekinmeyen bir şirketin diğer gazetesinin nasıl bu kadar düzgün kalabildiğini anlayamıyorum! Acaba ben mi kanıyorum? Tarafsız sandığım gazetem de Aydın Doğan'ın diğer işlerini kotarmak pahasına bir gün Emin Çölaşan gibi, Ece Temelkuran'ı kovacak mı? Yahut, iktidar baskısına yenilen editörler, makine kapatacak mı?

Umarım Doğan Yayın Holding, gazetelerini tamamiyle hükümet emrine bırakmayacağını reklamındaki gibi kanıtlar!

m.b. 28.12.2007

Salı, Aralık 25, 2007

"Hoist the Colours!"

Bu aralar sürekli yaşanan bir 'circulation' içerisinde kaybettim kendimi. Blog'u da, yazmayı da boşladım. Okuldan ve gezmekten vakit kaldığında yaptığım tek bir iş var: DVD izlemek. Her akşam en az bir film... Bazen günün boşluğuna göre, 24 saatte 3 film arka arkaya. Ardından da CNBC-e...

Ama en azından boşa gitmiyor vakit. Yani, caddede boş boş dolaşmaları, arkadaşlarla içip kafa bulup her telden konuşmanın, batak ve amerikano ortamlarında kendimizi kaybetmenin dışında, boşa gitmiyor vakit. Evet, biraz fazla açık oldu ama, ne yaparsınız sevgili okuyanlar: bu yıl başlayan bu hastalığı size şöyle özetlemek isterim: Eylül ayında okulun açılması ile, her 4 kişinin oluşturduğu bir masada mutlaka iskambil kartları oldu ve her 4'ü tamamlama da biz batak döndük. Okulda sanırım adım 'Batakçı Çocuk'a çıkalı 2 ay oluyor. Muhasebe hocamız bile, artık alıştı, her gördüğünde takılmadan geçmiyor, derslerde laf atıyor(tabii biz iyi öğrencileriz, mid-term'ü iyi gelmese okulda biraz zor oynardık onun önünde). Bir de tabii amerikano var ki, aman Allahım! Saatler sürüyor, devamlı birinin tamamlama tehlikesi... Neyse, eğlence için güzel şeyler. Nasılsa sıkılma vaktimiz gelecek yakında.

DVD konusunda dönmek istiyorum. Kasım 25'ten beri izlediğim filmleri saymam lazım sizlere:

  • Eternal Sunshine of the Spotless Mind
  • Mutluluk
  • Pirates of the Caribbean - At World's End
  • Cuore Sacro
  • Saturno Contro
  • Motocycle diaries
  • Scarface
  • From Hell
  • Secret Window
  • The Sheltering Sky

Tabii ki hepsini ilk izleyişim değil! Bazıları ilk kez ama, bir çoğunu da sinemada izlemiş bulunuyorum. Kaçırdıklarımı yakalamış bulunuyorum sadece: izlediklerimi tekrar izleyerek o anki hazzı tekrar alıyorum yahut.

Göze çarpan bir nokta, Johnny Depp olabilir; evet Johnny Depp'in oyunculuğuna hayranım! Bunun yanında devamlı arkadaş çevresinden gelen yeni filmlerle beslenmey-beslemeye devam ediyorum. Yaşasın DVD, yaşasın gençlik!


"Cockroaches!"

m.b. 25.12.2007

Cumartesi, Aralık 15, 2007

"El Fuser"

İki hayat, arada bir ortak bir amaç uğruna birleşiyor, bir süre birbirine paralel giden bir yol misali uzanıyor ufka doğru, ardından da ayrılıyor zamanı gelince...

Ama o yolculuklar, bazen insanı beklediğinden daha fazla değiştirebiliyor. Her şeye veya tek bir şeye olan bakışı, bu sürede esniyor, gevşiyor, yumuşuyor, yahut sertleşiyor, kabalaşıyor, duygusuzlaşıyor. İnsan kitaplardan öğrendiklerinden, tanıdıklarından çok daha fazlasını ancak yolculukları sırasında öğreniyor. Kendini bu şekilde geliştiriyor.

Ama en önemlisi, insan yolculukta kendine eşlik eden insana daha bir bağlanıyor: aradaki bağlar, yollar ayrılmış olsa da, yeni yolculuklar başka yabancılarla yapılsa da, arada hep anılardan kurulu güzel köprü kalıyor.


m.b. 15.12.2007

Çarşamba, Aralık 05, 2007

Artık Melek Değilim!


Ben bırakıyorum artık bu işi. Yazdım istifa dilekçemi, kabul edilir edilmez gideceğim buralardan. Yok onun derdine koş, yok bunun hastasına yardım et, yok şunu yap, yok bunu yap… Hep ayak işleri! Tam güzel bir iş çıkıyor, bir insanın yanına gönderiliyorsun: pat! O insanın isteğine bağlı olarak tekrardan sürgün yiyorsun angaryaya. Ben yoruldum artık. Çıkarıp atmak istiyorum sırtımdaki kanatlarımı…

Ne bu böyle: hep iyi ol, hep düzgün davran, hep “kibar ol, insanlar seni iyi bilsin” hali nereye kadar? İşte bakın, buraya kadarmış. Yetti artık: ben insana insan gibi davrandıkça, o benim tepeme çıkıyor. Ayı olmadan, şeytandan şeytan davranmadan sözün de geçmiyor, işin de olmuyor: sevilmeyen adam oluyorsun bir anda. Seni kurtarıcısı olarak görürken ilk karşılaşmanızda o zavallı insancık, zamanla senden sıkılıyor. Hep iyi olmak, insan doğasında ters tepiyor. İnsanlar, biz melekleri seviyor, bayılıyor güya: ama iyilikten boğulunca o ‘en sevdikleri’ canlıdan bir anda soğudular mı, arkalarına bakmadan kaçıveriyorlar. Siz ki ona bir şans olarak verilmişken büyük patron, Tanrı tarafından, onlar sizi en adi pazarlıkların, en ucuz pazar tezgahlarının içine atıveriyor, tıpkı bir çocuğu oyuncağından sıkılıp onu kırması-paramparça etmesi gibi.

İşte bu yüzden, ben artık melek falan değilim! Bana melek diyenle de bundan sonra işim olmaz. Ben bildiğiniz şeytan kadrosundan, ‘tek ayakta kırk yalan’ söyleyenler sınıfından işe başvurdum, kabulü yakında gelir. Şimdi görün siz insan efendiler: kötülük nasıl olurmuş!

m.b. 05.12.2007