Pazartesi, Kasım 19, 2007

Durun

Hayatınızı değiştirmeyi kimse için göze almayın! Çünkü aynı şeyi karşı taraf yapmadığında, sizin hayatınız alt üst olur!

m.b. 19.11.2007

Pazartesi, Kasım 12, 2007

Doğum-Günü-Çocuğu

İnsanın bir yıl daha büyümüş olduğunun resmi bir kaydının yanı sıra, doğum günleri pek çok şey demektir aslında. Birçok dostun, arkadaşın, akrabanın görüşmesine, en azından bir kutlamasına mahal yaratmaktadır. Uzaklardan, taa Fransa’lardan, İsviçre’lerden kalkıp “İyi ki doğduuuun!” diyenler, “İyi yıllaaar!” dileklerini facebook vasıtası ile iletenler olur… Ya da aynı şehirde olunup da bir türlü görüşme fırsatı bulamayan arkadaşları kaynaştırır yine bu tip kutlamalar, dilekler. Çünkü mutluluktan uçmakta olan doğum-günü-çocuğu, her hatırlandığını görünce daha da mutlu olur. Tabii, facebook hatırlanmada bir yardımcıdır fakat buraya takılmaz doğum-günü-çocuğu! Güzeldir her ne olursa olsun. Doğum-günü-çocuğu mutlu olur; içi zaten tüm gün pır pırdır.

Doğum günü öncesi günden başlar bir telaş, bir tarifsiz karındaki hoşluk. Hele benimki gibi bir durumdaysa doğum-günü-çocuğu, yani Pazar akşamüzeri kalkıp da okula gider, Makroekonomi sınavına girerse, ardından da 2 sınavın daha yolunu gözlemekteyse, biraz sıkıntılı başlar gecesi… Ama arkadaşlarıyla güzel bir yemek yerse, manzarasına kurban İstanbulum’un en güzel yerinden şehri izlerse, rakısından yudumlarken, arkadaşlarıyla sohbeti koyulaştırabilirse, değmez keyfine hiçbir şey. Arka arkaya sürprizlerin patlamak üzere olduğundan haberi yoksa hele..!!

Gecenin ilk dakikasından başlayarak, en yakınları başlar kutlamaya doğum-günü-çocuğunu… Kardeşidir ilk arayan –her yıl olduğu gibi. Ardından ‘mon amie’si mesajıyla mest eder. ‘Küçük kız kardeş’ hemen ardından sıraya katılır. Gece süper başlar ilk dakikadan. Zaten kafa güzeldir hafiften. Ha öyledir hayat, ha böyle: ‘Koymaz bize bir şey!’. Doğum-günü-çocuğu’nun hediyesi, en güzel sürprizi hep aynı dilekleri duymuş olmaktır: Varlığının verdiği tarif edilmez hoş duygu! Çocuk ağlamamak için biraz zor tutar aslında bu anlarda kendini, ama alkolün etkisiyle ne yapsa yeri değil midir?

Ardından, bu güzel gecesinde doğum-günü-çocuğunu yalnız bırakmayan kader arkadaşları, makronun iğrençliğini bir kenara bırakmış, güzel yemekten sonra harika bir sürprize doğru doğum-günü-çocuğunu sürüklemektedirler… Bir anda, arabaya benzin alınırken, akıllı kızlar ortadan kaybolur, benzin istasyonunun marketinden pasta mahiyetinde Eti Brownie alırlar. Tabii elde bulunan imkanlar dahilinde, ‘pasta’ya mum dikilir: bildiğimiz büyük mumdur bu ama, bir anda, gecenin ilk 15 dakikasında yaşanılan şoklar, doğum-günü-çocuğuna yetmişken, en büyük bomba gelir: Pastayı Yıldız Parkı’nda, arabaların hemen yanında, yeşillikler içinde ortaya çıkarıverirler. Yağmur bir yandan yağarken, kimse aldırış etmez: doğum-günü-çocuğu daha bir mutlu olur: bu mutluluk onu sabaha kadar götürür.

Ardından sabahın ilk ışıklarıyla beraber, mesaj yağmuru başlar: eski arkadaşlar, liseden tanıdıklar, eski tanıdıklar, yeniler… Doğum günü her anıyla güzeldir.

En güzeli anı, varlığımın arkadaşlarıma vermekte olduğu duygulardan memnun olmaları ve bunu söylemeleriydi belki de. Bir de, bir not: Böyle yakındakiler arayıp sorarken, mesajlar mailler, facebooktan yorumlar yazarken, İzmir’den bir sesleniş gelir –ki günün en anlamlı laflarından ikincisi olur. İzmir’den seslenen
Başak Ölmez, facebook’tan attığı mesajında, belki de ‘bugün doğum-günü-çocuğuna verilecek en güzel hediye ne olurdu’ sorusuna yapıştırmış cevabı –sağ olsun: Canım benim doğum Günün Kutlu Olsun / En güzel hediyen bu yeni yaşında seni üzmeyecek bir kelebek ! olsun umutları ile konsun gönlüne ...

Herkese teşekkür etmem lazım: unutmayan, beraber olan-olmak isteyip olamayan, ruhuyla her zaman yanımda olanlara… Mutluluk, varlık, sevgi siz ‘kardeşler’, dostlar, arkadaşlar, akrabalar, tanıdıklar, geçmişte kalanlar ve
Başak, Pınar gibi yazar dostlarla güzel; anlamlı…

Doğum günüm kutlu olsun mu?

m.b. 12.11.2007

Pazar, Kasım 04, 2007

filmekimi 2007

Ekim ayının sonuyla beraber, bir haftalık eğlencemiz, zevkimiz, sinemaya gitmeye adeta bizi zorladığını hissettiğimiz filmekimi'ni bitirdik. Ders programının ve öğrenci bütçesinin izin verdiği derecede bu renkli haftayı doldurdum ben de. Filmler hakkında okuyanlara bazı tüyolar vereceğime söz vermiştim; maşaallah, hepsi iyi filmler seçmişim, hepsine diyecek lafım var!

19 Ekim Cuma, 2 filmle başladı: Mio fratello é figlio unico (Abim evin tek çocuğu) ve galasıyla Persepolis! İkisi de kendi tarzlarında takdire şayan derim ben! Ödülleriyle göz kamaştıran her film güzel değildir fakat, İtalyanlar'ın sıcaklığını, kaosumsu hayatlarını, siyasetin bile aşktan üstün olamayacağını ve ailedeki bağların gücünü gösteren ilk filmim, 'Abim evin tek çocuğu' bence ödüllerin hepsini alsa yeriymiş. Persepolis konusunda bir şeyler demek çok isterdim: fakat malum, vizyona girdi. Çizgi-romanın İran'da geçtiğini, Şah Dönemi'nden nasıl bir değişiklikle İslam Cumhuriyeti'ne geçişin yaşandığını bir çocuğun anlatımıyla izlemek isterseniz, Türkiye'nin de yaklaşık olarak nelerle karşı karşıya olduğunu hatırlarsanız, bu film size çok şey öğütleyecektir. 'Gidin izleyin'den başka bir şey yazmayayım artık...

20 Ekim'de Paris'te 2 Gün'le devam edelim: Amerikalılar asla anlayamayacak mı Avrupalıları? Uzaylı mı bunlar? Evet, Fransızlar da pek normal değil fakat, bu con-conlar da pek bir gerizekalı... Biri Amerikalı biri Fransız olan çiftimiz, Avrupa'ya tatile gelmiş, aşklarını tazelemektedirler. Venedik, Roma derken kızımızın ailesi Paris'te yaşadığı için 2 günlüğüne de oraya uğrayan şaşkın ve gerzek çift, sonunda kavga eder. Hafif Türk erkeğini andıran Amerikalı kardeşimizin kıskançlık krizleri -pek de yersiz değildir ya, neyse- sonucunda Avrupa tatilleri zehir olur. Filmin anlattığı bir öyküsü, size katmasını beklediğiniz bir şey olmamalı. Biraz durum komedisi tadında: gülümsemek istiyorsanız, izlenebilir bir film. Ama öyle delisi olunmaz!


Ve üstüne konuşmaya değer son film: 25 Ekim Perşembe günkü Bobby! Robert F. Kennedy'nin öldürüldüğü günü, suikasti ve öncesini şöyle etrafından dolaşıp da gösteren, bu arada aslında Kennedy Başkan olabilmiş olsa, Amerika'nın neler kazanmış olabileceğini, neleri kaybettiğini gösteren film... Ünlü oyuncularla dolu kadrosuyla ve güçlü ayrık-senaryolarıyla hafif bir geçen yıl ki Paris Je t'aime havası yaşatan film, güçlü eleştirileriyle nasıl oldu da Amerika'da çekildi, anlamak zor! Başlarında bir maymun var ama gene de çatlak seslerin çıkmasına izin var demek!

Bu yıl filmekimi'nin bir güzel yanı da, gala filmlerinin neredeyse hepsinin ardı ardına vizyona girmiş olması bence. Geçen yılki filmlerden hala göremediklerimiz var. Paris Je T'aime'i de kaç ay beklemiştik. Demek ki geçen yılki ve bu yılki aşırı ilgi film dağıtım şirketlerimizin iştahlarını kabarttı. Hep böyle olur inşallah!

Şimdi gözümüz yollarda, Film ve Tiyatro Festivalleri'ni bekliyoruz efenim. Bakalım bu yıl kimler gelecek, hangi filmleri-oyunları izleyeceğiz!

m.b. 03.11.2007

Perşembe, Kasım 01, 2007

Şehitler

Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,
mezardan çıkmanın vaktidir!

Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,
Sakarya'da, İnönü'nde, Afyon'dakiler
Dumlupınar'dakiler de elbet
ve de Aydın'da, Antep'te vurulup düşenler,
siz toprak altında ulu köklerimizsiniz
yatarsınız al kanlar içinde.

Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,
siz toprak altında derin uykudayken
düşmanı çağırdılar,
satıldık, uyanın!

Biz toprak üstünde derin uykulardayız,
kalkıp uyandırın bizi!
uyandırın bizi!

Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,
mezardan çıkmanın vaktidir!

Nazım Hikmet Ran 1959