Pazartesi, Ekim 29, 2007

Asker Arkadaşı

Öncelikle Cumhuriyet Bayramı'nızı kutlarım sevgili okuyanlar. Ardından da uzun zamandır 'gıcık' kaptığım bir insana hesap sormak istiyorum. Ne olduğu belirsiz, tanımlanamayan bir yazar bozmasına artık gönderme yapmanın vakti geldi bence!

Bu 'yüksek vasıflı-kendini beğenmiş
' kişilik,"Türkiye'nin gazetesi" teması ile benim gazetem olamayacak, en önemli yazarının kellesini hükümete yaranmak adına feda eden Hürriyet'te yazmakta olan, Ahmet Hakan isimli insan evladıdır. 26 Ekim 2007 Cuma günkü yazısında, "Bir kabiliyet düşmanı" diye kaleme aldığı pasajında, Kevin Costner'a giydirmektedir. Hatta onu baş tacı edenlerin varlığından bahsetmekte, bu kişileri de bir güzel fırçalamaktadır. Zaten bu 'güzel' insan ne zaman birisine taksa giydirir de giydirir. İyi hoş da, bilip de giydirsen, amenna! Askerlik arkadaşın mı Kevin Costner senin Ahmet Hakan? Nereden tanır, nereden bilirsin? Bir sofraya oturmuşluğunuz, yemiş içmişliğiniz, iki laf etmişliğiniz mi vardır? Adamın başarısız olduğunu nereden biliyorsun be adam? Sana gelip "Ah Ahmet abi, ben neden bu kadar yeteneksizim?" diye ağladı mı? Kafasını omzuna koyup da " şöyle bir projem var Ahmetciğim" mi dedi? Nedir bu samimiyet?

Hayır, varsa bir tanışıklık da ona dayanarak yazdıysan, paylaş be adam. Yoksa totodan atmak kolay.

Yazıda, Kevin Costner'ın hiçbir işte dikiş tutturamamış olduğu, işte 'öylesine' bir müzik grubu kurup, ancak bu şekilde para kazanabildiğini yazmış Ahmet Hakan. Ayrıca Les Ottomans otelin de, bu 'düşmüş Hollywood starı' için bazı ayran budalalarınca kapatıldığını yazmış. Bir bilgim yok bu konuda; otel faturası kimin adına bilemem. Fakat, Kevin Costner'ın bu müzik grubundan aslında böyle yurt dışında tanınma gibi bir hayali olmamasına rağmen, yaptıkları farklı rock tarzlı müzikle beğeni topladığını belirmek isterim. Bunu Hürriyet'in kendi yayın kuruluşu Kanal D'deki röportajında belirtmiştir Kevin Costner. Ayrıca, biraz haber okuyan bir insan, sinemayla azıcık ilgisi olan bir entellektüel, bu adamın Su Dünyası ve Postacı filmlerinden sonra da filmlerde oynadığını ve hiç de 'düşmüş' olmadığını görebilir sanırım! Ama doğru; Türkiye'de sonradan entellektüel olduğunu iddia eden insanlardan olan bu 'çakma' entel Ahmet Hakan, bilemez.

Herkes hakkında atıp tutmak, bel atına vurmak kolay efendi! Adam gibi yazamıyorsan, yazarım diye dolaşma ortalıkta. Her görüşe saygılıyım: fakat okuyanlarını adam yerine koymayıp, onlara yalan yanlış şeyler yazan yazar bozuntularından asla haz etmedim! Unutma ki, hükümetler, patronlar ve şöhret gelip geçicidir: sana kalan, seni var eden şey okunmaya değen yazıların ve onları okuyanlardır.


m.b. 29.10.2007

Pazartesi, Ekim 22, 2007

Manifesto-4

Arada sırada, barışın olabileceğine inandık hep. Yalancı baharlar gibiydi barışlar da: kısa süreli, hafiften adamın yüzüne gülümseyen-arkasından binbir dolap çeviren… Hala da öyle. Barış, bu dünyada insanlar oldukça, sadece bir ütopya olarak kalmaya devam edecek.

Kendini 'Hümanist düşüncenin', 'Komünizm'in yoluna adadığını iddia eden bir siyasi parti görünümü altında kurulup; ayrılıkçı-bölücü-kalleş emellerini sergilemeyi bir görev bilen PKK, tam bir faşistlik yapmaktadır kurulduğu günden bu yana. Nasyonalist bir ülke hayaliyle yanıp tutuşan birkaç hızlı solcu Kürt gencinin 1970’li yıllarda doğurdukları bu fikir, şimdi kendi fikir babalarını yiyip bitirmiş, günümüzde sadece adam öldürmek, köy basmak, mayın döşemek, pusu kurmak, kalleşlikle asıl toprağını, vatanını, milletini yaralamaktadır. Büyük abisine şımarıklıklar, muzur yaramazlıklar yapan küçük bir kardeş gibidir. Abisi ise, sessizdir, sakindir. Zaten malum, ‘ağa babası’ Amerika bir şey demeden hareket etmez. 'Otur' dendi mi oturur, 'kalk' dendi mi kalkar. Ama unutulmamalıdır ki, büyük abisi bir ‘ağabey’dir! Gençliğinde, bu alçak küçük kardeşin yaptığı gibi adice savunmaya kalkışmamıştır fikirlerini. Veya kendisinin üzerinde yaşamasına izin verilen bir toprak parçasına “Benim vatanım burası” diye sahiplenmeye kalkışmamıştır! Dedelerinden kalan, 830 yıldan fazla kendi ırkına ve orada kardeş olduğu ırklara ait bir toprak parçasını, emperyalist dünyadan söke söke almıştır. Kanını-canını vermiş, namusunu kurtarmıştır. Ama Anadolu, Anadolu insanının memleketidir, vatanıdır. Tarihte olan bir Kürt devleti var mıdır ki, şimdi 'Kürt Devleti' hayaliyle yanıp tutuşmaktadır bu bir dönem kıçına don alamayan terör örgütü ve yandaşları? Geçmişiyle de, kurduğu yönetimlerle de haklı olduğunu kanıtlar Türkiye. Hakkı olanı, hakkıyla savunmuştur. Gerektiğinde, gene savunacaktır da.

Anadolu halkı ne kadar sessiz, kavruk da olsa, çekingen de davransa, birleştiğinde önünde durulmaz bir seldir. Kenetlendiğinde ayırabilecek bir bomba; fikren, ruhen, kalben birleştiğinde ve yürümeye başladığında durdurabilecek bir ordu yoktur. Bunu unutan küçük kardeşe, artık bir şamar vurmanın vakti gelmiştir. Muzur çocuklar bazen sadece şiddetten anlarlar!

Türkiye artık gücünü göstermelidir. Her ne kadar bu müdahale, bir bataklığa dönüşen Irak’a bizi sokacak olsa; belki ABD gibi bizi de geri dönemeyeceğimiz bir yola sürükleyecek olsa da, her hafta 10’ar 15’er gencimizi kaybetmekten de bıktık. Belki komplo teorileri doğru: bu provokasyonlar Türkiye’yi ve ordusunu da Irak bataklığına çekip, içinden çıkılmaz bir denkleme dönüşen savaştan kurtulma çabasıdır ABD’nin. Yahut, Irak'taki savaşa 1 Mart tezkeresi ile taraf olmamayı seçmemize bir ceza kesiliyordur ‘Ağa babamız’ tarafından. Bunlar ve daha bir çok şey olabilir tabii ki... Dediğim gibi; bir başka ülkenin sınırlarına girmekten, savaşmaktan yana da değilim! Ancak artık ‘Dur’ demenin vakti geldi. “Hem askerlerinizi öldürürüm, hem de kaçırırım” diye ‘racon’ kesen bu şerefsiz faşistlere hak ettikleri cezayı vermemiz gerekiyor. Şehit analarının gözlerindeki yaşları artık ‘tamamen’ bitirmek, bu PKK sorununu bitirip, Kürt sorununu artık bir çözüme kavuşturmak zorundayız. İnsancıl yöntemlerle tabii! Faşistle faşist olmadan: demokratikçe, insanca!


Unutmayalım ki, şerefsizle şerefsiz olamayız. Biz bir ülkeyiz, milletiz. Kıytırık bir terör örgütü değil!


m.b. 22.10.2007

Pazar, Ekim 21, 2007

Seçimden Seçime

Bir seçimden bir seçime, bakalım neler değişti -neler değişmedi ki?- :
  1. Şarkılar daha manidar oldu.
  2. Korkular daha bir bastırılır oldu.
  3. Yepyeni kavramlar girdi hayatlarımıza: mahalle baskısı gibi, mutluluktan uçamamak gibi mesela.
  4. Sonra insanlar daha bir kararlı oldu: 'dediğim dedik, çaldığım düdük'çü oldu herkes. Başbakan'ın Kasımpaşalı-eli maşalı hali, sanırım tüm topluma yayıldı -beni atlayarak.
  5. Sokaklarda bakışlar daha da gerildi: düşmanca bakışlar, ters ters 'senin burada işin yok'lar... Sadece sokaklarda değil, sevdiklerimizde de oldu sanırım bu şey, aynı süreçte.
  6. etc. etc. etc. Uzar gider bu maddeler ama...

Değişen pek çok şey var; fakat ben, fikirlerim, içim değişmedi. Değişmeye de niyetim yok! Çünkü, olumsuz bir değişmeye asla ihtiyacım yok!

Yarın kullanacağınız veya kullanmayacağınız oylar, umarım hayatlarımıza daha da zarar vermez! Meşru olmayan, danışılmadan-görüşülmeden, 'ben dedim, oldu'ya getirilen 'tüm' kararları bazılarının, artık başkalarına, 'masum'lara zarar vermez.

m.b. 21.10.2007

Perşembe, Ekim 18, 2007

Caution!

Sevgili okuyanlar,

Şimdi neler neler yazmak isterdim buraya. İçimde neler neler var. Ancak yazarsam başım belaya girer. Ne -artık olmayan- aşk hayatına dair, ne siyasete dair bir şey yazamıyorum. Saatlerdir, günlerdir PKK problemiyle ilgili yazılar yazıyorum, ama hepsi sertliği yüzünden, bu bilgi bombardımanının içinde kaybolacak ve unutulacak korkusuyla sonraya saklanıyor. Tezkere konusu da aynı şekilde. Konuşmak lazım ama, herkes konuşuyor ve neredeyse herkes boş konuştuğu için, bir de ben sizin kafanızı doldurmayacağım -şimdilik.


Borsa-Dolar-Euro-Petrol-Altın konusunda da söyleyecek çok şey birikmiş aslında ama, neyin ne yapacağı belli değil ki! Bu operasyon lafı her şeyi alt üst etti. Sanata gelince; tek umudum bu konuda! Cuma günü başlıyorum filmekimi'nde ilk filmlerime. En yakın zamanda da güzel güzel filmleri yorumlamaya çalışacağım sizlere -elimden geldiğince. Bienal diyen mi oldu? İşte o konuda kendimi tutamam! 'Sanat için sanat'ı anlarım. 'Toplum için sanat' yanlısı olsam da, artık alıştı bünye sanatçıların bu inadına: kabulleniyor rahatça! Fakat, 'küratör için sanat' yahut 'sanatçının sadece kendisi için sanat' nedir ya? İyimserlik beklentisiyle gidip, gıcık olmuş çıkmak istemiyorum ben artık! Bu yüzden de bu yılki Bienal'e düşmanlığımı açıkça ilan ediyorum. Küratör Hou Hanru'nun Atatürk ve Cumhuriyet Devrimi ile ilgili söylediği sözler konusunda da bir iki lafım var: Evet, sanatçı olarak ve öncelikle insan olarak düşünme ve fikrini beyan etme özgürlüğü var! Hatta bu fikirlerinde yanlış olduğunu iddia etmek de boşuna olur. Fakat bunu yaparken, siyasi-sosyal ortama, bunların hassaslığına da dikkat etmesi gerekiyor açıkçası. İnsan, böyle hassas olması gereken birinden, bunu beklemiyor.

Ahanda; asıl konuya geldi dayandı yazı! Siyaset... Konuşmayacağım. Zaten belliyim.

Diğer konuda ise, zaten hepimizin başından geçen, bir zamanlar geçmiş olan ya da geçmemesi için dua edeceğim bir bokluk sürmekte... Susuyorum, susacağım da. Ama bilin ki bu suskunluk, edecek lafım olmadığından değil; sadece geçmişe saygımdandır. Yoksa her gün masaüstüne yeni bir yazı ekleyip, "Yav bu da olmaz!" demekten hiç de hoşnut değilim. Acilen kafamı toparlamam lazım ki, düzgün yazılarla döneyim!

Daha fazla sizleri bu patlama olasılığı yüksek kalemle aynı ortamda bulundurmadan, kaçayım. Yoksa zehirlerim size de zarar verir.

Efenim, siz siz olun kendinize dikkat edin, saygılar...


m.b. 18.10.2007

Pazartesi, Ekim 15, 2007

Moda

Bugün varsın, yarın yoksun.
Benim derdim, senin olsun.

Zamanlardan ne zaman, günlerden ne gündü, hava nasıldı hatırlamıyorum. Aklımda kalan az şey, bana sadece güzel olduğunu anımsatıyor. O günü anlatabilecek tek kelime sadece ‘güzel’ olur, o kadar… Batmakta olan güneşin varlığı, ileride bir yerlerde; denizin yanımda olduğu; tuz kokusunun, seyyar arabalardan yayılan keskin kestaneyle birleşip burnuma geldiği; sıcacık, az karbonat-az demli çayın damağıma acı tat verdiği; mutluluğun kalpten tüm vücuda yayılmasını sağlayan hormonların-kanın-zihnin gerginliği ve aynı andaki şaşkınlığı var aklımda… Tüm günlerin üstüne -tüm gecelerin de- bir ışık gibi doğan bir gün o gün. Aklıma da tam güvenemiyorum ya! Bu ara çok yanılıyormuşum gibi geliyor. Olan şeylerin, elimdekilerin ya da elimde zannettiklerimin olmadığını anlıyorum hiç olmadık anlarda. Yahut ‘oldu’ dediğim, kanıtlayabileceğimi sandığım, yaşadığımı zannedip, anılar defterime eklediğim her bir günün aslında olmadığını fark ediyorum. Belki de sadece yaşamak lazımdı o günleri diyorum; sadece yaşamak, sonra unutmak, balkabağına dönüşenleri bırakıp, elde kalanlarla devam etmeliydi yeni günde yola. O yüzden, gene emin olamıyorum: belki vardı belki yoktu bile. Belki sadece bir rüyaydı. Geceleri coşan zihnin yarattığı halüsinasyonlardı hepsi. Burnumdaki koku sandığım da, ağzımdaki tat da, kalbimdeki mutluluk da sadece birer yanılsamaydı: tıpkı zamanın aslında tamamen bir yanılsamadan ibaret oluşu gibi. Gerçeğin, dünya üzerindeki inanılacak tek kavram olduğu gibi.

Peki, insan beyni gerçekle hayal arasındaki o incecik çizgiyi kaybedince… Biliyor musunuz; insan o çizgide olduğunu, üstünde cambazlık yaptığını anladığı anda, herhangi bir tarafa geçmeye vakit bulamadan -gerek de kalmadan, rahatça- delirebilir. Çünkü hep sınırlar içinde yaşayan, etrafı hep tel örgülerle, elektrikli çitlerle, yüksek duvarlarla çevrili ‘ghetto’larda yaşamak zorunda bırakılan bizler, o korkunç ghetto’nun aslında sadece kendi kendimizce yaratıldığını anladığımızda zaten hiçbir sınıra, çizgiye ihtiyaç duymuyoruz. Elalemin kimliği de, çevrenin gözleri de, insanların sözleri de tınlamıyor. Çünkü gerçek mutlulukta zaman da, sınırlar da, sözler de yok oluyor. Başka bir boyutta oluyor yaşanan her şey; Moda’da, çay bahçesinde değil!

m.b. 15.10.07


Mor ve ÖtesiAşk İçinde

Perşembe, Ekim 11, 2007

Kış Ortasında Yandım

'Nasıl’ diye kafanızda bir soruyla okumaya başlatmak istemezdim kimseyi. Fakat, havalar hala çok sıcak yav! Artık biraz yağmur, biraz su, biraz barajlara doluluk, barajlara az kuruluk… Belki yağınca da ‘ıslandım, çamur oldum’ diyeceğim de, olsun: yağsın. Biz de ona göre giyiniriz. Kış ortasında zemheri zürafası olmuş millet: herkes kısa kollularla, keten gömleklerle, şortlarla cirit atmakta İstanbul sokaklarında. Kabanlar, paltolar, kazaklar geçen yılı pas geçtiler, bari bu yıl işe yarasınlar. Hayır, insan sürekli t-shirt giymekten sıkılıyor; sanki başka kıyafeti yokmuş hissiyle, daha bir alış-veriş manyağı oluyor.


Bugün mesela; Ekim ayı etkinlik programımın tamamına yakınında yer alan biletlerin tahsilatını yapmam gerekiyordu. Yataktan kalkıp, camdan dışarı bir baktım soğuk mu diye… değil. Ama sıcak da denemez hani; vücutta hafif bir titremeyle karışık ürperme var, bunun kısa mahiyetli olduğu da apaçık! Ne yapmalı? Derken, saatin ilerleyişi göze çarpınca, ele geçen neyse, onlar giyinilip, bünye dışarı atılıveriyor. Koştur koştur Taksim’e fırlanıp, önce Hale Ablamız için Hayal’e, ardından filmekimi biletleri için Emek’e ve onun ardından da Babylon’a… Aç karna, uykulu bünyeye, yorgun beyne rağmen küçük bir İstiklal turuyla başlayınca insan, günü de bir entel-dantel geçiveriyor. Kalkıyor, gene aynı kültürelliği, keşmekeşi arıyor. Uykudan zorla uyanıp gelmiş olmanın verdiği ızdırap omuzlarda taşınsa da, arkadaşları bir bayram öncesi görmüş olmak, onların güzel haberleriyle mutlu olmak, sıcak-soğuk-ortaya-karşık havasıyla İstanbul’da bir tatil gününü daha biletlerime kavuşmuş olarak geçirmek, biraz kitap bakınıp, ‘Kasım’da ne yapsam’ı, ‘Acaba bir konser daha sığdırabilir miyim’i düşünmek, pek bir hoşuna gidiyor adamın. Bir de kahve içebilse, yanına bir tüttürük ekleyebilse… Neyse, oruç bitti.


Efendim, hepinize hayırlı bayramlar, güzel ve eğlence -çokça da sanat- dolu bir Ekim ayı diliyorum. Havalara da artık yalvarıyorum: sulara %134 zam gelmeden ve tabii bulutu aldanıp yanmadığımız, güneşe aldanıp donmadığımız günler için, biraz yağ! Yağ da, dolsun barajlar, sağlam kalsın bütçeler. Allah İMKB100 Endeksi’ne, İş Bankası Yatırım Fonları’na zeval vermesin, başımızdan eksik etmesin. Arkadaşlarla, sinemayla, konserlerle dolu bir ay: Bienvenue!


m.b. 11.10.07

Pazartesi, Ekim 08, 2007

Siz Bir’ezz’ Fazla Oldunuz!

Hep sevgiliye, aşık olunana yazılmaz ki yazı. Devamlı bir “Ben şunu şu kadar sevdim de, o beni böyle sevdi de, ayrıca şöyle yaptı da, falan da fişmekan da…” diye aynı cümleler sokağında dönülüp durulmaz ki! Ondan dolayı, sürekli bir çabayla aslında bir arkadaşım hakkında da yazmam gerektiğini öğrenmiş bulunuyorum –başıma biraz kakıla kakıla.


Efendim, bu yazının ana karakteri olan –biz ona kısaca ezz diyelimJ- kişi, benim bu devamlı yazmamı sevse de, sürekli başkaları hakkında, başka konularda yazmamdan sıkılmış olsa gerek, artık biraz da kendini görmek istemiş bu sayfada. Diğer konulara ilgisiz olduğundan değil; bilakis Dünya gündemini çok da yakından takip eder. Hele aşk-meşk konularında, üstüne tanımam. Ancak, dediğim gibi, sanırım hep başkasının olduğu aynaya sıkılıyor arada okuyanlar, biraz da kendilerini görmek istiyorlar sözcüklerde. Şimdi lütfen sizler de başlamayın: hepinize nasıl yetişebilirim? Sırayla...



Kalbimizin Ege’de kalmasına sebep olan, hatta kalbimize ilk İzmir sevgisini aşılayan; ‘hacılamak’ deyimini bize ‘kesiklemek’ diye değiştirten; simide gevrek, ay çekirdeğine çiğdem diyen; sevgilisi olan sevgili kardeşimle birlikte, arabalarında beni arka koltuğa atıp, ardından bir anda çocukluğumdaki anneli-babalı araba muhabbetlerine giren ve benim ‘ulan, acaba bu bir deja vu mü? yoksa siz benim annem misiniz bayan?’ sorularını esefle sormama sebebiyet veren; evinde ne de güzel yemekler yapıp, zehirlemeden bizi evlerimize gönderen; “İstanbul’un yerlisi ben miyim, yoksa ezz mi?” diye sormama neden olacak kadar benden çok yer-mekan-alış veriş merkezi bilen; sadece bilmekle kalmayan, götüren, elimizden tutup gezdiren; içimizi ısıtan hikayelerle günümüze renk, sıcaklık, neşe, komedi, dedikodu, çok şip-şip bakışlar katan; benim hayatımda önemi gün geçtikçe artan ve artmaya devam edecek olan bir küçük Fransız Mademoiselle’idir O. Üniversite hazırlıkta, saf Anadolu erkekleriyle, cingöz İzmir kızlarının kaynaştığı noktadaki en önemli köprü olan; devamlı yanan sınıfta, biraz olsun serinlememizi sağlayan muhabbetin iki sahibi: ezz’e ve sevgilisi, aşkı, birtanesi kardeşime minnettarım efenim. Nedeni de malumdur, bilen bilir.


Kendileri, gecemin en karanlık, uykumun en güzel anından da çıkmıştır kulağıma; günümün en sıkıcı, uyuşuk anından da. Neden mi? Keşke bilebilseydiniz sesindeki canlılığın insanın tüm hücrelerini de titreştirip uyandırabildiğini. Ya da, en karanlık anınızda umut veren sözlerinin nasıl da işe yaramaya çabaladığını; yanınızda değil de, 800km bile uzakta olsa aslında sizin hep arkanızda bir destekçiniz olarak kalacağını bilebilseydiniz. Bir erkeğin nasıl dedikodudan hoşlanabileceğini bilebilirdiniz o zaman! Yok, kesinlikle bir suçlama yok burada: ezz, hiçbir şekilde kötülüğe itmiyor sizi. Siz onun yanında, kendinizi inanılmaz bir şekilde fiskos masamı muhabbetine kaptırmak ister buluyorsunuz.


Terkos’ta kaybediyorsunuz mesela kendinizi, ona t-shirt bakar bir halde buluyorsunuz. Yahut, Nişantaşı’nda bir ‘cafe’de, ‘Acaba hangi salatadan yesek ezz?’ diyorsunuz, hiç beklemezken dilinizden bunu. Veya, o ne kadar ‘with-out Mert’ kavramını yaratıp, ruhsal dünyamda düzeltilmesi güç yaralara neden olsa da, benim aşk hayatım için elinden gelenin ‘çoğunu’ yaptı –ben hiçbir şey yapmamışken bile. Aşşk Kafe’yi literatürüme sokup, ‘işte olay budur abi’ dedirtmeyi de bilmiştir kendileri. Cumartesi geceleri Okan’ı ‘msn’in iki ayrı ucundan izleyip, sonra Gürgen ve Okan yorumları yaptığımız sevgili bir arkadaşımdır ezz. O aslında, İzmir’in en güzel kızı değil; en güzel insanıdır da. Ayrıca da, Moleskine’ime girmeyi hak eden, az sayıda insandan birisidir. Çünkü ezz, kocaman kalbinde bana bile bir yer açmıştır.


Joyeuse anniversaire mon amie!!!



m.b. 08.10.2007

Perşembe, Ekim 04, 2007

Kaçsam mı Acaba Tavandaki Delikten? Hazır...

Hafif bir ışık süzülüyor, mesela mavi. Güzel de aydınlatılmışa benziyor ilk bakışta. İlk bakışta aşkı hatırlatır tarzda... Bir de tüy var, odamın zeminine inivermiş usulca, şimdiyse elimde. Karımsı beyazları hatırlatan, ‘küresel ısınma’dan önce biz. Beyaz güvercinlerin, melek arkadaşların diyarından gelmiş kılıklı. Hani, burada kalmadı ya artık o ikisinden de. Alıp başı, kaçıversem mi acaba?


Hani yapacak fazla bir şey de kalmadı sanki. Nasılsa çivi çakacak halimiz yok Dünya’ya da! Elbet gün gelecek, istemeye istemeye buyur edileceğiz bu deliğe. Elde madem imkan var, çıkıversem. Hem manzarası da güzelmiş. Boğaz’ın en fiyakalı mekanları, Taksim’in tüm deryaya lebleri ve hatta bilumum yalıdan-köşkten de güzel ortamı-manzarası-müziği var gibi. Geceleyin karşına ne tinercisi çıkar sokaklarında, ne sarhoşu atlar arabanın önüne. Sanatsa sanat; kralı orada. Tüm Bienal’lere, festivallere, sergi ve konserlere giriş beleş. Maçlarda tribün terörüne maruz kalmak da yok. Sokakta terörist saldırıdan korkmaya, ‘Yanımda bomba patlarsa’ telaşına, askere gidip şehit olmaya mahal yok. Siyasi görüşlerin çatışması yok; çatışıp anlaşamaması hiç yok. Burma’daki gibi, askerin Budist rahipleri hırpalamadan öte sindirmeye çabalaması yok. En önemlisi, badem bıyıklı başbakan ve onun biricik saz arkadaşları burma bıyık Abdullah’la, yumurtaların efendisi Kemal Abi yok. Puştların Bush’tu yok. Sahtekarlık yok.


Biraz melek nüfusu patlamış diyorlar ya; olsun. Hitler’iydi, Mussolini’siydi, darbecisi-devrimcisiydi derken, zapt edecek adam lazım. Halihazırda, burada kalanlar da istenmezken, gitmek lazım sanırım. Görüşürüz canlar, ben biraz yukarıdayım.


m.b. 04.10.07