Perşembe, Ağustos 23, 2007

Mahzun Durmak

Sevdiğim insanlara
Kızabilirdim,
Eğer sevmek bana
Mahzun durmayı
Öğretmeseydi.

Orhan Veli Kanık

Kaynak: Varlık Dergisi, 1.11.1937

Çarşamba, Ağustos 22, 2007

AŞK

Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık
Sevgideydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı
Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştü
Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti
Yoktu dünlerde evelsi günlerdeki yoksulluğumuz
Sanki hiç olmamıştı



Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu
Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı İstanbullar
Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların dünyaların
Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek
Ki Karaköy köprüsüne yağmur yağarken
Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
Çünkü iki kişiydik

Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
Sonrası iyilik güzellik.


Cemal Süreya

Pazartesi, Ağustos 06, 2007

100 - Melek ile Kelebek’in Masalı

Bu blog'a, kendime ve bu blog'u takip edenlere, 100'üncü yazıyla bir hediye vermek istedim. Uzun zamandır dokunmadığım masalımsı hikayelerimde biraz sayfa karıştırıp, kirli suda yeni şekiller oluşsun diye döktüm içimden kağıtlara ne varsa. Biraz uzun oldu fakat tam 100 ayrı yazının ardından, bu uzun masal-hikayenin de yetersiz kalacağı, günü geçirmemizi sağlayan popüler kültürün elimizde erittiği bir buz parçacığı olacağını da unutmayalım… Hoş geldiniz!

Yağmur ülkesinin kralı, her anında yağmur yağan ülkesinde artık sıkıntıdan patlamakta; durağanlık, olağanlık, alışılagelmişin verdiği bezginlik ve sıradan hayatının verdiği kasvetli hava yüzünden oflayıp puflamaktaydı. Sarayı her ne kadar kalabalık da olsa, kardeşi ve eşi ve onlarca çalışan insan da olsa sarayda, kral da diğer saraylılar da bitkinlerdi bu kapanıp kalmışlıktan. Sürekli yağmur yağması yüzünden halk hep üzgün ve somurtkan, çiçekler hep solgun, hayvanlar hep saklanmışlardı kuytu köşelere. Uzun zamandır uçan bir kuş, koşan bir ceylan, avlanan bir aslan görülmemişti. Çünkü her yer suydu! Yıllardır aralıksız süren yağmur yüzünden artık tüm barajlar dolmuş, küçük ülkenin her yanı bir adayı andırır olmuştu. Yağmurlar yüzünden kimsenin bir şey yapası, yerinden kalkıp bir işin ucundan tutası yoktu. Hiçbir ülke, bir zamanlar stratejik önemi olan fakat devamlı yağmur yağması yüzünden eski parlak günlerini mumla arayan, ne bir verimli toprak parçası, ne bir madeni, ne de doğal zenginlikleri işe yaramaz haldeki bu krallığa savaş ilan etmiyor, bu yüzden tüm dünyada Totaliter sistemler, meşrutiyetler yıkılmışken, sadece ‘Yağmur Ülkesi’ olarak bilinen burada eski sistem yüzyıllardır babadan oğla geçip duruyordu. Zaten artık herhangi bir değişikliğe de gerek yoktu çünkü her şey aynıydı ve bu uzun süreli yağmurlar artık bezgin insanların değişime açlıklarını, geleceğe yönelik umutlarını alıp götürmüştü.

Günler hep karanlıktı: güneşin yüzünü bir zamanlar görmüş olan dedeler torunlarına masal anlatır gibi güneşten havadisler verir, şeklini, parlaklığını, sıcaklığını anlatır, torunlar da bu masalın gerçekliğine hiçbir zaman inanmazlardı. Büyüleyiciydi masal fakat hiç olmayan bir şeye inanmaları, hayatları boyunca hiç görmedikleri bir şeyi hayal etmeleri o kadar zordu ki o küçük, körpe mantıkları için... Güneş yüzyıllardır hep bulutların ardında, bitmek bilmez, dipsiz bir bardaktan boşanan yağmurun arkasında, varlığı bilinse de –en azından yabancı diyarlardan arada sırada uğrayanların anlattığından duydukları kadarıyla orada duruyordu- gökyüzünde olmalıydı. Gökyüzü bilimciler, neden böyle sürekli bir yağmurla karşı karşıya olduklarını anlamaya çalışmış, ilk yıllarında hep araştırmışlardı. Fakat hiçbir sonuca ulaşamamışlardı. Yoğun bulut tabakası ve elverişsiz çalışma gereçleri yüzünden bilim adamlarının da yapabileceği bir şey yoktu. Kral, bu araştırma için ülke dışına bilim adamları göndermek istiyordu fakat bunu yapacak mali gücü çoktan bitmişti.


Kralın dedesi zamanından beri süren yağmur, sokakların suyla dolmasına, her evin önünde dere kenarı misali bir görüntü oluşmasına, ulaşımın yüzme veya kayıklarla sağlanmasına sebep oluyordu. Önsezileri kuvvetli olsa gerek ki, kralın dedesi daha o zamandan böyle bir günün gelebileceğini hesaplamış ve krallığına eski bir kalyon getirterek, sarayından çıkınca ülkesini bu şekilde gezmeyi planlamıştı. Daha sonra oğlu ilk kez kalyonla dolaşır olmuş, torunu ise bu kalyon sayesinde tüm ülkeyi dolaşabilmişti.

Ülkenin nüfusu da son yıllarda giderek azalmaktaydı. Her yanı kaplayan sular, çok da hijyenik bir ortam sunmuyordu. İnsanlar hem açlık çekiyor hem de temiz suya hasret kalıyorlardı. Sebzesiz, etsiz geçen yıllar boyunca açlık tavan yapmış, yetersiz beslenme, yetersiz güneş ışığı, yetersiz bakım yüzünden yeni doğanların çoğu daha 5 yaşına gelmeden ya raşitizmden, ya açlıktan ya da sular içinde kaybolup ölüyorlar, genç nüfus bir türlü oluşmuyordu. Yaşlılar da birer birer ayrılıyorlardı aralarından. Yapacak bir iş olmadığı için insanlar yorulmuyorlardı fazla; fakat gene de beslenememek bitiriyordu. Son 40 yılda nüfus yarı yarıya azalmıştı ve kimse bir şey yapmıyordu. En ilginci de, insanların bu duruma bile tepkisiz kalıyor olmalarıydı. O kadar sıkıntıdan, dertten bıkmışlardı ki, yeni üzüntüleri umursamıyorlar, başlarına gelenlerden daha fazlası olamayacağı inancıyla her şeye sessiz kalıyorlardı. Açlık sadece çocukları etkilemese de, yaşlılar artık alışmış olmanın getirdiği bir refleksle fazla da bir yemek arayışları yoktu.

Ancak kral, ülkesinin ve kendisinin artık daha fazla dayanamayacağını düşünüyordu bu duruma. Ne kendisi, ne de halkı bu gidişle yaşamlarını sürdürebileceklerdi. Giderek artan oranlarda bir ölüm grafiğini görünce önünde, çözümü bulmak için hemen çalışmalara başlanmasını istedi. Çalışmalar zar zor sürüyordu çünkü çözümü bulabilecek eğitimli insanların hepsi ya ölmüş ya delirmiş, ya da yaşlanmış ve ne dediklerini bile bilmez olmuşlardı. Bu yüzden tek umutlarını birinin gelip onları kurtarması olarak görmeye başlanmıştı kral.

Yağmurların durması için topluca törenler düzenlendi. Tüm halk, bu küçük ülkenin tek büyük meydanının eskiden olduğunu bildikleri yere doğru sandallarıyla ilerleyip, meydana bakan evlerin çatılarında toplandılar. Kral, eşi, tüm soylular ve yağmurun durması için dua edecek olan ülkenin en ünlü din adamlarını taşıyan köhne kalyon da yerini aldıktan sonra herkes son bir umutla gökyüzünden durmasını istediler. Akşama kadar süren ayinlere rağmen yağmur hafiflemişti ancak. Herkes ‘acaba’ diye düşünerek evine döndü. Duvarları rutubet yüzünden yemyeşil olan, duvarlarından, döşeme aralarından otlar fırlayan evlerinde, yeni bir döneme yattıklarını ve uyandıklarında bu yeni dönemi kutlama heyecanlıyla dolu uyanacaklarını düşünen halk ve kralları, sabah uyandıklarında şimşeklerle ve gök gürültüleriyle sarsılan yataklarında umutsuzluğa son kez kaptırdılar kendilerini.

O günlerde, yolu üzerinde bu ülke de bulunan bir kafile yaklaşıyordu. Kafilede, ülkenin en büyük komşularından birinin, cumhuriyetin ilanından sonra gücünü kaybeden eski monarşik sisteminden kalma, göstermelik krallığın genç prensesi de bulunuyordu. Bu genç, güzel, alımlı prensesin geleceğinin duyulması bile, ülkede bir heyecan yaratmadı. Halk arasındaki görüş, bu kafilenin de diğerlerinden farksız olduğuydu: gelip geçen yabancılar...

Ama bu geçenlerin, kral için çok büyük anlamları vardı: hemen yanlarındaki güçlü ve eskiden büyük dedesinin ezeli düşmanı olan komşularına geri dönmekte olan büyük bir bürokrat, diplomat, politikacı, iş adamı, medya mensubu ve tabii ki güzel prenses. Bu kafileye ne kadar iyi davranılırsa, belki de ülkesinin bu içinden çıkılmaz duruma gelen haline bir yardım eli uzanır diye düşünmeye başlamıştı. Bunun için de elinden gelen tüm imkanlarını seferber etti. Kalyonunu ve ülkenin elindeki işe yarar haldeki tüm büyük tekneleri yola çıkardı. Özel muhafızlarını, aşçısını ve bu küçük çaplı armadanın komutanı olarak kardeşini sınır bölgesine uğurladı. Bu heyetin mutlaka sarayına da getirilmesini tembihledi kardeşine. Elinden gelen en iyi şekilde onları ağırlamak için tüm servetini dökmeye hazırdı kral: kaz gelebilecek tek umudundan tavuğu esirgemiyordu, esirgememek zorundaydı.

Kralın kardeşi, çocukluğundan beri saraylarının önündeki bulanık ve çocuk hayaliyle uçsuz bucaksız gözüken suya hayrandı. Abisi, tam bir prens gibi soylu ailesine yakışır evlatken, o tam bir ‘asi’ çocuktu. Anneleri ikisini de ülke için yeni krallar için yetiştirmeye çalışırken, küçük prens her bulduğu fırsatta eğitmenlerinden kaçıp bulduğu yüzeyi geniş tahtaları, yaprakları suda yüzdürüyordu. Matematik onun için sıkıntıydı, en sevdiği dersi yüzmeydi. Çocukluğundan böyle bir gün geldiğinde tek gerek duyulan kişi olacağı belliydi. Güzel prensesin yolunu tamamlamasını sağlamak, aynı zamanda güçlü komşu devletten bir yardım elde edebilmeyi de sağlayabilirdi. Çünkü genç prens oldukça yakışıklıydı. Pek bakımlı hali yoktu normalde, ama abisi yolculuktan hemen önce ona iyi bir bakım yapılmasını, saçlarının bir şekle sokulmasını, saçına karışmış sakalının düzeltilmesini emretti. Ve sonunda ortaya çıkan yakışıklının genç prensesi etkilememesi için hiçbir neden yoktu.

Öyle de oldu: genç kız daha görür görmez prenste kendisini etkileyen bir yakışıklıyı buldu. Yolculukları boyunca, kaptan prensin hep etrafında dönüp durdu: tıpkı prensin de prensesin çekiminden kurtulamayıp, devamlı bir nedenle onun yanına koşması artık kralın hesapladıklarının tutabileceğini umudunu da doğuruyordu.

O günlerde, kralın asıl hesabının ne olduğunu bilen kimse yoktu. Babası daha o çocukken bir sır vermişti. Kral dedesinin saraydaki büyücülerinden birisi, bir kehanette bulunmuştu: “Bir gün bu yağmurları durduracak bir olay olacak. Kimsenin beklemediği bir anda, çok normal bir durummuş gibi gözükecek ama o olay gerçekleştiğinde, bir kelebek çıkacak gökyüzünde. Bir melekte kelebek ışık alabilsin diye bulutları itip aralayacak ve bu felaketten kurtulacağız”. Babasına ne kadar sormuş olsa da kral, tam bir şey öğrenememişti. Sadece ölümünden birkaç gün önce prenses diye sayıklamıştı, tıpkı dedesinin de ölmeden önce tekrarladığı gibi.

Bu güzel prensesin yolunu değiştirerek ülkelerinden geçmesi üzerine, hafızasının bir kenarında unutulup duran şey tekrar canlandı kralın beyninde. Bu yüzden de, tüm ihtimamı göstermeye karar verdi. Kardeşinin de yardımıyla bu felaketten kurtulacağını ise, o da bilemezdi.

Başkente gelmelerine 1 gece kala korkunç bir fırtınaya yakalanan kalyondakiler korkudan ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Şimşekler gemiye düşecek diye korkan aşçılar, tayfalar ve konuk heyettekiler dualar ediyor, saklanacak delik arıyorlardı. Kalyonun genç ve cesur kaptanı ise, hem mükemmel bir koruma içgüdüsü ile sevdiği kadını karaya ulaştırmak için, hem de hep isteyip -belki de- sadece bir kez elde edebileceği denizle düellosunun verdiği bir korkusuzlukla dümen başında mücadele ediyordu dalgalarla. Sert dönüşlerle, gemiyi parçalayabilecek dalgalardan kaçırıyor, ama bu arada geminin tüm sakinlerinin rahatsızlanmasına sebep oluyordu.

Yukarıda tek başına fırtınayla savaşan bir prensi yalnız bırakmak istemeyen prenses, bir yolunu bulup çıkmaması söylenen odasından kaçtı ve köprü üstündeki heybetli görünüşlü prense bir kez daha aşık oldu. Ve genç kaptan da hoşlanıp da bir türlü açılamadığı kızı görünce güverte de önce sevindi ama sonra bağırıp ona içeri girmesini emretti. Genç kızsa hiç duymazdan gelip, prensin yanına geldi. Güzel elbisesi yağmurdan ve sıçrayan deniz suyundan sırılsıklam olmak üzereydi. Prens, onun geri dönmeyeceğini ve gözlerindeki farklı bakışın aslında ona karşı duyulan bir saygının ve sevginin göstergesi olduğunu anlayınca, sırtındaki pelerini çıkarıp prensesin omuz başlarına bıraktı. Hafif birer gülümsemenin ardından, kaptan prens işine döndü ama aklı hep yanındaki prensesteydi.

Bir kerecik öpmek için, dudaklarına dokunmak, ellerini tutmak için her şeyini, en sevdiği bu gemi kullanmadan vazgeçmeyi hatta fırtınada kaybolmayı bile göze alabilirdi. Ama o zaman prensesi de kaybederdi sonsuza kadar.

Sabaha doğru, günün ağarmaya başlamasıyla iskele yanında geminin, fırtına artık yorulmuştu ve prens bitkinlikten bayılmak üzereydi. Gene de prensese bir şey belli etmemek için emniyeti elden bırakmıyordu. O anda, ufka bakan prensesin yanına gitti ve ellerini tutuverdi. Yorgunluğun verdiği cesaret ve umursamazlık sayesinde tüm gece hayalini kurduğu şeylerden birini yapmıştı. Sonra gözlerini gözlerinden ayırmadan, prensese doğru eğildi. İkisi de gözlerini yumdular ve dudaklarında ılık bir sıcaklıkla tüyleri diken diken oluverdi.

Geri çekilip gözlerini açtıklarında, prensesin ardından bir kelebek yükseldi havaya. Bulutlar arasından yeni günün turuncu ışıkları gemiye vurdu. Prenses ve prens birbirilerine bakarlarken, güvertedeki diğer herkes şaşkın bir halde iskele yönüne döndüler. Bu ülkede yıllardır görülmeyen güneşin ışığıydı bu. Bulutlar ayrılmakta, arasından yepyeni bir umut gibi doğmaktaydı güneş. Yağmur kesilmiş, gece boyu hırçınca dans eden sular uykuya dalmışlardı.

Prens ise, prensesten gözlerini alamıyordu. Her yer sarı kelebeklerle dolmuştu. Kalyonun yelkenleri sarı renge bürünmüştü. Üzerlerine doğan güneşle uzun süre sonra ısınıyordu kelebekler. Bir melek gelip mutluluk tozu döküyordu üstlerine, kimseye görünmeden.

m.b. 11.07.2007 – 02.08.2007

Cuma, Ağustos 03, 2007

Kimi 'Say'malı?

Başta belirtmeliyim: Sayın Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer'i böyle bir yazıda Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın İ.Melih Gökçek veya başka herhangi bir siyasetçi ile kıyaslamak değil niyetim. Çünkü Sayın Cumhurbaşkanımız gibi olamaz hiçbir lider, politikacı... Ancak bir problem var ki, bizde herkes 'Sayın', herkes 'Kahraman', herkes 'En büyük' ve herkesle 'Türkiye gurur duyuyor!'. İyi de...

Bugünkü gazete ve internet sitelerinin haberlerine şöyle bir göz gezdirirken, bu yazıyı yazıp konuya bir de peynirimsi bir bakış açısı katmak istedim. Bu sayede hem fikrimi belirtmiş olurum, hem de belki okuyanlardan birisi de sesimi duyup nereye gittiğimizi, 'akıl' ile saflığın ve beceriksizliğin bir başkasına devrini, beyni kullanamamanın verdiği sonuçların nasıl üstten atılıp, sorumluluğun hep bir başkasına veya bir başka şeye atıldığının açık örneğini görür.

Efendim, ilk haber Ankara'nın en sevgili insanı, üst üste seçimlerde galip gelen Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın İ.Melih Gökçek'le ilgili. Bildiğiniz gibi Ankara, ülkenin başkenti bu sıcak ve kurak yaz aylarında havanın ve siyasetin verdiği bunaltı yetmezmiş gibi 1 Ağustos tarihinden itibaren susuz da. 2 günde bir verilen suyla, sıcak yazın keyfini süremeden, evlerinde, iş yerlerindeler. Ve hepsi bir yana, akıllı, zeka küpü olduğundan kuşkumuz bile olmayan Sayın Belediye Başkanı İ.Melih Gökçek, bomba açıklamalarıyla gündeme damgasını vurmuş:

“Allahın bu kadar afet vereceğini öngöremedik. Allah isterse susuzluk biter” diyen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı, çare olarak okulların geç açılması önerisi kabul edilmeyince, belediye personeli dahil Ankaralıların tatile çıkmasını önerdi.(*)

Sayın Başkan haklı tabii: Yağmuru yağdıramaz -gene de bir ihtimal var da... şimdi yanlış anlayanlar olur. Ancak Sayın İ.Melih Gökçek'in atladığı bir nokta var: DSİ yaptığı açıklamalarda, çok önceden hazırlanmış projeler olduğunu, Gerede'den su getirilmesi projesinin sunulduğunu ancak bu projenin yerine Kızılırmak'tan getirilecek ve kalitesi tartışmalı su projesine daha fazla önem verdiği açıklandı eski DSİ Genel Müdürü tarafından bugün!(*) Şimdi, acaba burada Allah'ı mı sorumlu tutmak doğru Sayın Başkan İ.Melih Gökçek, yoksa acaba size bu projeyi bir an önce yapmanızı söylemeyenleri mi? Metro için daha çok bütçe ayıran görevliler mi suçlu yoksa? Tabii Sayın Başkan'ın keskin zekası, bu 'suçluları'n hepsini kurtaracak kadar güçlü: Ankaralıların tatile çıkmasını 'öneriyor'. Hatta işi olmayan belediye görevlilerini zorla, pardon Ankaralı vatandaşın vergi olarak, hizmet almak için verdiği paralarla tatile yollamayı düşünüyor. İşte: Keskin zeka küpüne zarardır sözünü hatırlatan bir durum. Vah Ankara!

Ankaralı seçmenler, siz bu kafayla giderseniz, başınızdaki belayla daha çok uzun dönemler boğuşur, susuz kalır, sonra da kalkar suçu -Allah'a- atarsınız. Utanın ve gidin tatile, paralar Sayın İ.Melih'tense.

Ve ikinci haber: Sezer’in devlete kazandırdıkları!(*)

"Görevi bırakmaya hazırlanan Sezer, veto kararları, kırmızı ışıkta beklemek, hastanede kuyruğa girmek gibi ilginç davranışlarının yanı sıra 7 yılda yaptığı tasarrufla da anılacak. Sezer 7 yılda Köşk bütçesinden 46 milyon YTL artırıp Maliye’ye ilan etti."

Tüm haber çok uzun olduğu için yer veremiyorum. Ancak kazandırdıklarını sadece 46 milyon YTL ile sınırlamamak lazım bence Sayın Cumhurbaşkanımız'ın! Devletin 1 numaralı adamının aslında vatandaşından farksız olmadığını hatırlattığı için kendisine çok büyük bir borçumuz var. Ayrıca gösteriş, şâşâ içinde geçen yaşam yerine ülkesinin ve insanlarının halini bilip, onlar aç yaşarken onların parasıyla eğlenceler düzenlemeyen; 'Ben'den veya herhangi birimizden bir farkı olmadığını, aynı ülkede doğup, aynı havayı soluduğumuzu, hepimizin bir anne-babaya sahip olduğunu, eşit haklara ve eşit bir söz hakkına sahip olduğumuzu bu yüzden de vatandaşının hakkına saygı duyup, trafikte kırmızı ışıkta beklemek, markette sıra beklemek nedir bilen; korumalarına vatandaş dövdürtmeyen; eleştirdi diye köylüye küfür edip 'fedaileri'ne parçalatmayan; yalanlarla milleti uyutup susuzluğun nedenini Allah'a havale etmeyen; çocuklarını önce tanıdık 'bursu'yla Amerika'da okutup sonra da gemiler almayan hatta oğlunun düğününü bile Cumhurbaşkanlığı Konutu'nda yaptırmayan; yardım edip, yardımını asla dile dökmeyen ve hiçbir prim beklentisi olmadan bu yardımları yapan; oturduğu koltuğa yapışmayıp, yeri geldiğinde kalkmayı da bilen; Anayasa ve hukuka bağlılığı ile Türkiye Cumhuriyeti'ni her türlü gerici-şeriatçı-tarikatçı tehditten koruyan; Atatürk ilke ve inkılaplarının aslında sadece birer söz değil, aynı zamanda bu milletin-ülkenin temeli olduğunu da hatırlatan;Nobel alabilmek için ülkesini satanlara yalakalık etmeyen; laikliğin temelinde tüm dinlerin dostça ve kardeşçe yaşaması da olduğunu hatırlatmak adına Musevileri ve Hristiyanları bayramlarında tebrik eden liderlere ihtiyacımız olan dönemde, Sayın Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer'e ne kadar teşekkür etsek azdır.

İşte Ankara'dan iki ayrı lider, iki ayrı 'Sayın', iki ayrı insan... Şimdi siz söyleyin, kimi 'Say'alım?

m.b. 03.08.2007

Perşembe, Ağustos 02, 2007

Baş Örtüsünün Gözleri 1-2 ve Üzerine Tartışmalar

BAŞÖRTÜSÜNÜN GÖZLERİ-2

Seçimlerden hemen önce “Başörtüsünün gözleri” diye bir yazı yazmıştım. Soru şuydu:Başörtülü kadınlar, olmayanlara nasıl bakıyorlar?Bu bir soruydu. Yalın bir soru. Zannımca hiç hakikaten sorulmamış, cevaplanmamış bir soruydu. Oysa öfke ve hakaretle karşılandı. Bazı kadın köşe yazarları cevap verdiler. Yeni Asya’dan Suna Durmaz ve Gerçek Hayat’tan Halime Kökçe. Yazım üzerine Haber 7 adlı internet sitesinde çok uzun bir forum da oluşturulmuş. Hepsini okudum.

Varsayılan öfke
Önce Suna Durmaz’ın yazısı. Daha baştan “bağırıyor”:“Bizim açık ya da kapalı gibi takıntılarımız olmaz, olamaz da!”Hemen sinirlenmek de nesi? Size soru sorulamaz mı? Durmaz’ın yazısına sinen, “karşı tarafa öfke üzerinden kendini tarif etmeden saldırıya geçme” ruh hali, Haber 7’nin forumuna yazan onlarca kişide de var. Açık kadınlara bakınca ne gördüklerini hiçbiri söylemiyor, sadece kapalı kadınların kendilerine nasıl baktığına dair öfkeli önyargılarını aktarıyorlar. Sonra da bu önyargıları gerçek kabul edip, siz daha “Ben öyle bir şey düşünmüyorum” diyemeden başlıyorlar:“Sen zaten bizi cahil sanıyorsun. Sen zaten bizi şöyle ya da böyle görüyorsun”!İnsandan ve kadından başka bir şey gördüğüm yok başörtülü kadınlara baktığımda. Ama görenler varsa bile hâşâ! Söyleyebilirler mi hiç? Özetle şurada toplanıyor bütün yazılanlar:“Sen nasıl bu konuda soru sorarsın?”

Sus! Sorma!
Mesele şudur:Açık ve seçik bir biçimde bir ideoloji olan siyasal İslam öyle bir tuzağa düşürüyor ki insanı, çıkılamıyor olması tuzağa düşenlerin hatası değil. AKP’nin seçim zaferiyle taçlanan bu ideoloji, bir ideoloji olmasına rağmen üzerine tartışılamıyor. Bizim ideolojimiz, başkalarının ideolojileri tartışılabiliyor ama siyasal İslamla, bu ideolojinin sembolleriyle ilgili bir soru sorduğunuzda size “dinine küfretmiş” muamelesi yapılıyor ve siz de “inanç özgürlüğüne” inandığınız için susmak zorunda kalıyorsunuz. Yani hem İslami bir politika yürütülüyor hem de bunun politika olmadığı iddia ediliyor. Bu da müthiş konforlu bir alan elbette.

Vitrinin hesabı?
Kadınlar bu oyuna nasıl katılıyor? Savundukları cenahın kendilerini mücadele esnasında vitrine koyup sonra zafer kazanıldığında bu vitrini derhal “beyaz Türk” kadınlarla değiştirdiğini bile bile bu ikiyüzlülük konusunda hiçbir şey söylemeyen başörtülü kadınlar bu oyuna nasıl katılıyor?Gerçek Hayat’ta Halime Kökçe daha yazının başlığında sinirli:“Ece Temelkuran’ı nasıl tatmin etsek acaba?”Yazının devamında başı açık kadınların kapalı olanlarla aslında ne kadar iyi geçinebildiğini anlatıp bana da “ilaç niyetine başörtülü bir arkadaş edinmemi” tembihliyor. O konuda sıkıntım yok, yine de sağ olsunlar.

“İyi” açıklar sormaz
Fakat acaba “Öbür mahalleden arkadaşım var” argümanının faşizmin en uyuşturucu ve en klişe tezi olduğunu biliyorlar mı acaba? Kendileri de biliyorlardır herhalde birçok MHP’linin, “Benim de Kürt arkadaşlarım var” diye lafa başlayıp sonra da “iyi Kürtler-kötü Kürtler” ayrımını “meşrulaştırdığını”. Ya da kaç kez duymuşsunuzdur “Benim de Ermeni arkadaşım var, ama bu Ermeniler öyle değil...” diyeni. Yani “açık” olanlar, “kapalı” olmak konusunda soru sormadığı sürece “iyi açıklar” oluyorlar herhalde. Ama soru sorduğunuzda...Hakiki konuşma yönteminin birçok kanlı meseleyi insani şekilde halledeceğini düşünen, her türlü ezen-ezilen ilişkisine kalbinin derinliklerinden karşı biri olarak söyleyeyim:Hakikaten konuşmak insanın kendisiyle de konuşmasıdır. Kendi yargılarını da gözden geçirmektir konuşmak. Ben böyle samimi ve barışçı bir alana davet etmiştim başörtülü kadınları. Ama...

Ece Temelkuran - Milliyet 02.08.2007

BAŞÖRTÜSÜNÜN GÖZLERİ

Pazar günü yapılacak seçimler, seçim kararının verilmesinin öncesinden başlayarak Türkiye’deki laik-İslamcı kamplaşmasını uzun süredir olmadığı kadar keskinleştirdi. Sadece siyasi tartışma alanında değil, gündelik hayatımızda da ilişkiler gerildi. Ya da gündelik hayatta, iki kesim arasında zaten var olan gerginlik adlandırıldı, belirginleşti, itiraf edildi, hiç değilse kimi çevrelerde açık açık konuşulur hale geldi. Bu gerginliğin “vitrininde” elbette kadınlar var: Başörtülü olanlar ve olmayanlar...Kadınlar insanlık tarihinin “yumuşak hamurudur”. Bütün rejimlerde, bütün ideolojik projelerde onlarla biçim verilmeye çalışılır. Dolayısıyla bu toplumsal çatışmada da vitrinde olmaları, vitrindeki temsillerinin çarpıştırılmaları şaşırtıcı değil.

Kadınlar ne düşünüyor?
Ama meselenin kadınlar tarafı hiçbir zaman ve hâlâ yeterince konuşulamadı. Aralara giren temsilci erkek sözleri bu alanı o kadar toza dumana boğuyor ki kadınların bu konuda ne düşündükleri, kadın olarak ne düşündükleri pek söz konusu edilemiyor. Örneğin, “kapalı” olan kadının, “kapalı” olmayanı otomatik olarak “açık” hale getirmesi üzerine söz söyleyen pek olmuyor. Politik nezaket gereği susulan bir alan bu. “Açık” sözcüğünün bu topraklarda bir kadın için pek de hoş çağrışımları yok. Yani örtülü olanların örtüsüzleri “açık” hale getirmesi üzerinden kadınlar birbiriyle konuşmuyor. Ya da plajlarda tesettürlü olanların mayo giyenleri “çıplak” durumuna düşürmesi... Kapalı kadınları kapalı olmayanları erkeklerin tacizine açık hale getirmesi? Bunları da “birlikte yaşama miti” ile örtmeye çalışıyoruz ama pek de başarılı olamadığımız ortada. Benzeri meseleleri daha önce yazdım. “Örtüsüz” bir kadının “örtülü” kadınlar karşısında, yanında ne hissettiği üzerine birkaç kelam ettim. Ama benim takip edebildiğim kadarıyla örtülü kadınlar kendilerini örtüsüzler yanında nasıl hissettiklerini yazmadılar. Gerçek hayatta pek karşılığı olduğunu düşünmediğim “Bizi ötekileştiriyorlar” klişesini aşan sözler duyamadım örtülü kadınlardan.

Başörtülü kadınlar anlatmalı
Oysa yazan çizen başörtülü kadınların bunu anlatması lazım. “Açık” kadınlar hakkında ne düşünüyorlar? Fakat bunu “Biz bir şey düşünmüyoruz, bizim için insan insandır” şarkısını söylemeden, gerçekten, samimiyetle yapmaları gerek. Açık kadınlara bakınca ne görüyorlar? Kendilerine bakınca namuslu, dindar, hanımlar görüyorsa açık kadınlara bakınca ne görüyorlar?Bunu neden yapmak gerekiyor peki? İki kesimin samimiyetle, dibine kadar anlaşabileceğine inanmıyorum. Bunun gerekli olduğundan da o kadar emin değilim. Ama bu ve benzeri konuşmaları yapmazsak bu konuşmaları birileri ve genellikle de temsilci erkekler yapıyor. Kadınları, erkekler tarif ediyor. Adlandırıp kategorize ediyorlar. Oysa kadınları, örtülü de olsa örtüsüz de, kadınlar temsil etmeli. Bu seçimlerden sonra öyle sanıyorum ki toplumsal uzlaşmazlıklarımız başka bir biçimde önümüze gelecek. Ve o zaman başörtüsü meselesi şimdiye kadar konuşulmadığı bir biçimde konuşulacak. Kadınların hep birlikte bu alanda şimdiden söz alması gerekiyor.

Ece Temelkuran - Milliyet 20.07.2007

Tartışma için de Kadınlar tartışıp anlaşmak istiyor .
Karar kadınlarımızın!