Salı, Temmuz 31, 2007

Bir Zamanlar...

Biz bir zamanlar her cuma akşamı televizyon başına geçer, bir ailenin dramına, mutluluğuna, sevincine, kavgalarına şahit olur, eski ahşap evlerinin küçük salonuna misafir olurduk. Kökenleri Sürmene olan bu aile, büyük dede-dede-baba-oğul gibi 4 nesli bir arada tutan, onların etrafındaki kadınları ve mahalleliyi içeren; yakın arkadaşlığın ne olduğunu; kardeşliğin neleri göze alabilmek olduğunu; aynı zamanda da delice sevmeyi, sevdiğin için ölebilmenin bile onurlu bir hareket olabileceğini; terk etmenin bazen ne kadar doğru, ne kadar gerekli olduğunu öğretmişti.

Tam 4 sezon boyunca, İstanbul'un en bakir kalabilmiş yerlerinden birisi olan Çengelköy'de geçen bu hikaye sayesinde, şimdi ben çok daha farklı durabiliyorum hayatta. Boğaz kenarında yürümeyi, arkadaşlarım için koşturmayı, kardeşim için bir şeyler yapabilmiş olmayı, sevgilimi düşünmeyi, onu özlemeyi, uzakta olsa da beraber olabilmeyi öğrenmişim alttan alttan. Hiç fark etmeden, Fiko bana çok şey katmış. Evet, dizilerin popüler kültürün birer aygıtı olduğunu biliyorum: fakat ben Süper Baba'nın hiçbir zaman reyting kaygısıyla yapılmış, birilerini meşhur etmek, birilerinin cebini doldurmak için yapılmış bir iş olarak görmedim. Süper Baba, bir 'iş'ti bence. Ahlaklı, sade, ama yeri geldiğinde gösterişini gene de mütevazi bir şekilde ortaya koyan, kadro kalitesi, senaryodaki kusursuzluğa yakınlığı ve en önemlisi halkla içiçe geçmiş olması sayesinde belki de bende bu izlenimleri bıraktı. Gene de, kendince edebiyat yapan birisinin yazısına konuk olduysa, hala akıllarımızda yer tutabiliyorsa, toplumun çok parçalı kesimlerinin herbirinde de hatırlanıyorsa bunun başarı olmadığını söylemek gaflettir.

Elimizde kalanın farkında olmaya çalışarak, bazı değerlerimize -çok istemesek de- popüler kültürden de örnekler katmalıyız. Sonuçta dünya her an ciddi, her an entellektüellikle veya her an acı ya da sevinçle geçmiyor. Geçemez de. Arada, Çengelköy'e gidip bir çay içmeli, çarşıyı şöylece gezmeli. Sokaklarında hala dolaşmakta olan dizinin ruhunu birazcık koklamak iyi gelir.

m.b. 31.07.2007
Not: Şarkı önerisi de Süper Baba'dan yana! "Yeni Türkü-Çengelköy Olur Masal"

Pazartesi, Temmuz 30, 2007

Şeyh Bedreddin Destanı'ndan

Yağmur çiseliyor,
Serez'in esnaf çarşısında
yağmur çiseliyor.
korkak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.

...

Yağmur çiseliyor,
beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
Serez'in esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkanının karşısında
Bedreddin'im bir ağaca asılı.

...

Yağmur çiseliyor,
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
çırılçıplak etidir.

...

Yağmur çiseliyor,
Serez çarşısı dilsiz,
Serez çarşısı kör.
Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

Yağmur çiseliyor.
...

Nazım Hikmet Ran

Perşembe, Temmuz 26, 2007

Mutlu musunuz?

Bu soruyu toplumbilimci Prof. Yılmaz Esmer sordu insanlara; belli aralıklarla...
"Mutluluğunuza 10 üzerinden bir not verin" dedi.
İnsanlar "6" verdi mutluluklarına 1990'da...
2000'de 5'e düşürdüler saadet notunu...
2001'de kriz vurdu; "5"e indiler; sınıfta kaldılar mutluluk bahsinde...
Sonra aynı soruyu 2007'de sordu Prof. Esmer...
Bu kez "7.5"i gösterdi mutluluk barometresi...
Toplumun yüzde 86'sı az ya da çok mesuttu.
"Mutsuz"lar yüzde 13'te kaldı.
Prof. Esmer'e göre, nasıl 2002'de 3 iktidar partisini baraja gömen o kesif mutsuzluk ise, bu seçimde AKP'yi iktidara taşıyan da mağduriyet filan değil, bu saadetti.
Anlaşılan kişisel ilişkilerde olduğu gibi, siyasette de mutsuzluk iktidarsızlığa yol açabiliyor.
İktidar mutluluğu, mutluluk da iktidarı getiriyor.
* * *
Çoğunuzun aklından aynı soru geçiyor değil mi?
Nasıl olur?
Nasıl olur da "onca yoksulluk varken" ve huzur dersinde memleket cümbür cemaat bütünlemeye kalmışken insanlar karnede yıl sonu mutluluk notuna "7.5" verir?
Her 10 kişiden neredeyse 9'unun mutlu olduğu bir rüya ülkesinde yaşıyoruz da neden fark etmiyoruz?
* * *
Sorunun yanıtını önceki gece NTV'deki Neden'de Yeni Şafak yazarı Fatma Karabıyık Barbarosoğlu ilginç bir kavramla verdi:
"Hizalanma!.."
Barbarosoğlu'na göre ekonomik gelirle mutluluk arasında doğrudan bir bağlantı yok. Hatta ters bir orantıdan söz edilebilir:
Yani gelir arttıkça, mutluluk azalıyor.
"Dar gelirlilerin mutlu olması daha kolay" diyor Barbarosoğlu:
"Dar gelirliyseniz, dibe vursanız bile, o gün kaşıklayacağınız bulgur pilavınız ve yoğurt alacak kadar paranız varsa 'Çok şükür, bugün de karnımız doydu' der, huzur içinde uyursunuz. Dar gelirliler, kendileri gibi dar gelirli insanlarla bir arada yaşar, hizalanmalarını onlara göre yaparlar. Yanlarındaki yörelerindekiler kendileri gibi insanlardır; hiza bozulmadığından mutsuz olmazlar."
* * *
Gelir yükseldikçe bozulur hiza...
Ufuk çizgisi öndekilerden görünmez olur.
Beklentilerle birlikte büyür iktidar itişmesi; geride kalanların hırstan boynu tutulur.
Hep bir öndekini geçme, onun gibi giyinme, son çıkan cep telefonu modelini alma, komşudan daha iyi yaşama tutkusu, mütemadi bir eksiklik duygusuna ve dolayısıyla mutsuzluğa sürükler orta ve yüksek gelirliyi...
Değişen teknoloji, tüketim kamçısı, çoluk çocuğun baskısı, bu mutsuzluğu daim kılar.
"Bir lokma-bir hırka" bahtiyarlığının yerini "bir taksit bir taksit daha" işgüzarlığı alır.
Tatminsizlik, mutsuzluğa bulanır.
* * *
Her ne kadar televizyon, gecekonduluların hizasını bozduysa da, toplumun alt katmanlarında, üst katmanların anlamakta zorlandığı bir şükretme hali gözleniyor hâlâ...
Gelen politikacılara ahlayıp vahlasalar da, "Bugünümüz dünümüzden iyi çok şükür" diye teselli buluyor, "ötekiler"in getireceği kıtlıktan korkuyor ve belediye işçiliğinden gelen imam hatipli Başbakan'a bakıp "Başımızda bizim gibiler var" diye gururlanıyorlar.
Kıt kanaat de geçinseler, tevekkülle berhudar oluyorlar.
Velhasılı mutlulukta da geri kaldık çok.... Mesuduz, ama hâlâ "bulgur-yoğurt" çizgisindeyiz.
Hizayı çok bozmadan, daha yukarıda hizalanabilmeliyiz.


Can Dündar – Milliyet Gazetesi 26.07.2007

Çarşamba, Temmuz 25, 2007

Deniz Baykal yazımda belirttiklerimi doğruladı

Deniz Baykal dün bir basın toplantısı yaptı ve sorulan bir soru üzerine benim yazımdaki iddialara cevap verdi.
Dikkatle dinledim: Baykal yazımdaki temel iddiaların hiçbirini reddetmedi, “Hayır böyle şeyler olmadı” demedi.
Ortada tanıklar olduğunu bildiği için böyle bir yola sapmadı.
Sadece, belki de unutkanlık eseri olarak; “Ancak iki ay dayanırlar!” dediğini kabul etmedi
Oysa bunu söylediğini, hatta bu konuda iddiaya girdiğini oradaki herkes biliyor. Tanıklar var ve sanırım bu tanıklardan bazıları gerekli açıklamaları yapar.
Burada önemli olan şey şudur:
Deniz Baykal, Tayyip Erdoğan’la Beylerbeyi’nde niçin gizlice buluşmak ihtiyacını hissetmiştir?
Bu toplantı basından ve seçmenden niçin gizlenmiştir?
Bu toplantıda ne konuşulmuş, ne kararlar alınmıştır?
Bundan sonra uyguladığı politikalarda ve Tayyip Erdoğan’ı koşulsuz olarak başbakan yapma mücadelesinde bu buluşmanın etkisi olmuş mudur?

***
Deniz Baykal, Tayyip Erdoğan’ı TBMM’ye taşıma mücadelesini “demokrasi anlayışının gereği” olarak verdiğini belirtiyor.
Bu konuda tereddüt yok.
Ben de aksini söylemiyorum. Ama dün de belirttiğim gibi; AKP ile yapılacak her türlü işbirliği için CHP’nin öne sürdüğü bir şart vardı: Dokunulmazlıkların kaldırılması.
Bir Anayasa değişikliğine ancak bu şart yerine geldikten sonra destek verileceği belirtilmişti.
Acaba ne oldu da Baykal aniden bu şarttan vazgeçti.
İşin ince noktası burada. Eğer CHP daha önce seçmene söz verdiği gibi, dokunulmazlıkların kalkmasında ısrar etse ve bu gerçekleşmeden Anayasa değişikliğine destek vermeseydi, Erdoğan dahil olmak üzere birçok siyasi için akçalı konulardaki yargılama süreci devam edecekti.
Bu da manzarayı tamamen değiştirebilirdi.

***
Ayrıca bu “demokrasiyi uygulama” aşkı, anti demokratik birçok zorlamayla yapıldı. Siirt’in Pervari ilçesi Doğan Köyü’nde 706 seçmenlik üç sandıkta, kurallara tam uyulmadığı gibi sudan bir bahaneyle seçim iptal edildi. CHP’ninki de dahil üç milletvekilliği düştü. Yerine yapılan seçimlerde CHP seçime asılmadı ve AKP üç milletvekilliği kazandı.

***
Baykal’ın hayatı, parti içi mücadelelerde geçti. Bülent Ecevit’ten Erdal İnönü’ye, Altan Öymen’den Hikmet Çetin’e, Fikret Ünlü’den Murat Karayalçın’a, Seyfi Oktay’dan Mehmet Moğultay’a kadar çok sayıda kişiyle mücadele etti ve hayatını, kişiliğini bu kavgalar biçimlendirdi.
Dolayısıyla, soldaki rakiplerini tasfiye edip tek başına kalmak onun en büyük arzusu haline geldi.
2002 seçimlerinde bu şansı yakaladığı zaman çok mutlu oldu ve Erdoğan’ın sağda, kendisinin “solda” tek lider olduğu iki partili bir Türkiye’nin keyfini yaşadı.
Çünkü onun esas rakipleri sağcılar değil solculardı.

***
Benim için çok değerli olan binlerce okur mesajının yüzde 99’u bu yazıdan dolayı kutluyor.
Ama yüzde 1 oranında “Bunu niye daha önce anlatmadınız?” sitemi de var.
Sevgili okurlarımı temin ederim ki; Baykal’la Erdoğan arasında gizli bir anlaşma bulunduğunu, buna dayanarak Erdoğan’ın başbakan yapıldığını bu köşede en az on kez yazdım; Abbas Güçlü’nün Genç Bakış programı gibi çeşitli programlarda anlattım.
Ama bu yazıların ve konuşmaların hiçbiri dünkü yazı kadar yankı yaratmadı.
Bu günlerde Baykal çok tartışıldığı için yazı gündeme denk düştü.
Ama şunu da söyleyeyim: CHP’den istifa etmiş olmama rağmen, bu yazıyı seçim öncesinde yayınlayamazdım. Eğer böyle bir şey yapsam, seçimden sonra çok suçlanır hatta yenilginin sebepleri arasında gösterilirdim.
İnsaf sahibi herkesin bu tutumumu haklı bulacağını biliyorum.

***
Sonuç üzücü: Biz seçim öncesi Deniz Baykal’a, CHP’nin Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne taşıyacak, vizyon sahibi, reformları hayata geçiren, demokratik, ezilen kitlelere sahip çıkan, yoksulları refaha kavuşturacak sol ekonomi programı uygulayan, Avrupa tarzı modern bir sosyal demokrat parti olması gerektiğini anlatmaya çalışmıştık.
Bu düşüncelerimizi kabul etmiş görünüyordu ama seçimden sonra ne yazık ki birden dümen kırdı ve partiyi çok dar bir alana kilitledi.
Sonuç ortada.
Yaşam biçiminin tehlikeye girdiğini hisseden milyonlarca temiz insan oylarını “kerhen” de olsa bu partide birleştirdi ama işte bu kadar oldu.

Zülfü Livaneli 25.07.2007 Vatan Gazetesi

Salı, Temmuz 24, 2007

Deniz Bey, o fotoğrafı çıkarıp bakmanın zamanı geldi!

Seçimler öncesi CHP’ye zarar vermemek için bildiğim birçok konuyu içime gömerek sustum,
bundan sonra da bu parti ve liderine ilişkin hiçbir şey yazmayacağım.

Çünkü bir faydası olacağına inanmıyorum.

Ama bu konudaki son yazımda size bir tanıklığımı aktarmak zorundayım.

Bunu bir borç olarak görüyorum:

***

Deniz Bey lütfen hatırlayın:

19 Aralık 2002 tarihinde karlı bir Ankara gününün akşamında Mehmet Sevigen’in evindeydik.

Ben Cumhurbaşkanı ile görüşmeden geliyordum.

Abdullah Gül Başbakandı, Tayyip Erdoğan’ın ise Meclis’e girme umudu kalmamıştı.

Cumhurbaşkanı Sezer bir gün önce, Tayyip Erdoğan’ın “milletvekili olmadan başbakan olma”
önerisini reddetmişti.

Türkiye’nin kaderi o akşam o evde değişti, çünkü siz “Tayyip Erdoğan başbakan olacak!” diye tutturdunuz.

Sizi “Çok tehlikeli bir oyun bu!” diye uyaran parti dışından önemli şahsiyetlere kızdınız, “Hayır!”

dediniz “İki ay dayanamaz. Göreceksiniz iki ay dayanamaz.”

Sizin bu iddianıza karşılık ben ne dedim: “Erdoğan herhangi bir kişi değil, bütün tarikatların

birleşerek Erbakan’ın yerine seçtiği siyasetçi; arkasında Amerika, Avrupa desteği de var.

Program Türkiye’yi ılımlı İslam cumhuriyeti yapma programı. Sizin dediğiniz gibi iki ayda

gitmeyecek; tam tersine, bu odada bulunan herkesin siyasi hayatını bitirecek.”

İki ay dayanamaz iddianızı, “görüşleri gereği IMF ile anlaşma yapmaz, ekonomiyi zora sokar ve dayanamazlar.” tezine oturttunuz.

Ama bunların hepsi bahaneydi çünkü siz iki partili rejimin işinize yaradığını anlamış ve seçim sonuçlarına sevinmiştiniz. Çünkü size ana muhalefet partisi lideri olmak ve soldaki rakiplerinizi

yok etmek yetiyordu. Bu iş birliğini daha sonra da sürdürdünüz.

O zaman ben sizin Tayyip Erdoğan’la seçim öncesinde Beylerbeyi’nde gizlice buluştuğunuzu

ve bir anlaşma yaptığınızı bilmiyordum.

Bu gecenin tanıkları var: Önder Sav, Eşref Erdem, Mehmet Sevigen, Bülent Tanla, Yaşar

Nuri Öztürk.

Belki bazıları sizden korkar ve tanıklık etmez ama bir kısmı da bu sözlerin doğru olduğunu

açıklar. Yani tanıklar var. Ötekiler de söylemese bile içten içe bunun doğru olduğunu bilir.

Siz de bilirsiniz.

Tartışmanın sonunda dediniz ki: “Bu gece birbirimizin fotoğrafını çektik. İki ay sonra çıkarıp

bakalım. Ama rotuş yapmadan. Hangimiz haklı çıkmışız?”

Şimdi, 2007 seçimlerinin ardından o fotoğrafı cebinizden çıkarıp bakın Deniz Bey.

Ve düşünün; Meclis grubunda “Erdoğan’ı başbakan yapıyor diyorlar. Evet yapıyorum.

Var mı itirazı olan!” diye bas bas bağırmanıza değdi mi?

Erdoğan’la Beylerbeyi’nde gizlice buluşmaya ve size oy veren milyonları hiçe sayarak

gizli anlaşmalar yapmanıza değdi mi? (Deniz Bey, biliyorsunuz ki bu gizli buluşmanın

da tanığı var.)

Başbakan olmak, elbette Erdoğan’ın demokratik hakkıdır. Ama bunun için olağanüstü

çaba harcamak CHP’nin birinci görevi değildir. Üstelik dokunulmazlık kaldırılmadan.

Bir milletvekilinin mazbatasını iptal ettirip, Anayasa’yı değiştirip, grubu baskı altına alıp,

Siirt seçimlerini es geçip Erdoğan’ı meclise sokmak ve dokunulmazlık zırhına kavuşturmak için verdiğiniz canhıraş çabanın yüzde birini partiniz için verseydiniz sonuç bambaşka olurdu.

Size o gün söylediğim gibi, Türkiye’nin kaderini değiştirdiniz.

Deniz Bey; sözlerimde en ufak bir çarpıtma varsa çıkıp söyleyin. “Öyle değildi. Böyle

konuşmadık.” deyin.

Genel Sekreterinizin ve en yakınlarınızın tanık olduğu bu konuşmayı inkâr edin.

Ya da başınızı önünüze eğin ve tarihin hakkınızda vereceği yargıyı düşünün.

Deniz Bey; çok ağır şeyler yazdığımın farkındayım. O akşamki tartışmaya kadar bir

dostluğumuz vardı, bunları yazmak istemezdim.

Ama hem duruma doğru teşhis koyamamanız, hem de aşırı derecede inatçı olma huyunuz

yüzünden hepimizi tehlikeye attınız.

Tayyip Erdoğan’ın yüzde 34 oyla meclisin üçte ikisini ele geçirmesinin manivelası oldunuz.

Daha önce Refah Partisi’nin belediyeleri ele geçirmesi de sizin oyları bölmeniz sayesinde gerçekleşmişti..

Tayyip Erdoğan’ların ve yine çok yakın dostunuz olan Melih Gökçek’lerin en büyük şansı

sizdiniz.

CHP’nin ise en büyük şanssızlığı oldunuz.

Bu ülkenin sola şiddetle ihtiyaç duyduğu bir dönemde, bütün uyarılarımıza rağmen partiyi sağa çekmekte, Kürtlerden, Alevilerden, solculardan ayırmakta ısrarlı oldunuz.

Erdal İnönü, Hikmet Çetin, Murat Karayalçın, Fikri Sağlar, Ercan Karakaş, Mehmet

Moğultay, Seyfi Oktay, Celal Doğan ve daha birçok sosyal demokratla el ele tutuşup

halkın karşısına çıkmanız gerekirken; eski MHP’lileri, eski ANAP’lıları, idamla yargılanmış

sağcı militanları parti vitrinine çıkarmakta ısrar ettiniz.

Size defalarca “Bir şeyin aslı varken kopyasına kimse bakmaz!” dememize rağmen, sol

politikaları değil, MHP çizgisini tercih ettiniz.

Sağcıları ve sekreterinizi Meclis’e sokarken, İsmet Paşa’nın Avrupa Konseyi’nde komisyon

başkanı olma başarısını gösteren torunu Gülsün Bilgehan’ı Meclis dışında bıraktınız.

İnanın ki bunları yazarken samimi olarak üzülüyorum. Keşke haklı çıkmasaydım, keşke

sizin tahminleriniz doğrulansaydı diyorum ama durum ortada.

Yazık oldu Deniz Bey, hem size, hem partinize, hem de size inanan temiz yürekli sosyal

demokratlara.

Artık bundan sonra istifa etseniz de bir etmeseniz de.

Bad-el harab-ül Basra!

Zülfü Livaneli - Vatan Gazetesi 24.07.2007

Pazartesi, Temmuz 23, 2007

Suçlu Bulundu!

Evet, seçimlerde CHP'nin aldığı yenilginin, AKP'ninse başarısının müsebbibi bulundu sayın okurlar: Yırtık Sayfalar ismindeki blogu ile yazılar yazan, ancak bu yaz aramızdan kaybolup, ABD'nin bir ucunda para kazanma savaşı veren sevgili yazar dostumuz Pınar Hanım'mış sorumlu!
Biliyorum, şok edici ancak ne yaparsınız! Şimdi herkes onun peşindeymiş:

  • Deniz Baykal, Rodos'a yüzüşü sırasında yanında onu görmek istiyormuş; malum sorumluluk paylaşımı.
  • Sayın Başbakan da oy kullanmadığı için, yırtık sayfalarında kendisi eleştirip yermediği için müteşekkir imiş, en yakın zamanda kapısına kömür kamyonu dayatacakmış.
  • Devlet Bahçeli de, manyak milliyetçiliğine kurban gidecek halkı uyarmadığı için kendisini tebrik etmek isteyenler kuyruğunda yerini ayırtmış -kendi yerinde ülkücü dostlarımız varmış sırada. Aman dikkat, hepsi Polat Alemdar zannetmektelermiş kendilerini!
  • Mehmet Ağar ise, sesi kısık bir şekilde de olsa konuşmak için telefon ediyormuş sürekli: ancak bizim Pınar Hanım cevap vermeye çekindiği için açmamış, her seferinde suratına kapatınca adamın sinirleri alt-üst.. Ağlamış ve "İstifa ediyorum ulan o zaman!" deyip bırakmış görevi.
  • Cem Uzan'sa, İbrahim Tatlıses'e şarkı bestelemesini emretmiş: gelecek seçimlerde oyunu alabilmek için adamcağız yine erkenden başladı çalışmalara. Bu arada bir söylentiye göre, Başbakan'la Hakan Uzan'ın arasını bulması içinde yoğun bir mesaj trafiği varmış ama bizim Pınar Hanım yüz vermez!
  • Bülent Arınç da, Pınar Hanım'ı arayıp, sesini kestiği için tebrik etmek istemiş ama duyduğumuz haberler hiç hoş değil! Ayıp Pınar Hanım: her ne kadar gerici de olsa, örümcek kafalı da olsa, kendileri bir eski Meclis Başkanı'mızdır! Yakıştıramadık.
  • Mesut Yılmaz da kutlamalar sırasında tam havaya ateş edecekken Pınar Hanım aklına gelmiş, silah gerisin geri bele! İşte biz böyle liderler istiyoruz.
  • Ayrıca Mustafa Sarıgül de oyunu kullanmayan Pınar Hanım'a davette bulunacakmış: "Gelin, sosyal demokratların sesi olalım Pınar Hanım!" diye innetecekmiş ortalığı... Ne demokrat olur ya Pınar Hanım'dan!
  • Baskın Oran, evine kapanmış, "Ah o benim öğrencim olacaktı..!" ile başlayan cümleler kuruyormuş. Hiç yakıştıramadık hocam.

Bakalım siz gelince ne yapacaksınız Pınar Hanım! Sizin yüzünüzden, ABD ve Koray sevdanızdan memleket İran oluyor! Bir oy kullanmadınız diye değil: hiçbir şey yazıp okuyanlarınızı, bizi aydınlatmadığınız için. Esefle kınıyoruz... Böyle de olmaz ki canım..! Ben burada blog tarihimin yazı rekorlarını kırıyorum, siz bir naçizane yorumunuzla katılmıyor, fikir vermiyor, aydınlığınızı paylaşmıyorsunuz. Utandık, üzüldük, kapandık. Anamızı alıp gidiyoruz ülkeden, siz takmayın. Bari yanınızda yer tutun da biz de kaçıp gelelim 'Ana'mızla! Yoksa birileri bu sefer dillerini daha da fazla uzatacak, ellerden kazalar çıkar olacak.

'Partinin tadı kaçtı' Pınar Hanım! Döndüğünüzde, ülkeniz sizi yeni çehresi, İran modelli İslam Cumhuriyeti ile karşılarsa şaşırmayınız! Gene de öpücükler, iyi tatiller, iyi işler. Bol bol bahşiş vere Allah! Enişteye selamlar...

m.b. 23.07.2007

Kısa Bir Aradan Sonra

"Halklar hak ettikleri gibi yönetilirler."
Winston Chuchill

Efendim, hafta sonu hepimizin malumu, güzelce parmaklarımız boyandı, vatanadaşlığımızın gereklerinden birini yerine getirdik. Dikkat çeke çeke bir taraflarımızı yırttığımız talihsiz olay galiba gerçekleşti(ilk tahminlerimiz bu yönde). Artık gerisi 'Allah kerim'...
Sözlükte bile iktidarı ele geçirmeye başlayan topluluğun güzel birliği ve etkilemeleri ile Türk solu, Türk ulusalıcılığı, Türk merkez sağı ve biraz da Türk milliyetçileri çok şey öğrenmelidir: AKP, annelerimizi götürmemiz için -daha çooook- emir verir; kabadayı Başbakanımız yurt içine esip yağar, taş taş üstüne bırakmaz, diktatör gibi hareket eder, ama dışarıda kedi gibi süklüm püklümlüğüne devam eder. Bush abisi Kuzey Irak'taki teröristlere Humvee'lerle silah taşır, bizim kıçımın kabadayısı susar gene!
Halkımız hak ettiğini biliyor demek ki, istediğini yaptı.
Gene de elimize kolumuza sağlık: Belki birisi Rodos yolunda Poseidon'a yem olur, birisi attığı urganla boğulur, birisi de devam edeceğini sandığı yolunda tökezler.
Hayırlısı olsun!

m.b. 23.07.2007
Not: Mücadele asıl şimdi başlıyor! (Ben gene de annemi alıp gitsem mi? Malum..!)

Salı, Temmuz 17, 2007

Sandıktaki Canavarlar

Efendim, bildiğiniz gibi bu hafta sonu, Pazar sabahı itibariyle oylarımızı iyi olduğunu düşündüğümüz, politikalarını beğendiğimiz partilere veya kişilere atacağız. Sonrasında da sabaha karşı kimin ipi göğüslediğini, kimlerin Türkiye'nin Meclisi'nde yer bulduğunu, milletin sesi olma hakkını kimlerin kazandığını öğreneceğiz.
Fakat anlaşılan, alışıla gelinen o ki, bu meclise girip, halkı temsil etme hakkı kazanacaklar da, halkı sömürmekten başka bir iş yapmayacaklar! Sağcısı-solcusu, mecliste kaldığı sürece 'voliyi vurmak' dışında bir şey düşünür mü... sanmam! O meclisteki çok çok küçük bir onurlu, şerefli veya aptal azınlığın dışında herkesin amacı ülkeyi peşkeş çekmek; cebini doldurmak; 'Milletvekili dokunulmazlığı' zırhını kullanarak, her pisliği yapıp üstüne hiçbir şeyin sıçramamasını sağlayacaklar büyük bir ihtimalle. Bunu söylemek için de, kahin olmaya falan gerek yok: herkesin gördüğü şeyi anlatmakla elime bir şey geçmez belki. Fakat gene de kulaklara su kaçırmaya çalışmanın, okyanusta kıyıya bir tane daha kulaç atmanın bile bir faydası vardır!
Bu yüzden demek isterim ki: sizi yönetenlerin, sizler tarafından bu göreve atandığını; tek söz sahibinin siz olduğunuzu; onlara görev verildiği gibi görevin alınabildiğini de unutmayalım! Ne bir Bakan, 'Hızlı Tren' yapıyorum diye, insanları denek gibi kullanabilsin ve sonrasında da hiçbir şey onun yüzünden olmamış gibi pişkin pişkin yerinde kalabilsin; ne de yıllardır bir partinin başına geçip, onu sonsuza kadar yöneteceğini zanneden zihniyet devam etsin! Veya, Meclis'i kabadayılıklarına, aşiret ağalıklarına, teröristliklerine, şeriatçılıklarına, din istismarcılıklarına, emek-inanç sömürücülüklerine, milliyetçilik adına katilliklerine ve bilumum niteliklerine son vermeliyiz!
Politik olsak da olmasak da, gücün sadece bizde olduğunu unutmayalım!

m.b. 17.07.2007

Cuma, Temmuz 13, 2007

Az Önce Bir Adam...

Bir insanın iş sahibi olabilmek için neredeyse yalvarmasına sahne oldu az önce ofis. İnanılmaz, korkunç ve acı vericiydi. Sanırım biraz fazlaca insanî davranıyorum, ya da tecrübesizlikten... Karşısında İnsan Kaynakları Uzmanımız o kadar serin kanlıydı ki; sanki her gün olup da, umurunda değilmiş edasında bir tavırla, adamcağızın tüm hayallerini yıktı.
55 yaşında bir adam, sadece para kazanmak için iki büklüm olup durdu: ne gurur, ne onur, ne diklik... ellerini midesi üzerinde kavuşturmuş, iki de bir eğilip uzmanın iyi bir şey demesini bekledi: ama yaşının büyüklüğü ve işin gerektirdiği profesyonel bilgiye sahip olmaması yüzünden kabul edilmedi! Gereken profesyonel bilgi ne biliyor musunuz? Bu bilgilerin hangi iş için ve ne kadar maaşa olduğunu duyunca şaşıracaksınız. Çünkü adam sadece yıkama yapmak için başvuruyordu! Satılacak ikinci el arabaların iç-dış temizliği için bilmesi gereken şeyler vardı: örneğin kullanılan kimyasallar nelerdir, pasta-cila nasıl yapılır, vs. Bir de, günde ortalama 10 saat ayakta duracaktı.
55 yaşında bir adam, biraz önce önümde para kazanmak için yalvarıyordu! Asgari ücret için! Evet, ilkokul mezunu olması belki bir eksiklik; evet, belki taksicilikle kariyer yapmış olması bir dezavantaj; ama adam sadece yıkama yapmak istiyordu ve kabul edilmedi! Belki evde karısı hastaydı, çünkü adam "Benim işe ihtiyacım var, ne olursa da yaparım!" diye girdi ofise. Bir erkek, bir insan sanırım sadece bir yıkamacılık için bu kadar yalvarmazdı ihtiyacı olmasa. Ama adam yalvardı ve kabul edilmedi.
Ah ülkem; daha kendi evlatlarına bakamıyorsun, bir de gidip elin Afrikalısını-Arabını-Pakisini doyurayım diye koşturuyorsun! Sen önce kendi Sosyal Güvenlik Sistemi'ni düzenlesen de sonra uğraşsan Dünya'nın ferahı için? Hiç istemesem de, belki bu biraz düzelir diye AB'ye destek verecek noktadayım sanırım...
Saçları ağarmış bir adam, gözlerinin altı torba torba olmuş bir adam biraz önce yalvardı iş sahibi olabilmek için, fakat..!

m.b. 13.07.2007

Cumartesi, Temmuz 07, 2007

"People should not be afraid of their governments. Governments should be afraid of their people!"




Kahramanlar vardır: düzeni, alışılmış olanın rahatlığını ve tabii sömürüyü noktalamak için; sonunda da kendi inandıkları düzeni, yaşam tarzını oturmak için çalışırlar. Özgürlük-demokrasi-barış-bağımsızlık eğer sizler için bir anlam taşımıyor ve olduğunuz halden memnunsanız sözlerim size değil. Sizler 'otsal' hayatlarınıza ve kör gözlerinizle görmeye devam ediniz. Ama eğer yapılanları biliyor; hükümettekilerin hatalarını benim gördüğüm gibi görüyor; devletlerin katliamlarına, savaşlarına sessiz kalmak istemiyor; yanlışlara karşı benim durduğum gibi duruyorsanız, sizedir bu laflarım...

Alan Moore'un ünlü çizgi-romanı V for Vendetta'da da anlatıldığı gibi, totaliter rejimlerden, baskıcılıktan, egemen sınıfların diğerlerini ezmesinden-yok etmesinden, farklılığın düşmanlık olarak algılanmasından dem vurmak istedim, hele hele ülkemiz için önemli bir kavşak gelmek üzereyken, vatandaşlarımızın önüne...

Bu dünya üzerinde yaşamanın yolu, asla bizlere okullarda öğretilen; televizyon ekranlarından empoze edilen; bangır bangır bağırtılıp, her köşe başında gözümüzün içine sokulan 'örnek' hayatlar değildir. Hür iradelere sahip, kitlesel bir güç olduğumuzu ve bizim sayemizde hükümetlerin-yöneticilerin bir yere geldiğini unutmayalım. Onları aslında sadece sistemi sürdürmeleri, kitleselliğimizin koruyucusu olmaları için seçtiğimizi; insanları kırıp geçirmek-korkutmak için seçmediğimizi unutmayalım! Onlar sadece biz arkalarında oldukça, destek verdikçe yaşayabilirler. Bizim, yani toplumun desteği olmadan hükümetler birer hiçtir.

Bunu hükümetler de çok ama çok iyi bilirler. Bu yüzden göreve gelir gelmez halkı dolandıranlar, seçim vakti yaklaşınca en şirin, tadına doyulmaz hallerini takınıp, kendilerini en güzel ambalajlarla sunarlar seçmen önüne... Unutmayı bilirsek, bu güzel paketi alır, başımızın üstünde dolaştırırız. Ama eğer yapılanı unutmaz, gücü verdiğimiz gibi almayı bilirsek, o içi boş iğrenç pakete tekmeyi atar, kendi kendimizin sözünü dinlemiş oluruz. Tabii ki, teşbihte hata olmaz: kimseye çizgi-roman veya filmdeki gibi bir şey demiyorum! "Gidin, anarşist eylemlerle bu saçma düzeni yıkın!" demek değil benim yukarıda bahsettiklerim. Evet, devrimler kanlı olurlar genelde; ama ancak toplumun tamamen sahip çıkmadığı devrimlerdir bunlar. Herkesin istediği şeyi almak için illa kan dökmeye gerek yoktur.

Unutmayalım ki, bu ülkenin kimsenin veliliğine, gözetimine, kontrolüne ihtiyacı yoktur! Türkiye büyük-güçlü-yenilmez bir ülkedir demiyorum. Ama bizlerin ve geleceğimizin üzerinde bizden başka kimsenin söz hakkı olamaz! Bu nedenle, hesaplaşmamız gerekenlerle hesaplaşalım; değiştirmemiz gereki değiştirelim. Bunu da hiç bir kuruma-kuruluşa-kişiye bağlayıp, yine aynı şeyleri yaşamayalım. Birlik ancak fikirlerin ortaklığı ile olur. Fikirler bir şey hissedemez, sokağa çıkıp avaz avaz bağırmaz, hükümetlere darbeler yapıp onları görevden indiremez. Fikirler, insanlar kullansın diye birer perspektif sunar: bizler bu perspektifleri kullanarak bizleri sömürenleri durdurabiliriz. Ülkeyi peşkeş çeken hükümetleri; din üzerinden politika yapıp halkı birbirine düşürenleri durdurmamız şart!

Siz siz olun, elinizdeki gücü unutup, kendinizi bir hiçmiş gibi konumlandırmayın kafalarınızda...

The Future Is Ours!


m.b. 7.7.07