Pazar, Mayıs 13, 2007

Kulede Cinayet

Şu soğuk, kasvetli ve arkası hiç kesilmek bilmez yağmurlu havası İngiltere’nin canımı o kadar sıkıyordu ki! Devamlı karargahta tıkılıp kalmak, geceleri ayaza dönen havada nöbet tutup el ve ayaklarımın soğuktan acıyla sızlaması, bir de ev özlemi… asker arkadaşlarımla ne kadar Amerika’daki hayatlarımıza yakın bir yaşam sürdürmeye çalışsak da, ailemden, küçük çiftçi kasabamdan ve oradaki dostlarımdan uzakta olmak canımı yakıyordu. Tek avuntuyu amcamın üç ay önceki ziyaretinde getirdiği yeni fotoğraf makinemde buluyordum. Çocukluğumdan beri, hep bir özlem olarak kalmıştı fotoğraf çekebilmek içimde. Ancak bir çiftçi ailenin, dördüncü ve son oğlu olarak, hem maddi durumumuz buna izin vermemişti hem de ailemin benden beklentileri daha büyüktü. Ben okuyacak ve büyük bir asker olacaktım. Ağabeylerimin hayta halleri ve okuldan soğuk olmaları, babamın son umudu olan bana daha fazla özenmesi, ama bu arada eğitimim haricinde hiçbir şeye izin vermeyen despot bir yönetime sevk etmişti. Ama şimdi, bu yalnızlığımda o kadar iyi bir dost olacaktı ki bana bu makine. Her ne kadar gürültülü ve eski bir model olsa da, filminin her sarılışında bana hep bir şeyler söylemeye çalıştığını düşündürmüştü.
Amcam bu armağanı getirdiğinde, karargahımıza çok yakın bir kasabada gençliğinin bir dönemini geçirmiş olduğunu anlatmış olduğunu hatırlattım ona. Gidip gitmeyeceğini de sordum: bu kadar zaman sonra, acaba o günlerin anılarını gözleriyle görecek mi diye merak etmiştim. Amcam, orayı görmeyi çok istediğini söyledi yarım ağızla. Ama zamanı olmadığını, işleri olduğunu ve onları halleder halletmez, Amerika’ya geri döneceğini, o kasaba ziyaretinin de artık başka bir zaman gerçekleşeceğini söyledi. O Aralık günü, amcamın bana getirdiği armağanıyla bir armağan vermeyi kafama koydum. En yakın zamanda izin alıp, o kasabaya gidecek ve fotoğraflarla amcamı o kasabanın anılarına sokacaktım. Ve bunu üç ay sonra, soğuk Mart ayının bir Salı günü yapmak üzere yola koyuldum. Karargahın bulunduğu kasabadan trene binip, amcamın kasabasına gidecektim. Birbirine benzer İngiliz köy ve kasabalarının arasından geçip, sonunda kepir küpür yollu bu kasabaya öğle saatlerinde vardım. Yaklaşık iki yıldır İngiltere’de olmama rağmen kendimi hala bir turist gibi hissediyordum. Bunda boynumdaki fotoğraf makinesinin katkısı olsa da, karşıma çıkan her insanın suratındaki o soğuk bakışlar neden olmuştu. Ben aldırış etmeden, oyuncağımla beraber kasaba sokaklarını gezdim ve fotoğraf makinemin deklanşörüne arka arkaya basmaya başladım. Meydandaki kiliseye ve kulesini tekrar gördüğümde, kasabanın kuşbakışı bir fotoğrafını çekmeye karar verdim. Dolaşmaktan yorgun düşen, koşmaya, talimlere alışık bacaklarıma son bir kuvvetle yüklenip, bu köhne kilisenin tahta merdivenli kulesine tırmanmaya başladım. Yukarıda beni kötü bir şeylerin beklediğini hiç düşünmeden, sakin sakin fotoğraf makineme yeni bir şerit film takıyordum, tırmanmayı sürdürürken bir yandan. Biraz sonra yukarıdan gelen ayak sesleri üzerine elimi çabuk tutup, bir başkasının bu kulede ne yaptığını merak ettim. Acaba bir başka turist de benim gibi bu kasabayı gezmeye mi gelmişti?
Rüzgarın tüm gücünün , ahşap kulenin içine girmesiyle oluşan korkutucu ses ve yukarıdan gelen ayak sesleri, biraz da germekteydi beni. Alfred Hitchcock filmlerinden çıkmış bir sahneyi andırıyordu mekan ve durum. Belki askerliğin verdiği cesaret ve görev bilinci yüzünden, hiçbir korkuya mahal vermeden hemen yukarıdakinin kim olduğunu anlamam gerektiği düşüncesiyle kulenin tepesine vardım. Şık giyimli, elmacık kemikleri diğer tüm vatandaşlarında olduğu gibi al al olan genç adamı görünce içim biraz rahatlar gibi olmuştu. Ancak bu gencin ayak seslerinin, aslında kuleden atlamak üzere atıldığını fark ettim hemen ve sakin hareketlerle adamın beni görebileceği bir yere doğru ilerledim. Beni fark edince durdu. Şişman bir patates çuvalını andıran, nefes alış verişinde beni bile titreten bir hırıltı çıkaran ve bu nefeslerinin göğsünde acılara neden olduğu yüzüne yansıyan bu adam yüzünü hafifçe bana çevirip baktı boş bir ifadeyle. Kendini bir açıklama yapmak zorunda hissetmiş olmalıydı ki, bir iki anlamsız cümle kurdu ağzının içinde. Ben söylediklerini anlayamamış olsam da, acı çektiği ve bana başta gülünç gelmiş ola şişmanlığından ötürü duyduğu rahatsızlığı, benim de huzursuz olmama neden oluyordu. Acaba sarhoş mu diye düşünerek ona birkaç soru sormaya başladım. Malum, bu İngilizler içmekten daha güzel bir şey yapamazlar.
Yavaşça, hareket ettiğimi fark edemeden yanına yaklaştım bu şişkonun. Kendince hala mırıldanmakta, sorularıma tam ve açık cevaplar vermekten kaçınıyordu sanki. Kulenin balkonundaki, oldukça eski ve bu genç adamın ağırlığını taşımayacağını anladığım korkuluklardan aşağıya bakmak için çok tehlikeli bir yerde durmaktaydı. Bu mesafenin kısalığı beni ürkütmeye başlamıştı. Bu genç İngiliz’in niyetini aşağı yukarı tahmin ediyordum ama artık apaçık ortaya çıkıyordu. Gene de telaşa kapılmadan ve onu da korkutmadan, belki tehlikeyi fark edememiştir diye ceketinden sakince fakat sıkı bir şekilde kavradım onu. Daha fazla ileriye gitmese iyi olacağını da söylemeyi eksik etmedim. Genç adam, bu sözlerim üzerine hafifçe geriye düşer gibi bir hareket yaptı ve o anda, ilk kez suratını tam manasıyla görebildim: Suratı devamlı olarak tiklerle sarsılıyor, sanki arka arkaya depremler yaşayan bir toprak parçasını andırıyordu. Bu beni daha da rahatsız etti. Bir şeyler tersti.
Bir anda, ne kadar şık giyinmiş olsa da, bir köylü kabalığını koruyan adam bağırmaya, bana aşağı inmemi emretmeye başladı. Onun işine karışmamamı, kendi işime dönmemi tavsiye etti. Ben ona yardıma çabalarken, onun bana bu denli bağırması biraz yüreğimi kırdı ve kulenin balkonunda çıkıp, içeri, merdiven sahanlığına girdim. ‘Ne hali varsa görsün’ diye düşünmeye başlamıştım artık. Sonra kırgınlığın zamanı olmadığını hatırladım: sonuçta adam kendini öldürmek istiyor olabilirdi. Benim görevim, her ne kadar düşmanlarla savaşmaksa, bir o kadar da insanları korumaktı. Adama doğru döndüm ve fotoğraf çekmeyi bitirene kadar ayrılamayacağımı, bunun için müsaade istemeyeceğimi de açıkça belirttim. Bakışlarını tekrar benden tarafa çeviren bu şişko domuz, eğer intiharının sorumlusu sayılmak istemiyorsam, burada çok da vakit geçirmemem gerektiğini haykırdı bir anda suratıma.
Bir anda olduğum yerde hiçbir şey yapamadan, öylece kasılıp kaldım. Suratın her yanı birbirinden bağımsız eden bu şişko et torbası, az önce adeta çemkirmişti suratıma. Sonra benim söylediklerimi tekrarlamaya başladı, alaycı bir ses tonuyla. Ve neden bu kulenin tepesinde olduğunu söyledi tekrar ve açıkça. Adamın şişman haliydi onu bu kulenin tepesine, balkon korkuluklarının dibine kadar getiren.
Bense bu anda kafamı toplamaya, kızgınlığımı bastırıp onun bu kötü ruhsal haline bir yardım edebilmek için sözler bulmaya çabalıyordum. Şişmanlığından bıkmış olduğu, bezmiş gözlerinin içlerinden belliydi. Onu ikna edip, aşağı inmesini sağlamalıydım ve bunun için ona elle tutulur şeyler söylemem gerekiyordu. Kilo verebilmesi sonucunda belki de ölümün gereksizliğinden bahsettim. “Amerika’da bilim çok daha hızlı ilerliyor; bizim bilginler mutlaka ilaçlar bulmuştur ve bu problemi çözebiliriz” diye onu kandırmaya çalıştım. Fakat adam anlaşılan her yolu denemişliğin verdiği yorgunlukla sözlerime cevap bile vermedi. Sadece kısa ve ciddi bir gülüşle, benim onu kandırmaya çalıştığımı bildiğini anlattı bana. Bu yardım çabalarımı, ilk baştaki alaycılığımın bir devamı sayarak, intiharı ciddi anlamda bir cinayet süsüne uydurmak fikriyle dolmuş olmalıydı aklı. En azından iki de bir bana dönüp bakan pis sırıtışlı suratından bunu anlayabiliyordum. Ama sonra acıdı bana ki, tekrar kuleden inmemi tavsiye etti. Son söylediklerimde gerçekçi olsam da, demek ki inandıramamıştım artık onu kendime. Son bir ricada bulundu: ‘Bırak da şurada son anlarımı yalnız başıma geçireyim.’
Bense, elimden geldiğince işimi uzatmaya, fotoğraf çekimlerimi film bitene kadar sürdürmeye kararlıydım. Çünkü eğer ben gidersem, bu adam kendini aşağı atmaktan bir an geri çekileceğe benzemiyor. Bunun için de, suratıma bir anlamsız ifade vermeye çalışarak, birkaç fotoğraf çekmem gerektiğini ve bunları çekmeden gitmeyeceğimi söyleyip, sanki ona aldırmıyormuşum edasıyla, fotoğraf makinemi kurcalamaya devam ettim. Zaten takmış olduğum filmi acaba değiştirdim mi diye küçük çantamda film aramaları yaptım, bir şeyi unutmuş gibi oyunlar oynadım… Bu andaysa şişman İngiliz genci korkuluklara tutunmuş, vücudunuysa ileri vererek uzaklara bir yere gözünü dikmişti. Beni beklediği belliydi ama o bir daha üstelemedikçe ayrılmamaya karar vermiştim. Yoksa bir ölüme seyirci kalmış olacaktım.
Ben fotoğraf çekmeye daha yeni başlamıştım ki, adam kendini geri çekip, bana acele etmem için seslendi. Bense, o anda ellerime hakim olamadan devamlı olarak makinenin kapağıyla oynamakta, birine ses duyurmanın, yardım çağırabilmenin yollarını aramaktaydım. Eğer bu adamı durdurmaya tek başıma kalkışırsam, hiçbir şansım yoktu. Adamın cüssesi, hele de böyle bir durumda beni bile zorlardı. Kulenin etrafında turlar atıyor, birisinin gelip de bu intiharı durdurmama yardım etmesini beklemekten başka çarem yoktu çünkü aşağıya haber veremiyordum. Bağırsam, adam korkacak ve atlayacaktı. Aşağı inip haber verecek olsam, gene aynı… keşke bir not yazıp aşağıya atabilsem diye düşünürken, anı defterim aklıma geldi. Hemen adamın arkasını dönmesiyle, anı defterimden bir sayfaya not yazdım. Bunu düşündüğüm gibi, fotoğraf makinemle aşağıya sarkıtacaktım ki, birisi bu notu görecek ve yardıma gelecekti. Bu intiharı durdurmayı artık kendime görev edinmiştim ve durdurmadan, intiharı engellemeden bu kuleden ayrılmayacağıma dair söz vermiştim kendime.
Makineyi kapaklı kutusundan ayırdım ve sanki makine hala kapağın içindeymiş gibi kapatıp, adama fotoğrafları çektiğimi, amcamın bu fotoğrafları görünce çok sevineceğini çünkü gençliğinde onun da burada yaşadığını söyledim. Gitmeye hazır olduğum da her halimden belliydi artık. Ancak ben yeniden aynı konuya dönmeye kararlıydım: “Benim gidişim, sizin atlamanız ve intiharınız anlamına gelmiyor tabii, değil mi?” Şişman genç, artık biraz daha sakin tavırlar ve bir o kadar yumuşak bir sesle konuşmaktaydı ama kararının değişmediği açıktı. ‘Peki ama şimdi ne yapacağım’ diye düşünürken, makineyle beraber uzattığım notun birisi tarafından alınıp da yardım için birinin gelip gelmediğinden emin olamıyordum. Bu genci kulede yalnız bırakmak da, hala çok büyük bir tehlikeydi. Ona tekrar düşünmesini sağlamak için bir kahve içmeyi teklif ettim. Keşke çay deseydim; bu İngilizler kahve değil, çay severlerdi. O zaman geri çevirmeden gelirdi belki. Ama kahve içme teklifimi nazikçe geri çevirdiği için, şimdi elimde onu durdurabilme şansı da kalmamıştı. Bu bahaneyle birkaç dakika daha kazanmıştım; acaba notu alan birisi olmuş muydu?
O anda ben yardım gelmesi için içimden dualar ederken, adamın gözleri makinemin içi boş kapaklı kutusuna odaklanmıştı. Ben fark ettiğimdeyse, artık çok geçti. Genç adam “Kameranıza ne oldu?” diye sormuştu bile. Kutunun kapağını açarken bundan sonra ne yapmam gerektiğini düşünüp duruyordum. Makineyi notla beraber aşağı uzatıp, adam arkasına dönmeden işimi bitirebilmek için acele etmiştim ve kapağı kötü kapatmıştım. O anda, çabucak şaşkın rolüne girdim ve kaybolmuş olabileceğini söyledim. Hemen kulenin balkonunda bir yere düşürmüşüm gibi aramaya başladım.
Ancak şişman İngiliz durumdan kuşkulanmıştır. Zor ve büyük çabalar sonucu sakinleştirdiğim genç adam tekrar telaşlandı; yüzü tekrar seğirmeye, sesinin tonu sertleşmeye ve yükselmeye başladı. Balkonun görebildiği tüm korkuluklarını gözleriyle taradı, sonra kapıya doğru hızlıca yönelip, merdivenlere doğru kulak kabarttı, gelen giden var mı diye kontrol etti. Olmadığını anlayınca, tekrar korkuluklar yanındaki yerine döndü. Bense bu arada, fotoğraf makinesini arama yalanından vazgeçmiş, onu tekrar sakinleştirmeye çabalıyordum. Yeniden ceketinin kuyruğundan onu kavradım ve şiddetle geri çekmeyi denedim. Tüm ağırlığımı geriye vererek, gücümün sonuna kadar onun düşmemesi için tutuyordum. O ise, tüm ağırlığını bırakmış, ellerimden kurtulup düşmek için uğraşıyordu. Neyse ki kiloları, onun geri dönüp ceketini tutan elime ulaşmasını engelliyordu. Ancak ağırlık giderek artmaktaydı. Tüm gücümle asılmama rağmen, yavaş yavaş elimden kayıyordu ceket. Ve ceketle beraber ben de, korkuluklara doğru kaymaktaydım.

m.b. - 29.04.2007