Pazartesi, Mart 26, 2007

Issızlık

Dinle çocuğum ıssızlığı.
Dalgalanan ıssızlığı,
vadilerin kaydığı ıssızlığı,
yankıların olduğu ıssızlığı,
alınları toprağa eğilten ıssızlığı.

Federico Garcia Lorca

Pazar, Mart 18, 2007

Ayrılık Sevdaya Dahil (Mi?)

Açılmış sarmaşık gülleri kokularıyla baygın
En görkemli saatinde yıldız alacasının
Gizli bir yılan gibi yuvarlanmış içimde kader
Uzak bir telefonda ağlayan yağmurlu genç kadın

Rüzgar uzak karanlıklara sürmüş yıldızları
Mor kıvılcımlar geçiyor dağınık yalnızlığımdan
Onu çok arıyorum onu çok arıyorum
Her yerimde vücudumun ağır yanık sızıları
Bir yerlere yıldırım düşüyorum
Ayrılığımızı hissettiğim an demirler eriyor hırsımdan

Ay ışığına batmış karabiber ağaçları gümüş tozu
Gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar yaseminler unutulmuş
Tedirgin gülümser
Çünkü ayrılık da sevdaya dahil çünkü ayrılanlar hala sevgili
Hiç bir anı tek başına yaşayamazlar
Her an ötekisiyle birlikte her şey onunla ilgili
Telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
Gittikçe genişleyen yakılmış ot kokusu
Yıldızlar inanılmayacak bir irilikte
Yansımalar tutmuş bütün sahili
Çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
Öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil
Çünkü ayrılıklar da sevdaya dahil
Çünkü ayrılanlar hala sevgili

Yalnızlık hızla alçalan bulutlar karanlık bir ağırlık
Hava ağır toprak ağır yaprak ağır
Su tozları yağıyor üstümüze
Özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır
Eflatuna çalar puslu lacivert bir sis kuşattı ormanı
Karanlık çöktü denize
Yalnızlık çakmak taşı gibi sert elmas gibi keskin
Ne yanına dönsen bir yerin kesilir fena kan kaybedersin
Kapını bir çalan olmadı mı hele elini bir tutan
Bilekleri bembeyaz kuğu boynu parmakları uzun ve ince
Sımsıcak bakışları suç ortağı kaçamak gülüşleri gizlice
Yalnızların en büyük sorunu tek başına özgürlük ne işe yarayacak
Bir türlü çözemedikleri bu ölü bir gezegenin soğuk tenhalığına
Benzemesin diye özgürlük mutlaka paylaşılacak suç ortağı bir sevgiliyle

Sanmıştık ki ikimiz yeryüzünde ancak birbirimiz için varız
İkimiz sanmıştık ki tek kişilik bir yalnızlığa bile rahatça sığarız
Hiç yanılmamışız her an düşüp düşüp kristal bir bardak gibi
Tuz parça kırılsak da hala içimizde o yanardağ ağzı
Hala kıpkızıl gülümseyen sanki ateşten bir tebessüm zehir zemberek aşkımız


Atilla İlhan

Bitenlere, yitenlere, kaybedenlere, mantıksız işler yapana kızmak, bir insanın en doğal hakkıdır. Sevdiğiniz sizi gecenin bir yarısı tehditler savurarak cezalandırıyorsa, siz de sinirlerinizin duygularınızın önünüze geçmesi sonucu, bir alttaki gibi bir yazıyı kaleme alabilirsiniz. Önemli olan geçmiş değildir: geçmiş ytaşanmıştır ve bitmiştir. Geleceğe bakmak gerekir. Geçmişteki hatalar, yanlışlar veya doğrular, bugüne sadece ışık tutar: o gün yapılanlar bugün bir ceza olarak karşımıza çıkarılamaz, çıkarılmamalıdır!
Verilen sözlerin, tutulmak için verildiği unutulmamalıdır, her ne kadar yürek söz dinlemese de! Seçimlerinin ardında durmayı becerebilenler, seçtikleriyle mutlu olacaklarına da inanırlar. Yanlış seçim yaptığını düşünenlerse, kırdıkları kalpleri, eşyaları tamir etmeden hiçbir kabul görmezler...

m.b. 18.03.2007

Salı, Mart 13, 2007

Gece Mesaisi

İsteyene istediğini vermek suç olamaz herhalde! Yani, trenin gara gelmesi gereken saat çoktan geride kalmış ve hala gelmemişse tren de, demek ki geçmiştir çoktan tren. Bir daha geçene kadar diye bir şey yoktur: saati geçmiştir ve yetişmek için ya zamanda yolculuk yapılmalıdır ya da boyut değiştirmek. Ama tekrar geçer diye beklemenin ne manası var? Demek ki trene yetişmemek varmış kaderde!

Peki insan kendinden beklenileni verince niye gene de suçlu oluyor? Yani niye illa doğa üstü bir güçle zamanda geri gidip, o kaçan trene yetişmesi bekleniyor? Mümkün değil ki artık. Bunu bekleyenlerin hele, metafizik ve bazı diğer konular hakkındaki görüşleri de malum: mümkün olamayacağını daha en başından, sorgulamadan kabullenmiş durumdalar. Peki bu ısrar, bu rahatsız edici beklenti ne için? Görmek bu kadar zor mu, Bor’un pazarının geçtiğini, artık eşeğin Niğde’ye sürülmesi gerektiğini?

Kabullenilmeyen sonu hem treni kaçırmakla siz yapmadıysanız peki? Sizin kaçırmanıza başlıca trene yetişmeniz gerektiğini söyleyen kişi sebep olduysa, ve bu kişi gene de yetişmenizi bekliyorsa? Nankörlüktür artık bunun adı! Bir çocuk bile bunu anlayabilir: gerçekleşme ihtimali, kendisi tarafından sonlandırılan her şeyin, siz tarafında düzeltilmesini beklemenin çok gereksiz ve ancak Pamuk Prenses’teki masallarda olabileceğini!

Bunu bile anlamadan saldırmak, kendince savaşmak nedendir? Ancak bir kadının yapacağı saçma kızgınlıkları, alınmaları, cephe alıp gereksiz ve karşı tarafta manasızlığı apaçık ortada görülen tavırlar takınmanın sonucu nereye gider? Bu davranışlar kovulmuş, terk edilmiş, fikirleri yok sayılmış; sonra acısını yalnız yaşamayı seçmişken bir an olsun rahat olmasına, kafasını toplamasına izin vermeyen; canını yaktığını bile bile, sanki canı asıl yanan kendisiymiş tavırları takınarak, karşısındakini suçlayanın; sonra sanki her bir bok bu adam yüzünden olmuş gibi kızgınlıklar, nefretler gösterisi sergilemenin ne manası vardır bu bayan için? Anlayamıyorum. Melek zannettiklerimiz, neden sonra kendi şeytanlıklarını görmeden, canını acıttıkları, benliğini, düşüncelerini, duygularını hiçe saydıkları adama top-yekün savaş ilan ederler.

Üzülüyorum: aklını başına alıp, düşünmeyen; sevgiyi sorgulayan ama sevgiye bir kerecik saygı gösterip, ayrılma isteğinin ardında durmayıp, devamlı kalpleri ayaklarıyla ezen ve bunun bile farkında olmayan bir çocukmuş, benim sevdiğim kız. Acıtıcı, yorucu… güzel her anıyı, geçmişi böyle ayağa düşürmenin ne manası vardıysa, bunu da yapanlara sormalı! Gereksiz kinlerle, cinnet nöbetleriyle uğraşamam ben. Hayat güzel; tren kaçtıysa, yarım bilemedin bir saat sonra bir başkası geçer. Onunla gideceğim, gitmem emredilen yere…


m.b. 13.03.2007 – 00.31

Pazartesi, Mart 05, 2007

Tahir’le Zühre Meselesi

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte
yani yürekte.

Meselâ bir barikatta dövüşerek
meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken
meselâ denerken damarlarında bir serumu
ölmek ayıp olur mu?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak
yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahir'i Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Nazım HİKMET