Çarşamba, Ocak 24, 2007

39 Yılda 2 Şiir

İsmail Cem'e birincilik kazandıran ilk şiiri

Bambaşka olur sabah sokaklar
Çöpçü vardır sokaklarda
Ve üşüyen ameleler.
Çöpçüler vardır sokaklarda;
Hepsi sıla hasreti çeker.
Türkü söylerler
Bıyık burup, çöp kokan elleriyle
Küfrederler.
Pislik ve ümit kokar sabahleyin sokaklar,
İnsanların yüzlerinde okunur iyilik.
Çöpçülerle ameleler vardır sokaklarda,
Yüreğime dokunur
İstanbul 1956


İkinci şiiri 'Veda'

Çok ileri bir tarihte
Çok yaşlı olarak
Sessizce ayrılmalıyım
Kimseye pek gözükmeden
Ve kimseyi rahatsız etmeden.

Masamın üzerinde
Dünden kalan işler
Tamamlanmamış yazılar
Okunmayı bekleyen kitaplar
Ve anılar ve umutlar.

Filleri kuyruğundan çekerek
Tepeleri aşırtmaktı görevim
Günler bitti filler tükenmedi
Ben elimden geleni yaptım
Gerisini siz tamamlayın.

Boşa geçmedi hayatım
Daha fazlası olabilirdi ama
'Buna da şükür' demeliyim
İşte sevgili dostlar
Ben böyle veda etmeliyim.
New York, 1995

Gerisini tamamlama sözüyle... Elveda hocam!.. m.b.

Perşembe, Ocak 11, 2007

'Yazmetmek'

Yüz, karşımdakinin gördüğü değil, görmek istediği, görmeyi tercih ettiğidir. Tıpkı, kız kardeşimin ona baktığımda gördüğü şirinlik gibi, yakın arkadaşlarımdan birinin, güven vericilik gibi hislerle görmeleridir. Tıpkı benim, şu an kendime bakarken aradığıma benzer bir arayıştır bu.

‘Göz pencereleri’nden içeri bir yoklama çekip, ne var ne yok bakmaya yelteniyorum: sonuç başarılı! Ufukta dolu dolu, yoğun şeyler var. Ama öncelik o gözlerin sahibi suratta! Bir defa insan var o gözlerde. Saçları, Rapunsel’in ‘Bonus Card’ reklamına çıkarılmış halini andırsa da, yakışıklı birisi, bu gözlere sahip olan. Geceleri kitap okumaktan yorgun ama bir o kadar da mutlu birisi var o gözlerde. Bu iki küçük pencere, uykusuz gecelerin vazgeçilmezi kahveyi andırıyorlar renkleriyle ayrıca. Her eğilişimde içeriye, bir kahvecinin kapısından geçerken duyduğum koku geliyor burnuma: taze kavrulan kahve çekirdeği… Bazense, bir karlı kayın ormanının arasında yürümeye benziyor kahverengi pencerelerden bakmak: yüksek gövdeli ağaçların gövdesini andıran bir renkte; yapraksız; altı bembeyaz karlarla kaplı… Gözlerinin altı, bu uykusuz geceler yüzünden çökmüşse de, hafif keş havası katmış; pek de fena olmamış. Hele kirpiklerini de hesaba katınca, bir Johnny Depp durumu oluşabiliyor. Kaşlarınsa katılmaması önemle rica olunur bu benzetmeye! O ne kalınlıktır kardeşim? otoban gibi mübarek… neyse ki bir ‘m’ kavisiyle bitişmemişler birbirleriyle. Aralarından ise her görünümüyle “Keşke tüm kayak pistleri, böyle güzel olsa!” dedirten bir burun var. Oldukça orantılı bu burun, aynı ülkede yaşadığımız ve aynı ırktan geldiğimiz insanlarınkine göre: ben öyle görüyorum yahut! O güzel kayak pistinin hemen altındaysa, fazla sık olmayan bir kara orman çıkıveriyor karşıma. Ara ara boşluklarla karşılaşsak da, soğuklarda işe yarıyor: soğuktan koruyor toprağı… arasındaysa, bir pembelik var: şu aralar havaların soğukluyla ve susuzlukla baş eden; iki de bir kuraklık yaşayıp, çatlaklara maruz kalan, sonunda da için için kanayan bir pembe toprak. Hemen altında güzel bir keçinin sakallı çenesi yer alıyor. Kemiği arada çıkıp otursa da güzel bir yapısı var bu kıllı çenenin de!

Açık renkli sarı bir toprak parçasıyla; tam ortasında bir krater gibi duran suçiçeği iziyle; orman içindeki bir dereyi andıran kaşı altındaki, çocukluktan kalma yarasıyla; saf beyazlığın içindeki, güzel kokulu Türk Kahvesi gözleriyle ve yarım yamalak büyümüş çalı tadındaki sakallarıyla aynada gülümseyen, kızan, somurtan, yorulup her şeyden vazgeçmeyi dileyecek kadar umutsuzlaşan, ama bir şarkıyla yeniden dönüp, arkadaşlarına umut dağıtmaya, eğlendirmeye çalışan, amatör oyunlarda iyi işler çıkaran mimikleriyle güzel iş gören bu çocuk ruhlu adamı güzelce ‘yazmedebildim’ sanırım!?

m.b. 18/12-24/12/06