Cumartesi, Eylül 16, 2006

Durgun Deniz

Hayatımın bir başka parçası daha var artık. Beni tamamlayan, benden fazlasını kendinde bulup benimle paylaşan bir parça o. Geceleri gözüme uyku sokturmayan, ama rahat rahat nefes almamı sağlayan bir katkısı var artık hayatımda o parçanın. Gözlerimin sürekli bir yerlerde arayıp durduğu, bu sıcak yaz günlerinde bile elimin sıcaklığına ihtiyaç duyduğu yeni parçamı yanıma istiyorum. Her an yanında olamamanın da verdiği can sıkıntısıyla sayfalar dolduruyorum.

Geceleri, “Belki son vapura binip bana sürpriz yapar” diye bekliyorum. Bahçe kapısının şangırtısı gelirse, bir umutla fırlıyorum yazdıklarımın başından. Ama boşuna bir heyecan olduğunu fark ediyorum, daha balkonun ucuna varmadan. “Ya bir ay sonra ne olacak?” diye sormadan da edemiyorum bazen. Bir ay, yani 30 gün var. Sonra sadece sanallaşan yüzyılın, yüzyıllaşan ilişkisi olacak diye korkuyorum. Kendimden veya ondan değil korkum: avcunu avcumda hissedememek. Kendime ihtiyaç duyduğumda alacağım Nefes’in bana yaklaşık 3000 km uzakta olması beni ürküten. Belki telefondaki sesinin kırıklığını gidermek için yanında olmak isteyip de olamamak. Yahut sevindiğinde yanında olup, gözlerindeki mutluluğu görememekten korkuyorum.

Denizin durgun olması, fırtınanın çıkmak üzere olduğunun habercisidir. Bir denizci en çok bu durgun, çarşaf gibi denizden korkar. Dalgalı, kıpır kıpır oynasa deniz, onun için daha iyidir. Gemisinde sallanmak, denizin güzel sarhoşluğunu kazandırır denizciye. Ama eğer bir kıpırtı yoksa…

Neyse ki, korkularımız bile ortak. Belki böyle atlatırız bizi bekleyen fırtınaları. Kavuşur ellerimiz birbirine nasılsa, her fırtınanın ardında. Çünkü her fırtına, her bekleyiş biter. Bir ay geçer ama, sonrasındaki 3 ayda biter nasılsa. Bizim kum saatimiz durmasında…

m.b. 09.08.06 – 01:06