Perşembe, Haziran 29, 2006

8.10 Vapuru

Sesinde ne var biliyor musun
Bir bahçenin ortası var
Mavi ipek kış çiçeği
Sigara içmek için
Üst kata çıkıyorsun

Sesinde ne var biliyor musun
Uykusuz Türkçe var
İşinden memnun değilsin
Bu kenti sevmiyorsun
Bir adam gazetesini katlar

Sesinde ne var biliyor musun
Eski öpüşler var
Banyonun buzlu camı
Birkaç gün görünmedin
Okul şarkıları var

Sesinde ne var biliyor musun
Ev dağınıklığı var
İkide bir elini başına götürüp
Rüzgarda dağılan yalnızlığını
Düzeltiyorsun.

Sesinde ne var biliyor musun
Söyleyemediğin sözcükler var
Küçücük şeyler belki
Ama günün bu saatinde
Anıt gibi dururlar

Sesinde ne var biliyor musun
Söylenmemiş sözcükler var

CEMAL SÜREYA

Cuma, Haziran 23, 2006

İşte Tam Bu Saatlerinde

İşte tam bu saatlerde bir yara gibidir su
Yeni deşilmiş uçlarına sokakların, küçük uçlarında.
Senin o güneş sarnıcı gözlerin
Ölüm yası içindeki bir evde
Olmaması gereken bir şey gibi, kırılan bir ayna gibi.
Bu saatlerde.
Çarmıhını yanından eksik etmeyen bir İsa gibi
Merdiven taşıyan bir adam görüyoruz
Bu adamı ne kadar çok seviyorum, bu kuşu ne kadar
Sen ne seviyorsun sen zaten sevince
Alnınla ayıklarsın yeryüzünü,
Çardaklar binaların ağızlarında
Aşar gider kendi sınırlarını
Köpekler gizli bir dağı havlar.

Bunlar iyidir diyorum bunlar senden haberli,
Yoksa nereden bilecekler
Korbon sınırlarında yaşayan balıklar
Kovadan sızan hicret gününü,
Peygamberin parmaklarına asıp paltolarını
Nasıl girecekler tanrı evine
Mucizesever müslümanlar,
Ve On Binlerin Dönüşü sırasında
Grek keçilerinin çiftleştiği
Dağ yolları neyle donacak?

Yine de sevişirken
Kullandığımız her kelime
Hırsızın devirdiği eşya.

Minibüsleri morarmış sokaklar
Buğdayın parayla değişildiği
Paranın ekmekle değişildiği
Ekmeğin tütünle değişildiği
Tütünün acıyla değişildiği
Ve artık hiçbir şeyle değişilmediği acının.
O sokaklarda.
Saatler yağmuru gösteriyor,
Bugün bu küçük salı günü
Her şeyi eksik İstanbul'un, tepedekilerden başka
Yalnız Galata
Galata
Gecenin bodrumlarında beslediği
O tükenmez paslanmaz tutkusu
Bir ağız mızıkası halinde
Denize yediriyor yavaş yavaş

CEMAL SÜREYA

Pazartesi, Haziran 19, 2006

Buluşmalar Üzerine

3 yıllık, saçma bir ayrılıktan sonra tekrar buluşan iki sevgili gibiyiz şimdi. Ruhun bedenle, tenin tenle veya müziğin kulakla buluşmasında olduğu gibi bir his var her ikimizde de. Hissedebiliyorum.

Kapıyı çaldığında başladı sanki: karnımdaki son lokma değildi yer değiştiren. Onun boşluğunu doldurmaya çalışan tüm organlarımdı hareket edenler. Yeniden gelene yer açma çabasındaydılar. Kıpırtılar oldukça tehlikeliydi de: sarsıyordu beni derinden. Hislerim ‘gidip kapıyı açsana’ derken, beynim ‘dur yapma!’ noktasındaki ısrarında kararlıydı. Ayaklarım uyuştu sanki o an: bileklerimden sonrası yok oldu. Ama vücudum… dinmez bir fırtınaya kapılmışça ilerleme hevesinde.

Şu anda durduğum nokta da bile kapıdaki şıngırtıyı duymak mümkün. Gitmedi; o da beni bekliyor. Ama gidebilecek miyim, bilmiyorum. Yani, aslında gitmem lazım, biliyorum. Ama gidemiyorum işte. Bir şeylere bağlanmış gibiyim: görünmez halatlar duruyor ilerleyişime karşı. Kulağımdaki orkestra Bach’ın Air’ini çalıyor; ne yapacağımı bilemediğimde duyar gibi olduğum melodi bu: tanıyorum. Ama sonuçta kapıdakinin de fazla beklemeyeceği aşikâr. Bir şeyler yapmam lazım. Aaaah, kararsızlık! Sinir bozucu şey.

Çocukluğumdan gelen bir şey: bir ayakkabı mı alacağım. İki tane seçenek vardır hep ve ben ikisi arasında kalıp, hangisinin beni taşıyacağına bir türlü karar veremem. İkisi de sanki ‘beni al’ der gibilerdir. Sonunda birisini seçerim ve dükkanın kapısından çıktıktan sonra, hatta eve varıp, evde o yeni ayakkabıları giyene kadar “Keşke ötekini alsaydım yaa!” diye üzülmüşümdür. Sanırım biraz daha bekletirsem, kapıdaki için de aynı dileklere boğulacağım. Geliyorum o zaman yüreğim: bekle. Direnen ayaklarım olmasa da, vücudumu tutan halatlar kopmasa da gelip seni alacağım o kapı önünden. Yerine gelme vakti gelmişti.

19.06.06 m.b.

Pazar, Haziran 18, 2006

Tutankamon'un İzinde

Tutankamon İstanbul’da!!! Evet, yanlış duymadınız. Adamcağız, taaa Mısır’daki mezarından kalktı ve ziyarete bize geldi. Fakat büyük lider Tutankamon’da bir değişiklik vardı. Ellerinde, gömülürken tuttuğu altın çubuklarının yerine, organik enginarlar vardı! Evet, Tutankamon, dönemindeki zenginliğinden çok şey kaybetmiş gibiydi. Sanırız Kahire’nin hızlı gece hayatına dalan Tutankamon, altın çubuklarını para uğruna sattı diye düşündük. Fakat aldığımız cevap çok düşündürücüydü! İşte, büyük lider, efsane isim Tutankamon’la İstanbul ve özel hayatı üzerine yaptığımız ilginç röportaj:

- Sayın Tutankamon Bey; öncelikle ülkemize hoş geldiniz, şeref getirdiniz. Efendim hayırdır? Hangi çöl rüzgarı attı sizi bu taraflara?

- Vallahi canım… uzun zaman olmuştu, bir gezeyim dedim. Hep aynı yerler, hep aynı şeyler. Kahire biraz küçük tabii; İstanbul kadar da modern değil. Gene de tercihim Monaco olsa da, bu sefer değişiklik olsun istedim ve bu yüzden İstanbul’u tercih ettim. Ayrıca çok bahsi geçti bizim oralarda İstanbul’un. Bir bakayım dedim, bizim Teb’den (Thebes) ne farkı varmış. Yani, merak aslında…

- Peki nasıl buldunuz efendim ülkemizi? Beğendiniz mi? Sizce en güzel yemeğimiz hangisi? En çok nereye hayran kaldınız İstanbul’da?

- Gerçeği söylemek gerekirse, İstanbul’u cidden güzel yapmışsınız. Bizim piramitlerden daha güzel binalarınız var. Ama çok kalabalıksınız yav. İç içe, dış dışa… Gecekondular bir yanda,gökdelenler bir yanda. Ayrıca trafik de çok büyük bir problem. Bazen eski günleri özlemiyor değilim: hangi ülkeye gitsem bu trafik! Adama “Keşke at arabamla Teb’den vursam yola” diye iç geçirtiyor. Bir de ıkış tıkış… zor yaşıyorsunuz siz. Neyse, tabii sizin bileceğiniz iş ama… yemeklerinize gelince: bence hepsi çok güzel. Biraz yağlılar, benim gibi bir yaşlıya fazla zararlılar ama doktorların yasağını delip gene de yedim.

- Doktor?

- Tabii evladım. Kolesterol var bende. Hiper-tansiyonum da bayağı fena. Ayrıca kemiklerimde bir kireçlenme var fakat doktorlar neden olduğunu bir türlü çözemediler.
Neyse ben yemeklere geleyim tekrar. Dolmanız çok güzel. Sonra kebaplar, dürümler, baklavalar… Rakıya ve Türk kahvesine de bayıldım. Keşke biz bulsaydık demeden de kendimi alamadım bu rakı konusunda.

- Anlıyorum. Afiyet olsun tabii sayın Kamon. Efendim, sizi de fazla yormayalım madem bu kadar gezdiniz. Efendim ayıptır sorması fakat, izleyicilerimiz merak etmesin diye sormak zorundayım: Nedir o ellerinizdeki? Biz altından çubuklarınızı bilirdik. Bu yeni bir moda falan mı? Ya da bu aralar gittikçe artan bir trend olan organik beslenmenin bir tanıtımı mı? Hani, ‘Organik-Tutan’ hesabı bir reklam mı yapıyorsunuz? Yapıyorsanız, ne kadar kazanıyorsunuz? Yoksa, mali kriz içinde olduğunuz ve tapınağınız da dahil tüm var varlığınızı sattığınız doğru mu?

- Yok yav. Saçmalamayın efendim. Sadece gereklilik. Ayrıca benim maddi durumum hala iyi maşallah. Zamanında iyi kazandık biz. Öyle iki-üç geceyle bitmez. Elimdekilerin hikayesine gelince: bugün Sultanahmet civarında geziyordum. Bir anda birisi belirdi yanımda ve alıverdi elimden çubuklarımı. Ben de ne yapayım, bunları buldum alabilecek. Ne yapayım; çaldılar çubuklarımla beraber boynumdaki altın kesemi de!

- Nasıl yani, kapkaça mı uğradınız?

- Evet, siz böyle diyorsunuz. Yardım istedim etraftakilerden ama çok alışkanlık yapmış sizde, kimse dönüp bakmadı… ayıpladım doğrusu. Adamlar çaldı kaçtı. Yaşlı mıdır, yorgun mudur, turist midir dinlemiyorlar ki bu şerefsizler. Hayır, kralı var firavunu var efendim! Yapılmaz ki canım öyle her önüne gelene! Türkiye’ye bu sebepten ötürü kızgınım. Yani, ülkenize çok ünlü bir firavun geliyor, geziyor, ülkenizi dolar manyağı yapıyor, siz ona bir sahip çıkamıyorsunuz. Ayıptır, günahtır!!!

- Anlıyorum efendim. Kusurumuza bakmayın vallahi. Biz kendimizi de koruyamıyoruz o kapkaççı arkadaşlardan. Artık geçmiş olsun. Ben size biraz para vereyim, dönmenizi için mezarınıza? Olmaz mı? Ne kadar lazımdı?

- Vallahi canım, sen at ortaya bir 1500$. Artık yetineceğiz.

- Hı??? A tabii peki. Buyrun efendim. Yine bekleriz sayın Tutankamon beyefendi. Yemeğe de gelin.

- Tabii canım, oldu! Baaaaaay!!!

m.b. 16.06.06