Pazar, Nisan 23, 2006

Manifesto -2: Bilin ki, zirveye ‘zor’ çıkarsınız!

Bugün, 23 Nisan 2006. Cumhuriyet’imizin kuruluşundan önce atılan en önemli adım olan ve bir milletimizin paramparça edilme çabalarına karşı yapılan Kurtuluş Savaşımızın en büyük destekçisi olan Mebusan Meclisi’nin kuruluşunun 86’ıncı yıldönümü. Bir milletin kaderini ancak gene kendisinin verebileceği inancıyla kurulan Meclis, savaşı kazanmış, emperyalist güçlerin emellerini durdurmuştur. Gerici kafaları yok etmiş, aydınlık, ilerici bir Türkiye toplumu yaratma çabasına girmiştir. Bu bayramı da çocuklara adayan Mustafa Kemal ve Cumhuriyetimizin kurucuları, bu meclisin ve cumhuriyetin asla yıkılmayacağından emindiler.

Fakat ne oldu bugün? Meclisi ve ülke yönetimini haksız bir şekilde ele geçiren AKP hükümeti, 23 Nisanlarda gelenek haline gelen, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Meclis Başkanı gibi üst düzeydeki yöneticilerin koltuğuna bir çocuğu oturttuğu ve ondan gelecekle ilgili beklentilerini aldığı bir şirinliği, kendi amaçlarına alet etti. Meclis Başkanı, Bülent Arınç’ın koltuğuna oturan imam-hatipli çocuğumuz, büyüklerinin söylemekte çekindiği, korktuğu şeyleri söyleyiverdi. “Bilin ki, zirveye çıkacağız!”

Tabii haklı: ona bu fırsatı sağlayanlar, onu yetiştirenler anlatmamıştır ona, o koltukta oturmasını borçlu olduğu adamın kim olduğunu, aydın görüşlerini. Geri kafalı amcaları, teyzeleri örümcek ağı dolu kafalarıyla doldurmuşlardır çocukcağızın körpe düşüncelerini. İrticai fikirleriyle bu vatan evladını koparmaya yeminliler çünkü. Bizi parçalamaya, geri götürmeye, bilimin ışığı yerine, cehaletin karanlığına çekmeye yeminliler. Ama unutmamalılar ki, bu istekleri hiçbir zaman gerçekleşemez. Türkiye’yi, Türkiyeli halkı bir daha asla o günlere geri götüremezler. Zirveye tırmanabilirler, fakat asla o zirvede kalamazlar çünkü zirveye yetecek ne güçleri olur, ne de Türkiye halkı buna izin verir.
Ondan sevgili küçük çocuğum: boşuna kafanı zirve takıntısıyla doldurma. Onun yerine git, çocukluğunun zevkini çıkar, kitabını oku, gerçekleri öğrenebileceğin insanları dinle ve örümceklerden uzak dur, insanlarına nasıl daha faydalı olursun buna kafanı yor. Boş hayallerinin peşinden koşan AKP’li ve diğer çevrelerden gelen amcalarının peşinden ayrıl. Mustafa Kemal Atatürk’ün sana hediye ve emanet ettiği Cumhuriyetini yaşa.
Amcaları: sizde bırakın bu boş hayallerinizi! Atatürk’ün, gericiliğe karşı başlattığı, laiklik ve demokrasi temeline dayalı savaşımız asla bitmeyecektir. Kıllı elleriniz çekin geleceğimizin üstünden!

23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun!

Cuma, Nisan 21, 2006

Manifesto - 1

Karışmış buralar, nedeni bilinmez bir şekilde. Ülkede, genel bir otorite eksikliği var. Anadolu halkı, güdülmedikçe yaşamayı unutmuştur ya hani, yüzyıllardan beri… şimdi yine başı boş kaldı. Bazıları hariç tabii: güney-doğudaki yeni komşumuz ABD, içimize girip, bizi bizden ayırmaya yeminli gibi saldırıyor, kendi planlarına uygun olarak. Yüzyıllardır beraber yaşadığımız, aynı toprağı, aynı ekmeği, aynı suyu paylaştığımız komşumuzu, arkadaşımızı bize düşman etmeye çabalıyor. Başımızda olup da, varlığını sadece kendi amaçları için kullananlar ise, hiçbir şey yokmuş gibi susuyor, olanları izliyor. Yapmayı bildiği tek şey, Türkiye Cumhuriyeti’nin kolayca yıkıp geçemeyeceğini, yok etmeden gerici emellerine ulaşamayacağını anladığı ordusu ile hukuk sistemini karşı karşıya getirip, çetin bir kavgaya tutuşturmak ve olanlardan tek galip çıkmayı beklemek olan malum insanlar, şeriatçı isteklerini uygulamak için, bir kurt misali pusuya yatmış, Cumhuriyetimize saldırıyorlar. Türkiye’de neler olduğu umurlarında bile değil. Medyanın -büyük bir bölümünün- da sağladığı gerçek haberlere ulaşılamaması şemsiyesi sayesinde, ülke toz pembe bir haldeymiş gibi yönetenler, aslında ne kadar batağa girdiğimizi ve o bataktan nasıl da yararlanmaya çalıştıklarını çok iyi saklıyorlar.
Güdülmeden yaşayamayan halkımız ise sessiz; sanki öldürülenler, birbirini öldürenler kendi vatandaşları değil. Yahut yok edilmeye çalışılan Cumhuriyet, bizlere Atatürk tarafından emanet edilen Cumhuriyet değil. Ruhlarımızın üstünde bir ölü toprağı var sanki. Kulaklarımızda başka bir şarkı çalınıyor medya tarafından. Gençliğin, özellikle de üniversite gençliğinin sessizliği çok şaşırtıcı! Ülkede siyaseti konuşmak suç olmuş 80’den beri: halbuki o siyasiler, bizi yöneten ve bugünkü hale gelmemize sebep olanların da ta kendileri.

Sessizliğe devam mı edeceğiz peki? Sadece Güneydoğu’da değil, Türkiye’nin her yerinde giderek artan şiddet eğilimlerine, okullardaki ‘Polat’lara, Batı’nın yeni adıyla globalizmine ve yahut hepimizin bilip de bilmezden geldiği sömürgeciliğine, ayrılıkçı seslere, en modern şehrimiz İstanbul’da göz göre göre zehirlenmemize, özgürlüklerimizi elimizden alanlara, her şekilde irticai faaliyetlerle düzeni yıkmaya çalışanlara, dostu dosta düşürenlere karşı gene de sesimiz çıkmayacak mı? 2 gün sonraki 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı böyle sessiz mi geçireceğiz? Cumhuriyetimizin elden gidişine seyirci mi kalacağız?

Pazartesi, Nisan 17, 2006

50

Küçük bir armağan verdi, gizli bir el. Daha nereden, nasıl geldiğini anlayamadan, buluverdim önümde onları. Bana aittiler; tanıyordum. Kağıda dökülmüşlerdi; sürekli deklanşörde olan elimin birer ürünü olan fotoğraflarımın yanında, beyaz, yepyeni sayfalara dolmuşlardı.
Mutlu oldum, çünkü kendime bakıyordum sanki: bir aynaydı her bir kelime. Beni, bana, benden gösterdiler. Başkalarının kimliklerine soktular; o kimlikleri yaşattılar. Turgut ettiler, şizofren ettiler ve en çok aşık ettiler. Bazen alkolik ettiler, bazen sigara tiryakisi biri. Sonuçta hepsi giyildi ve sadece giyilip kalmadı: yaşandı.
Yaşanmasını, bazı insanlar sağladı tabii. Tıpkı o armağanı veren el gibi, bir anda beni gösterip "İşte sen aslında 'bu'sun. Ve daha iyi şeyler yapabilirsin. Yapmalısın!"
Yaptım, elimden geldiğince. Yapmaya devam ediyorum. Fotoğraf çekiyorum, bakıyorum ve görmeye çalışıyorum. Okuyorum, yazıyorum, yine okuyorum. Geziyorum, insanlar görüp gözlemliyorum. İnsanlar tanıyorum, yeni yeni şeylerle karşılaşıyorum. Müzikler tanıyorum, her yerden gelen, her yere gidebilen...
Arada kaybediyorum bazılarında kendimi, tekrar bulup çıkarmak zaman alıyor. Ama her kayboluştan biraz daha yüklü, biraz daha hoşgörülü çıkıyorum.
Az kaldı. Şimdi 50'den devam vaktidir.
Yazıların devam vaktidir. Bahara selam ola.