Pazar, Şubat 26, 2006

Olmasa diye dua ettiğimiz, fakat olmasını asla engelleyemeyeceğimiz doğa kanunundan etkilendik gene. Fakat insan ancak yakınındaki birisini kaybedince hatırlıyor ölümün acısını. Eskide kalanları şimdi fark ediyor, çünkü değerlerini ancak o zaman düşünebiliyor.

Başın sağ olsun İlksen Mavituna!

Cuma, Şubat 24, 2006

Giderayak

Handan,hamamdan geçtik
Gün ışığındaki hissemize razıydık
Saadetinden geçtik
Ümidine razıydık
Hiçbirini bulamadık
Kendimize hüzünler icadettik
Avunamadık
Yoksa biz...
Biz bu dünyadan değil miydik?

Orhan Veli Kanık

Salı, Şubat 14, 2006

Sevmek İçin Geç Ölmek İçin Erken

akşamın acı su karanlığı içinden
soğuk kadife teması yalnızlığın
şuh bir kahkaha balkonun birinden
gizli işareti midir bir başlangıcın

sevmek için geç ölmek için erken

başbaşa çay elele yürümek derken
boğaz vapurları mı iskele sancak
telefonda kaybolmak sesini beklerken
insan insanı yeniler doğrudur ancak

sevmek için geç ölmek için erken

içimdeki gökkuşağı besbelli neden
bulutların içinden kuşlar yağıyor
bir şiire başlarsın birini bitirmeden
hiç kimse gözlerine inanamıyor

sevmek için geç ölmek için erken


sevmek sevildiğini bile farketmeden
yaklaştıkça ölüm soğuk bir yağmur gibi
sevmek zehir zemberek ve yürekten
gecikerek de olsa vuruşur gibi

sevmek için geç ölmek için erken

Atilla İlhan

Pazartesi, Şubat 06, 2006

İstanbul'da Aşka Rastlamak

Kasım’ın birinci günüydü onları gördüğümde. İstanbul havası, Kasım’la beraber başlamıştı değişmeye. Kışı andıran bir soğukta, ne işim vardı ise, ben de oradaydım. Aşığı olduğum, güzel İstanbul’u gözetleme kulemde, bir anda onlarla karşılaştım. Güzel bir koku vardı, yeni demlenen çayın kokusundan rahatça ayırabildiğim ve hâlâ unutmamış olduğum için sevindiğim… 2 kuvvetteki karayel, Beylerbeyi tarafından sokulan bu kokuya engel olamadı. Belki, evinde temizlik yapan kadın da, fırına kürekle kızarması için pide süren işçi ve diğer Çengelköylüler de almışlardı bu kokuyu. Aşk ciğerlerimi dolduruyordu. Gözlerim ise, kokunun sahiplerini arıyordu.

Buldum ve sevindim. Kasım’ın birinci günü, soğuk bir havada, iki ateşli aşık, Çınar’ın altından, sahile doğru geldiler. Attıkları her adımı uzatmalarını diledim. Uzun zamandır görmemiştim, görememiştim onları. Ama şimdi onlar kendi ayaklarıyla geliyorlardı. Yanlış anlamayın; onları tanımıyorum. Onlar bu gezegendeki, şanslılardandı ve ben bu şanslılardan birini bile uzun zamandır göremiyordum. Soyları tükendiği söylenen, aşikus-sevgilikus türü bu canlılar, biz homo-sapienlerin arasında dolaşmaz olmuşlardı. Eski tarih kitaplarından biri olan, Romeo ve Juliet’te görülmüşlerdi en son. Ferhat ile Şirin ve diğerleri de bu toprakta anlatılanlardı.

Tükenmişlerdi, çünkü insanların sevgisi azalmıştı artık. Acımasız bir yaratık olmuştu insan ve her seveni öldürüyordu. Ama bunlar kurtulmuştu demek. Ne sevindirici bir şey.

Sarı saçları vardı erkeğin. Kızınkilerse siyah; kömür gibi. Elleri bir aradaydı. Gözleri ufukta ve parçalı bulutların arasından batmakta olan güneşin kızıllığında. Saçları karışmış birbirlerininkine. Önden vuran ışık, onları farklı gösteriyordu gözüme. Sanki, biraz sonra kanatlanıp, gidivereceklerdi buralardan. Resme sonradan oturtulmuş iki melek gibiydi onlar.

Aşıklar, Çengelköy’ün en güzel yerinde, aşkların şehri İstanbul’a bakıyorlardı ve konuşuyorlardı aralarında. Belki Kasım’da erkenden soğumaya başlayan havalar yüzünden, artık daha az buluşabileceklerini, belki de sadece şu anlarının güzelliğini…

Birkaç dakika sonra ayrıldılar sahilden, daha fazla dikkat çekmemek, sevgilerini kaybetmemek için. Aranıyorlardı büyük bir ihtimalle, sevgisiz homo-sapienlerce. Birbirleriyle paylaştıkları kalpleri vardı onları. Hızlıca yürümeye başladılar Çınar’dan yukarı, caddeye doğru. Çayımdan son yudumu aldım, cebimden çıkan ilk parayı koydum masanın üstüne ve fırladım peşlerinden. Yukarıya, tepeye doğru çıkıyorlardı. Arkalarından giderken bile, hissediyordum bambaşka bir duyguyu. Ellerinin sıcağını, kalplerinin birbiri için atışını, kanın damarlarındaki hızlı akışını…hepsini hissediyordum ve şükrediyordum: bana böyle bir şansı verdiği için Tanrı’ya. Onlar gibi olamasam da, onları bulmak tarif edilmez bir deneyimdi.

Tepeye vardılar sonunda ve yamacın önünde durdular. Güneş, son ışıklarını topluyordu İstanbul’un sokaklarından. Kız kafasını çocuğun omzuna dayadı, ellerini sol kolundan geçirdi ve ben o arada deklanşöre basıp, yakaladım o anı:

Sonra bir ışık doğdu üstlerine ve kanatları çıkıverdi sırtlarından. Kayboldular güneşle beraber. Aşklarını yaşamak için, bambaşka bir gezegene yol aldılar. Geride kızdan kalan bir tüy tanesi vardı. O gün bugündür, o tüyü verecek bir aşikus-sevgilikus arıyorum. Bulacağıma inancım tam…