Pazartesi, Ekim 31, 2005

Oyunlar Yeni Başlıyor

Kahverengi bir pardesü. Hava soğuk. Kar yağdı yağacak; şimşekler çakmakta. Kara bulutlar tepede. Şehrin sokakları renk değiştiriyor. Kar yağmadan önce renkleri hep değişir zaten. Farklı bir sarı renk kapladı apartmanları, insanları, arabaları, sokak lambalarını… saçlarına ne çok benzemekteler şu halleriyle. Sanki her biri bir başka ‘sen’ oldu. Bense yokum o sokakta. Şehrin herhangi bir başka sokağında kaybolmuşum. Rüzgar sert; kılıcıyla yarıp geçiyor sokağı. Senin yüzüne vuruyor; benim içim acıyor.
Yaz gelmek bilmiyor bize. Kışlarda kalmışız hep. Soğuk, kalın… Çiçeksizliğin mevsimi ne de olsa. Ne bekleyebilir ki insan? Yazılar var; mektuplar, şarkılar… Hüzünlü çoğu şarkıların. Yazdan kalan dans şarkıları yok artık bizde. Neruda’nın şiirleri var sende; ben kapında bekleyen Nazım. Bağıra bağıra şarkımı söylüyorum; arada bir yunan dostumdan öğrendiğim sirtakiye niyetlenip dans ediyorum. Sen bakmıyorsun; Madame Bovary mübarek, beğenmiyor bizi… ‘Tövbe tövbe’ edip devamda ben. Sen kapatıyorsun camını, perdeleri çekip, ışığı söndürüyorsun. İçerde ben yokum, biliyorum bunu. Fakat bir başkası var mı? bilemem!
Kahverengi pardesü ıslak artık. Kar eriyor düşer düşmez üstüme. Sıcaklık var, nereden geldiği bilinmez. Ay dede bir an gözüküyor; göz kırpıyor bana. ‘Senin Madame seni bekliyor. Koş!’ diyor. İçeri giriyorum. Üç kat var önümde. Üç koca merdiven üzerine sıralanmış, birkaç yüz basamak ordusu bana bakıyor; sinsi. Geçirmeyecekmiş gibi bir hava veriyorlar. Yukarıda sen; yüzü rüzgardan yaralı, içi beni bekler. Aşağıda ben; sensizlikle kavga etmiş, kazanıp galibiyet hediyesine, sana varmaya çabalayan. Kim bilirmiş, oyun yeni başlıyor aslında…

Cumartesi, Ekim 29, 2005

Aleksi'den Sevdiğine

Seni uzun zamandır ihmal ettim sevgilim. Özür dilerim; affet beni. Kafam bu aralar çok yoğundu. İşim başımı aştı; yorgunluktan bacaklarımı kontrol edemez oldum, inanır mısın? Onlara güvenmek zorundayım, herhangi bir yere giderken. Onlar taşıyor beni; oradan oraya. Sanki gittiğim ve gideceğim her yeri biliyorlar. Rüzgarla savrulan şu sonbahar yaprakları var ya hani -senin sevdiğin sarı renktekiler- onlara döndüm inanmazsın.
Bir de her şeye tuz biber eken olaylar oluyor tabii ki arada; olmazsa olmaz zaten bilirsin. Hiçbir şey tek başına gelmez; önüne arkasına mutlaka bir eklenti koyar. Güzel bir haber mi aldım; hemen ardından, sinir bozucu bir başkası peydahlanmazsa olmaz. Rahat bırakmayanlar bu kez, en fazla güvendiklerim. Arkamı sağlama aldığımı zannederken şu savaşan dünyada, yanıldığımı gösterdi birisi daha. Kendi işine düştü, sırtımı boş bıraktı. Nereden geldiğini bilemediğimiz ve hiçbir zaman da bilemeyeceğimiz o oklardan birisi, girdi sırtımdan; önce kaburgalarımı kırdı. Sonra akciğerim patladı bir anda. İçi anında boşaldı, patlamış bir balon gibi. Nefes alamaz oldum. Sırtımdaki koca delikten anında çıkıyordu ağzımdan giren hava. Durmadı fakat hain ok; devam etti tahrip etmeye içimi. Bir an baktım önüme ki, fırlayıp çıktı içimden, önünde kalbimle birlikte. Ucunda sen vardın, gördüm. Tutamadım fakat oku; uzattığım elimi de deldi namussuz! Zaten şu ara, hiçbir şey tutamaz oldu ellerim. Seni kavrayamadıktan, belinden yakalayıp kendime çekemedikten ve doyasıya dokunamamaktan, işlevini kaybetti ellerim. Şimdi bir sigarayı ağzıma koyup, kibriti yakmama yarıyorlar.
Kalın belini özledim; kolumla tam olarak sardığım, vücudunun denge merkezine hasretim. Göremiyorum fakat seni. Tesellim şarkılar oldu. Bazen geçiyor adın içlerinde; bir fena oluyorum. Okuduğum kitapta da, çevirmen çokça kullanmış adını. Saydım; tam 26 kez, 147’inci sayfaya kadar. Bizim özlemimiz böyle giderilir zaten. Sen orada, ben burada… telefona her gittiğinde elim, ‘arasam’ diyorum. Sonra ‘olmaz’ deyip, vazgeçiyorum.
Ellerine ihtiyacım var. Yanağıma konan ellerine muhtacım. Belki de şefkat aradığım; fakat senden gelecek olan, benim istediğim. ‘Şefkat’i görüyorum gittiğim her yerde. İstanbul, şefkat kaynamakta bu ara zaten. Çevremde; yaramı görenler “Ay canıııım, ne oldu öyleeee???” diye diye bir hal oluyorlar. Kollarını açıp, sarıyorlar bedenlerini bana. Hepsi de soğuk, hepsi de kirli. Sen kokmamak da hiçbir tanesi.
Az kaldı biliyorum gelmene. Bekliyorum sevgilim. Elimde sigaramla kalemim, sırtımda delik, kafamda boş konuşma baloncuğum. Kulağımda sen, okuduğum kitapta sen. gökyüzünde sen. Aya yansıyan kadın siluetinde yine sen.

Salı, Ekim 18, 2005

Kalbimde Parmak İzin Var

Güzel başlayan bir güne daha hoş geldin. Sabaha, güne merhaba demeyi unuttun fakat. Hemen, hemen söyle gerekenleri… geçirdiğin her saniye boşuna, bunları söylemeden. Yatağının diğer tarafında yatanı da öp. Onu uyandırmaktan korkma. O senin böyle bir şey yapmanı her dakika bekliyor (sanırım seninki birazcık manyak). Şimdi git tuvalete de, elini yüzünü topla; ben seni bekliyorum burada. Çabuk ol ama; fazla zamanın yok. Bu işi bir an önce bitireceğine söz vermiştin. Hadi hadi… elini çabuk tut.

Şarjör tamam mı? Dolu değil mi? Benim ellerimle temizlediğim kurşunların olduğu şarjör o, değil mi yoksa? Olacak iş değil; sana o kadar da söyledim: kirli bir kurşunla öldürürsen, sonra iltihap kapar kurşun yaram diye ama… nerede sende bunu anlayacak beyin. Elini çabuk tut diyorum sana. Çengelköy ahalisi uyanmadan halletmeliyiz şu işi. Öğle namazına yetişeyim de, akşama kavuşayım. Hem komşularıma da zor olmasın; bir gün içinde, benimle ilgili her şeyi halletsinler. Dur bakayım; helvamın malzemelerini tezgahın üstüne koydun değil mi? Heh, aferin. Tamam ben hazırım. Başlayalım. Bas şu CD’nin play düğmesine de, havamızı bulalım. Sigaramı da ver bakayım ağzıma. Şöyle bol bol çekeyim içime de, stokları dolduralım.

Şu penceredeki vapurda kaybolsun, başla. Ne? Durdu mu? Ah tabii ya. 7.15 vapuru bu. Tamam, bekle biraz. Az sonra gider. Mektupları sahiplerine iletmeyi unutmazsın değil mi? Hepsinin üzerinde adres var. Unutma: hepsine kendi ellerinle vereceksin. Sonra okuma anlarını ve sonrasını beynine kazı. Hepsini gelip bana anlatırsın. Özellikle o iki pembe zarfın sahiplerini iyi takip et; hiçbir ayrıntıyı kaçırma. Onlar çok önemli; anlatmıştım.

Gidiyor mu? Tamam o zaman. Hadi durma. Tam söylediğim gibi: şarkının en hızlı noktasında… şarkıcı “Kalbimde parmak izin var” dediği anda basıyorsun tetiğe. O sözlere karışmam lazım. Cesedimin üstüne de gazete örtme: o sözler yeter. Bitirince işini, açık bırak. Şarkı tekrar tekrar dönsün; sıkılmam ben. Hadi, elveda sana da. Sağ ol bu görevi kabul ettiğin için tekrar. Yatağındakine de selam söyle. Gözleri çok güzel: değerlerini bil her ikisinin de. Ben de onlara benzer bir çift görmüştüm bir zaman. Ama öyle derinlerdi ki, kaybolmuştum içlerinde.

Kabul et beni de Tanrım, geliyorum yanına; rakımla, sigaramla, şarkımla. Yüreğimdeki izle.

Aynı anda beş farklı ses yankılandı Çengelköy’de.

Bir silah patlaması: bam…
bir vapur düdüğü: dırıııııt…

bir kadının esnemesi: uaaaaaaaahh…

bir martının acı çığlığı: gaaaaaaak…

bir şarkıcının güzel ve hüzün dolu sesi: kalbimde parmak izin var…

Cumartesi, Ekim 15, 2005

Johann Wolfgang Von Goethe
Genç Werther'in Acıları


Sayfa 98,satır 23-28

" Bunun yanında, düşüncelerime ve bilgime değer veriyor ama, duygularımı umursamıyor. Halbuki bana gurur veren tek şey bunlar. Her şeyin kaynağı bütün gücü ve kuvveti, bütün sevinç ve acıları veren kalptir. Benim bildiklerimi herkes bilir ama, bu kalp yalnız benimdir."

Yazık oldu bizim Werther'e... Bir Lotte uğruna, anlaşılmamasını da bir yana koyup, terk etti yaşamı. Halbuki, bu kadın gibi bulmalıydı kendi sahilini; geceliğini saran rüzgarı duymalıydı. Tuz kokusu çekmeliydi denize. Palmiyelerin hışırtısı ninnisi olmalıydı.

Hoşça Kalın

Ellerim buz kesti gene. Ayaklarım da donuyor sanki. Soğuk işledi iyice içime. Küçük barakam, her yerinden buyur ediyor rüzgara. Dışarısı daha mı sıcak bilmem! Acaba dışarı çıkıp ısınsam mı? Bir şişe kanyağım olsaydı şimdi keşke! Kendince yandığını zanneden sobam, öksürüyor arada. Külleri her öksürüşte fırlıyor dışarı. Saçım başım hem is kokuyor, hem küllerle dolu. Pisim. Üstümde yılların kiriyle yüklü paltom, cebimde yerli ve ucuz sigaram, altımda dizleri yamalanmış pantolonum. Ne mutlu bana… bedenim sadece maddevî kirlerle örtülü. Kokum sadece kötü. Benden kaçanlardan çok daha temiz halbuki içim. Yazılarım, tüm okuyucularımın içlerini temizleyebilecek güçte. Görüntümü ve kokumu bilmedikleri için de, rahatça hatm’ediyorlar her birini. Seviyorlar beni; görmeden, duymadan. Yazdıklarım onlara nasıl yetiyor, bunu anlamak da zor yav.

Aşkları, yakın çağda yaşananlar gibi anlatıyorum. Genç Werther’in ve onun gibilerin çektiği acılar, nedense hoş geliyor bizimkilere. Klasik romantizmden etkileniyorlar; sanırım şu eski Türk filmleri yüzünden. Hikayenin sonunda, tüm kahramanları acımasızca öldürüyorum; onlar üzülüp ağlıyor. Halbuki ben, içimde yatan duygularımı yansıtıyorum sadece. Öldüremediğim insanları romana sokuyorum, acılar çektiriyorum, aşıkları kavuşturmuyor, onları ayıran kötü adam oluyorum. Sonunda hepimiz ölüyoruz ama… ne ben o günahla yaşıyorum, ne de onlar birbirlerine kavuşabiliyor. Ne güzel değil mi? Öcümü almak için güzel bir yöntem… hayatı hafife alabilmemi de sağlayan birkaç etkenden birisi.

Yazınca kendini bulan ben, şu küçük kulübeden, tüm dünyaya uzandığımı; aynı anda Hawaii’de, sahilde, denizin içindeki masalarda yemek yiyorum; Küba’da puromu tüttürüyorum; Mardin’deki taş evlerde 3 karım ve sayısını unuttuğum çocuğumla yaşıyorum; Paris’te, Pont Neuf’te sevgilimi belinden kavrayıp, güzel bir Fransız öpücüğü veriyorum; Uganda’da açlıktan kırılıyorum ve annemin memesinden biraz daha süt gelsin diye ağlıyorum ve Pekin’de, yoksul işçilerin karınca misali çalışmalarını izliyorum. Bu ne anlatılması zor bir hikaye, yazılması zor bir yazı bilemezsin. Hele hele, benim gibi sefalet içinde, Boğaz’a nazır, kırık kapı-hiç oda-sürekli soğutma kapasiteli bir ‘evde’ yaşamadığınız için hiç bilemezsiniz değil mi?

Acıyorum size. Sen kendine acı demeyin sakın. Ben halimden memnunum. En azından sizin gibi olmamak, mutluluktur insan olana. Gözleriniz kör sizin. Kulaklarınız tıkalı müzikle. Halbuki ben dinliyorum sokağı, gürültüyü, insanların konuşmalarını. Ayıp falan değil ki bu, suçlamaya kalkışıyorsunuz şimdi. Toplulukta konuşursanız, kulak elbette duyar söylenenleri. Hem ben onları kullanarak sizlere iyilik bile ediyorum. Okuduğunuz vakit, neden her gün yaşadıklarınız gibi ve onlardan bir o kadar da farklı gibi geliyor yazdıklarım? Bunu da hiç düşünmediniz değil mi? Sağ olun… siz beni düşünmeyin. Üşümem sizi ilgilendirmesin. Uganda’da, insanların açlıkla yüz yüze bırakılmasına, Irak’ta masumların ‘özgürlük’ için öldürülmesine, Çin işçilerin üç kuruşa, zor şartlarda çalıştırılmasına ses çıkarmayın. Ülkenizin Doğusu kaynar kazana çevrilsin, Mehmetlerin ölsün, topraklarınız sonuna kadar sömürülsün, haklarınız gasp edilsin; siz gene düşünmeyin. Ben de sizi uyutacak aşk masalları yazarım gene. Ölümümü gazetenizin sağ alt köşesindeki küçük bölümde fark bile etmeyin. Ama benim ölümüm, sizi de götürecek buralardan, bilin!

Hoşça kalın insanlarım…

Salı, Ekim 11, 2005

An Gelir

an gelir
paldır küldür yıkılır bulutlar
gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet
o eski heyecan ölür
an gelir biter muhabbet
çalgılar susar heves kalmaz
şatârâbân ölür

şarabın gazabından kork
çünkü fena kırmızıdır
kan tutar / tutan ölür
sokaklar kuşatılmış
karakollar taranır
yağmurda bir militan ölür

an gelir
ömrünün hırsızıdır
her ölen pişman ölür
hep yanlış anlaşılmıştır
hayalleri yasaklanmış
an gelir şimşek yalar
masmavi dehşetiyle siyaset meydanını
direkler çatırdar yalnızlıktan
sehpada pir sultan ölür

son umut kırılmıştır
kaf dağı’nın ardındaki
ne selam artık ne sabah
kimseler bilmez nerdeler
namlı masal sevdalıları
evvel zaman içinde
kalbur saman ölür
kubbelerde uğuldar bâkî
çeşmelerden akar sinan
an gelir
-lâ ilâhe illallah-
kanunî süleyman ölür

görünmez bir mezarlıktır zaman
şairler dolaşır saf saf
tenhalarında şiir söyleyerek
kim duysa / korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
saatlı bir bombadır patlar
an gelir
Attila İlhan ölür

Atilla İlhan 1925-2005

Pazar, Ekim 09, 2005

Neresi Lan Burası?

Buralar uzakdır size. Güneşin uzun zaman önce doğmayı unuttuğu yer burası. Umutların, karanlıkla olan maçını kaybettiği yer burası. Doğanların mutsuz, ölenlerin üzüntüsüz gömüldüğü yer… sevdiğimin gelmeyi unuttuğu, müziğin hiçbir şey anlatamadığı; sözlerin de, resimlerin ve yazılarında durduğu, kifayetlerini kaybettikleri yer.

Birkaç uzaklıkta şehre. Arabaya atlayıp, hemen varılacak, ancak geri dönülemeyecek uzaklıkta. Karanlık, soğuk, fırtınalarla çalkalanan denizli; ormanların gökyüzündeki maviliği sakladığı gözlerden… Ne Goethe’nin acılarını anlatabildiği, ne Dumas’nın aşklarını, romantizmini gözlere sunduğu yer burası. Burası Nietzsche’nin üst insanlarının yaşadığı; mutsuzca, umutsuzca dolaştıkları yer olabilir mi? Veya ‘Kırık Kalpler Kulübü’nün, yeni açılan; gerçek dünyayla ilişkilerini koparanların yeri? Metallica şarkılarında geçen cehennem olabilir mi acaba? Yahut, Irak’takilerin yaşzmaya mahkum bırakıldığı, ‘Babil’in Asma Bahçeleri’nden arta kalanlar? Asıl soru bu olmamalı aslında; ben buraya nasıl düştüm yahu?

Çarşamba, Ekim 05, 2005

Ne 'Güzeldi' Haliç'te Vapurla Dolaşmak


“Vapuruma Dokunmayın!”

Siz istediğiniz kadar konuşun, engellemeye çalışın, hatta durdurduk diye sevinin. Onlar bildiklerini okuyor ve derinden vapurlarımıza, İstanbul’un simgelerini dokunuyor, onları çürümeye terk ediyorlar.

İDO yönetimi düzenlenen kampanyalar sonucu, ele geçirip sonuna kadar sömürdüğü Şehir Hatları vapurlarını, seferden kaldırmaktan vazgeçmişti. Her şey düzelmiş gibi duruyor, toz pembe bir tablo çiziliyordu. İDO Genel Müdürü Dr. Ahmet Paksoy, her gazete çıkıyor ve “Kimse vapurlara dokunamaz, izin vermeyiz!” diyordu. Kamuoyunun olumlu puanlarını toplamışlardı. Kampanyaları düzenleyenler de, zaferlerinin içinde sarhoşa dönmüş ve birkaç haftada savunduklarının peşini bırakmışlardı. Dr. Ahmet Paksoy, gene İstanbullulara yaranabilmek için, Camialtı Tersanesine Şehit Sami Akbulut vapurunda yapılan onarım ve bakım işlemlerini gene her basın organı sayesinde göstermişti. Saf Türk milletiyse, gene özelliğini konuşturdu ve vapurlarını unutuverdi. Ama İDO emellerinden hiç vazgeçmedi.

Haliç’te görev yapan, Üsküdar-Eyüp ve Beşiktaş-Üsküdar seferlerinden tanırsınız belki Ayvansaray’ı, Büyükçekmece’yi veya Aynalıkavak’ı… Bu küçük vapurların üçü İstanbul’a nedense fazla geldi de, Van Gölü’ne bile gönderildi. İşte artık o vapurlar, şimdi İstanbulludan çalındı tamamen. Vapurlarımıza dokunmayacağına söz verenler, sözlerini unuttu ve Camialtı Tersanesi’ne çektirip, çürümelerine göz yumdu. Yerlerine ise, büyük, sevimsiz, gürültülü motorları koydu. Halbuki vapurları değiştirme nedeni olarak öne sürdükleri manevra kabiliyeti, bu küçük vapurlarda çok daha fazla idi. Vapur savunucuları da, bu ‘dokunma’yı bir türlü göremedi ve hiçbir şey söyleyemedi.

Eğer yolunuz bir gün Şişhane-Unkapanı arasındaki Atatürk Köprüsü’ne düşerse, mutlaka bakın; hem aylardır ‘düzeltilen’ ve ‘çalışılan’ Şehit Sami Akbulut vapurunu (şu an pas renginde ve ismi yazmıyor), hem de Ayvansaray’ı, Arnavutköy’ü ve diğer vapurlarımızı görün. Hakkınızı her yerde aramaya devam edin lütfen. Ve Sayın Ahmet Paksoy, siz de lütfen verdiğiniz sözde durun.