Çarşamba, Eylül 28, 2005

Tarihe not düşmek

Tarihe not düşmek , saat koymak yazının altına . Unutup gitmek sonra bir süreliğine onun oralarda bir yerlerde olduğunu . Her şey hakkında söylenecek bir şeyin olmak zorunda mı ille de ? Zorunda değil mi ? Olmasa rahat edemez ellerin , ellerinden önce belki gözlerin . Yağmur gelmiş yağmış ne var bunda .. İlle yazılacak birkaç satır bulacak mısın altına . Sanki yağan yağmurun altına imzanı atarmış gibi .. Sen ne kadar bencilsin halbuki . Kimse sahiplenmezken gecenin içinden süzülen damlaları senin bu sahiplenişin ne diye ? Ne diye hüzünlenişin ? Bir de insanlar var yazdıklarını açıklama ihtiyacı duyanlar ; aslında onların her biri birer simge diyerekten ekleyenler . Sen ne diye düşmedin sanki böyle bir not ..O vakit çenemi açabilir miydim , yazabilir miydim tüm bu harfleri teker teker tuşlara basaraktan ? Neden beni konuşturma ihtiyacı duyuyorsun ? Yazık değil mi ...

dinozor


Sen konuşmazsan,
Ben konuşmazsam,
Kim konuşacak? Kim gösterecek güzel şeylerin de olduğunu insanlara? Sevgiyi kim hatırlatacak... Sahiplenmesem, kaybolup, buharlaşıp yok olmayacak mı damlalar? En azından senle ben hatırladık, taşıdık bir yerlere...

mozzi


yağmurlu ilk güne yapılan yorumunuza bir cevap hanımefendi…buyurun, şimdi de yorun o parmaklarınızı.

Perşembe, Eylül 22, 2005

"Piraye için yazılmış: Saat 21-22 Şiirleri"

30 Eylül 1945
Seni düşünmek güzel şey
ümitli şey
dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey.
Fakat artık ümit yetmiyor bana,
ben artık şarkı dinlemek değil
şarkı söylemek istiyorum...

Nazım Hikmet Ran

Çarşamba, Eylül 21, 2005

Yağmurlu İlk Gece

Gök gürlüyor, duyuyor musunuz? İstanbul yağmurluğunu giyemeden yakalanacak az sonra yağmura. Şimşekler çıkıyor yerden, göğe uzatan kollarını… ve kavuşunca bulutlara, sevinip bağıran.
Çatıda bir tıpırtı var. Duyuyorum; sanki küçük bir kedi dolaşıyor. Martılar; dolaşıp duran, hiç yorulmadan dolaşıp duran, göğü o çirkin sesleriyle yırtan yaratıklar… şimdi yandaki çatının baca diplerine toplandılar. Ses seda gelmiyor. Kargalarsa; onlar akıllıdır. Kesin kendilerine bir yer bulmuşlardır saklanacak. Güvercinler de yuvalarına koşuyor. Tıpkı dışarıdakiler gibi. Sığınacak bir tente altı arıyor hepsi.

Balkonda, yağmuru hissederek yazmak. Karşımda Pendik, Kartal, Maltepe, Bostancı, Suadiye… yanımda Burgaz, Heybeli ve Büyükada… Çok güzel bir tablo olmalı bu baktığım. İçi sırılsıklam bir tablo.
Kulağımda iki ses… iki eski aşık. Yok artık aşkları: harcadılar birbirlerini. Halbuki ne güzel bir örnekti bize onlar… ve ne güzel söylemişler bu şarkıyı da. Karışıyor sözlerle damlalar. Siyah bir suyla beraber akıyor dizeler. Ben söylüyorum şarkıyı, her sözcüğü hissederek.
Kınalı soğudu. Sonbahar iyice vurdu suratlarımıza tokadını. Sokakta gece birlere kadar bağıran çocuklar mı? Onlar okula başladı bile. Uyuyor maalesef; yoklar yağmurlu tabloda. Ben mi niye varım? Ben olmadan olmaz ki İstanbul. Yağmur bana çarpmadan, düşemez ki yere...
Yağ, ıslat beni... hissedebiliyorum seni. Ne güzelsin! İliklerim donsa da, vazgeçmem bu balkonda sonbaharın ilk yağmurunda ıslanmaya. Islanıp, onun altında seninle dans etmeye… Yazı öldürüp, sonbaharı doğurduğumuz gecedir bu gece insanlar. Keşke hepiniz benim kadar şanslı olsanız da, her damlanın düştüğünde çıkardığı sesi dinleseniz…

"Fahriye Abla"

Hava keskin bir kömür kokusuyla dolar,
Kapanırdı daha gün batmadan kapılar.
Bu, afyon ruhu gibi baygın mahalleden,
Hayalimde tek çizgi bir sen kalmışsın, sen!
Hülyasındaki geniş aydınlığa gülen
Gözlerin, dişlerin ve ak pak gerdanınla
Ne güzel komşumuzdun sen, Fahriye abla!

Eviniz kutu gibi küçücük bir evdi,
Sarmaşıklarla balkonu örtük bir evdi;
Güneşin batmasına yakın saatlerde
Yıkanırdı gölgesi kuytu bir derede.
Yaz, kış yeşil bir saksı ıtır pencerede;
Bahçende akasyalar açardı baharla.
Ne şirin komşumuzdun sen, Fahriye abla!

Önce upuzun, sonra kesik saçın vardı;
Tenin buğdaysı, boyun bir başak kadardı.
İçini gıcıklardıbütün erkeklerin
Altın bileziklerle dolu bileklerin.
Açılırdı rüzgarda kısa eteklerin;
Açık saçık şarkılar söylerdin en fazla.Ne çapkın komşumuzdun sen, Fahriye abla!

Gönül verdin derlerdi o delikanlıya,
En sonunda varmışsın bir Erzincanlıya.
Bilmem şimdi hâlâ bu ilk kocanda mısın,
Hâlâ dağları karlı Erzincan'da mısın?
Bırak, geçmiş günleri gönlüm hatırlasın;
Hatırada kalan şey değişmez zamanla.
Ne vefalı komşumdun sen, Fahriye abla!


Ahmet Muhip Dıranas

Perşembe, Eylül 15, 2005

Denizdeki Günlere

Bir yolculuk var şimdi aklımda. Şehir hatlarının herhangi bir vapuru içinde; durmadan, yorulmadan, fırtına, dalga dinlemeden, dinlenmeden gitse. İçinde bir ben olsam; ve yüzlerini hiçbir zaman göremeyeceğim, görmek de istemediğim kaptan ve tayfalar…
İskele miskele istemem; açık bir denizde, günlerce, haftalarca gitmeye razıyım, tek bir kara parçası görmemek de olsa ucunda. Çünkü kara parçaları üzerime büyük yükler yüklüyor. Hem de ben istemeden… Deniz ise, hiçbir beklenti olmadan taşıyor. Koca mavilik, uçsuz bucaksız mesafe çekiyor beni. İnsan görmeden olmaz sanmayın; çok da güzel olur. Zaten her sorun, insan yüzünden çıkmıyor mu? Hayatı zehir ediyor, kalıplarda yaşamaya, nefes almaya çalışıyoruz. Halbuki bu olmamalı hayat, özgürlük. Fikirlerimi istediğim gibi söyleyemeyecek, hatta düşünemeyeceksem, ne diye yaşıyorum ki ben? İnsan olmamın ne farkı kaldı ki ortada? Bir hayvanla aynı terazide olamam ben. İsterseniz kaçmak deyin buna: ama ben yaşayamıyorum böyle.
Hayatı unutan, ter kokulu, sigaradan dişleri sapsarı olmuş, elleri nasırlı, korkak, yenik, suskun, meraklı, yardımsever Anadolu insanı değil; yunuslar, orkalar eşlik etsin bana. Kimse, kapalı alanda sigara içiyorum diye karışmasın. Vapurun yanında otururken, kimseye yol vermek için indirmeyeyim ayaklarımı. Bir yere yetişme acelem olmasın. Tarifelerle yaşamayayım; kendim kendi tarifem olayım. Savaşlardan, ölümlerden, kazalardan, kavgalardan haberim olmasın. Gazete olmasın; sıcacık bir çay ve isli bir sigarayla iyi giden… martılar olsun yanımda, sonsuza dek kanat çırpıp dolaşsınlar benimle. Gürültü olmasın; bebek ağlaması, sevgili koklaşması, cep telefonlarının acı çığlıkları, hayat koşturmacası… Sevdiğimi taşıma zorunluluğu olmasın.
Deniz Gezmiş olsun, hikayesini anlatsın: asıldığında ne düşündüğünü, asılmasına neden olan fikirlerini… Karşılıklı birer sigara çekelim içimize; izin alabilirse bir de rakı. Balıklar da artık, kendileri buyuruversinler bir zahmet soframıza. Adamcağız ta nerelerden kalkıp gelmiş…
Bir de yazar olsun. Ya da olacaksa tam olsun; dost olsun. Bazen sadece yanımda olduğunu hissedebileceğim, bazen sarılıp ağlayabileceğim omzunda… bazen saatlerce sevdiğimi söyleyebilmeli ona; kimseden çekinmeden, hiçbir kaygı taşımadan, kendimi suçlu gibi hissetmeden. Bazen çocukça, muzurca oynamak birlikte her şeyle… Kalemlerle yepyeni kara parçaları, yepyeni insanlar yazmak olsun.
Nazım Hikmet’e ulaşmak olsun bir de. Şiirlerini kendinden dinlemek. Bir de aşkını; ama sadece kızıl saçlı kadınına olanı… kız çocuğu için birlikte ağlamak, mutluluğun resmini yapmaya çalışmak yazılarımızla. Ona sahip çıkmayan memleketinin insanlarını tartışmak da olsun. Halim Ağayı, Kartallı Kazım’ ı, Tatar yüzlü adamı, Şahende Hanımı…
Gemide devamlı o güzel eski şarkılarıyla Sezen Aksu olmalı, ve Edith Piaf… Yakamozlu gecelerde tüm makineleri stop edip, ışıkları söndürüp durmak olmalı. Fotoğraf olmamalı, geçmişe ait. Aslında geçmişe ait hiçbir şey olmamalı… her ne varsa, bırakmalı ilk ve son limanda. Karadakiler için umutlar ölmeli birer birer. Kimseyi beklememeli.


sormadım sana ama, biliyorum, sen gelirsin benimle. değil mi?

Çarşamba, Eylül 14, 2005

Mekanikleştiğimize Dair

Gerçekten ruhumuzu hiçe sayıp mekanikleşiyoruz giderek . Duygular artık yoğun yaşanmadığından yoğun yaşatılamıyor da . Bundan dolayı insan kirlenmişlik duygusundan başkasını tadamıyor . Sevişmek , haz almak anlamını taşıyor oysa . Ama öylesine mekanik ki ; plastik çiğnemekten farksız . Çok kolay oluyor artık erişimi . Boşalmak , o ana ulaşabilmek için çok yoğun duyguların saldırısına maruz kalmanız gerekmiyor artık . Halbuki bu eylem , insana yaşadığını hissettirebilmeliydi . Artık elinde kalan tek şey hayal kırıklıkları . Her seferinde belki vardır benim gibi saf hissedişi özleyen biri diye aramak ve her seferinde yanıldığını görmek . Halbuki her öpüşmenin ayrı büyüsü vardır . İnsanı kendinden geçiren , ona farklı heyecanlar hissettiren . Bunu karşındakine yaşatabilmek ancak hissetmekle gerçek kılınır . Yoksa imkansızlaşır .
28.03.2004 Dinozor

Öldürdük ruhlarımızı: yaşasın ruhsuzluğumuz?
Sokakta gördüğümüz aç çocuğa yardım da neymiş? Ne gerek var ki; düşmeseydi sokağa. Aç kalmasaydı? Biz söylemedik ki ona böyle olmasını; değil mi?Aynı zamanda kendimizi de söylememiştik; sevebilmenin, sevişebilmenin güzelliğini. Ruhlarımızı satarken üç kuruşa, bilmiyorduk kaybettiklerimizin değerini. Şimdi de öğrenecek halimiz yok. Duygularıyla hareket eden insanlar yok artık: ya da çok az. Yerlerine son model robotlar kondu, niye yaşadıklarını bile bilmeyen? Ve aramızdan bir akıllı çıkıp, söylüyor bize, duyguları artık yoğun yaşamadığımızı. O duygular, ruhlarımızı sattığımız gün alındı elimizden, haberin yok mu senin? O kirlenmişlik diye hissettiğin ise, içindeki makinelerin soğukluğudur büyük ihtimalle. Biz makineler taze, körpecik ruhlarımızı ardımızda bıraktığımız günden beri, yaşadığımızı hissedebilmek için cebimizdeki telefona sarılıp, mesajlarla sevgilimize ulaşmaya çalışıyoruz. Ama gerçek bir birliktelik olmuyor bu. Her yerde olduğu gibi, sanal hayatlarımızla yaşıyoruz aşklarımızı, sevişmelerimizi, göz göze, diz dize romantik konuşmalarımızı. Öpüşürken sevgilimizle, sımsıcak bir şeyler akması gerekirken içimize, bir makinenin soğukluğu vuruyor dudaklarımıza. Ama şunu bil ki, aradığın insanlar var aramızda az da olsa. Daha hâlâ öldüremediler. Neslinin tükenme ihtimali ise, giderek artıyor? tıpkı senin gibi. Bir öpücüğe muhtaç, canlanmak için seni bekleyen?
13.09.2005 Mozz@rell@

paylaşılan her şeyde birlikteyiz, devam da edeceğiz. (mozzi)

Cumartesi, Eylül 10, 2005

Unutturan Öpücük

Bir kez olsun izin verseydi hayat; geri dönerdim, şu an elimde olan her şeyi kaybedecek de olsam. Ama vermiyor… şans kapıyı bir kez çalıyor, sonra da arkasına bakmadan kaçıyor. Ben ise, istemedim böyle olsun. Hiç istemezdim bilseydim. Nereden bilebilirdim? Beklemek olmamalıydı geleceğim. Ben geçmişe gömdüğümü zannederken, o yine çıktı bir hortlak gibi karşıma. Şimdi elimden tek gelen, bana, benimle beraber her şeyi de unutturabilen, o güzel öpücüğünü beklemektir…yeniden gelip yanağıma konmasını arzulamaktır. Her şeyi unutmaya o kadar çok ihtiyacım var ki... sana o kadar susadım ki…

"Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var"

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

Ataol Behramoğlu

Çarşamba, Eylül 07, 2005

17.Gün

“Asla unutmamak. Ölesiye düşünmek, aklından çıkarmamak, kaybedip yeniden; tekrar tekrar kazanmak... Bazen yıkılmak, ama asla vazgeçmemek: hem de iki taraflı olarak. Dost olmak, sevmek, daha çok sevmek, kendinden çok sevmek ve yine sevmek: bu kez dostça. Ayrılmamak zor ya, rüzgarlar esmeye başladıysa eğer soğukça kuzeyden, gelmiş demektir ayrılık vakti. Bir seher vakti, göründüyse ufukta sabahın bizi ayıracak olan elleri, bize düşen unutmamaya yemin etmek olsun... k.i.”
Saat 03.00... Karanlık, sessiz çığlıklara gebe. Huzursuz dallar, çırpınıp duran deniz bir şeyler söylemeye çalışıyor. Nafile… Ölümün soğuk eli geziniyor Körfez’in üstünde. Bir el; her şeyi, herkesi ayırabilecek kadar güçlü bir el… Laf söz anlamaz, sevgi nedir bilmez bir el… Yaklaşıyor yavaşça bizden tarafa.
Saat 03.01… Salih’in uykusu kaçtı gene. Kaç gecedir doğru düzgün uyuyamıyor zaten. Geçen pazar gecesi sevgilisiyle ettiği kavgadan beri bir huzursuzluk var içinde. Uykuları kaçıyor, kıvranıp duruyor. Bu geceyse sıcakla birleşen huzursuzlukları, onu boğacak gibi oldu. Yatakta bir sağa, bir sola döndü… Bir şeyler yapmadan durmanın hata olduğunu biliyor. Ama özür dileyecek yüzü de yok. çünkü gururlu Türk erkeklerinden bizim Salih. Leke sürdürmez erkekliğine… ama bu gece ne olduysa bir değişiklik var üzerinde. Belki de uykusuzluktandır. Uyandı, cep telefonunu eline aldı ve karşıdan güzel bir sesin gelmesini bekledi. Geldiğinde ise, aklından geçtiğini bile fark etmediği sözleri döküldü ağzından karşısındakinin kulağına. Özür diledi, affet dedi, seni seviyorum dedi, hoşça kal dedi, kendine iyi bak dedi… İstemeden söylemişti bunları ama, içi rahatlamıştı bir anlığına. Tekrar uzandı… gözlerini tavana dikti, dua etti: onu kaybetmemek için. Fark etmediği bir başka şey yayılırken damarlarıyla tüm vücuduna ve kara el giderek yaklaşırken yatağına, tatlı uykuya yenik düştü Salih…
Devamlı ağlayıp duran bir bebek, bir anneyi nasıl üzer, bilemezsiniz. Her çığlık anneden koca parçalar koparır. Her iç çekiş, her hıçkırıkta annenin etinden et kopar sanki.
Salih’in mahallesine iki yüz metre uzakta, yine aynı dakikada, isimsiz bir bebek ve annesi Zeynep… Melek gibiydi. Elleri yumuk yumuk, gözleri kısık, ağlayışları, çığlıkları ninni gibiydi. Daha dün, saat dörtte doğmuştu bebek. Bu yüzden annesiyle babası bebeklerine koyacakları ada karar verememişlerdi. Her şey daha çok yeniydi onlar için. Aileleri yeni anlamını kazanmıştı, ve hepsi de alışmaya çalışıyordu bu hale. Akşamüzeri izin verdiler doktorlar, anneyle bebeğin hastaneden ayrılmasına. Bebek ilk kez kendi evine girmişti. İlk kez yatağına başını koymuştu. Zeynep de, Hakan da çok mutlulardı. Çünkü evlerine bir anda bir başka hava dolmuştu. Odaları taze bebek kokusuyla doluydu. Bu kokudan daha güzeli olamaz şu dünyada sanırım.
Fakat her bebek gibi onunda derdi vardı: gözünün içine bakıyordu annesi ve babası, ama bu maraton onları fazlasıyla yormuştu. Neredeyse her yarım saatte bir ayaklanıyor, bebeklerini susturuyorlardı. Ağlamasına ikisi de dayanamıyordu. Her ayaklanıştan, nöbetten sonra tekrar başlarını yastığa koyduklarında bir kez daha mutlu oluyorlardı. Ama 03.01’de Zeynep kalktı ve ağlayan bebeğini kucağına alıp, pencere kenarına gitti. Dışarıya baktı, lambaların soluk ışıklarında deli gibi koşan köpeği gördü. Bebek ise, bir an bile kesmiyordu ağlamayı. Bundan önceki ağlamalarında ise, biraz pışpışlamışlardı ve hemen susmuştu. Ama bu kez susmuyordu… bir huzursuzluğu vardı. Acaba gazı mı vardı, karnı mı acıkmıştı, yoksa bir yerine bir şey mi olmuştu? Zeynep’in aklından binbir soru geçiyordu ve telaşla, ağlamaklı bir sesle yalvarıyordu: “ne olur ağlama bir tanem!”
Saat 03.02…
Bir şey. Bir el; dünyayı alt üst etmeye kararlı bir el, tuttu ve sallamaya başladı her şeyi, herkesi. Korkunç bir ses vardı bir de… Hiçbir ses yoktu artık sokaklarda… sadece o korkunç uğultu. Soluk sokak lambaları sönmüştü. Uyku mahmuru insanlar daha ne olduğunu anlayamadan üstlerinde buldular tavanı. Dolapları, kollarını altına aldı; bacakları kirişlerin altında ezildi; hemen yanlarında yatan eşleri öteki duvara yapıştı; yatak odaları suya gömüldü; bebeklerinin ağlama sesi, bir daha hiç çıkmayasıya kesildi; komşularının cansız bedenleri üstlerine yığıldı; ağızları tozla, toprakla doldu; nefes alamadılar… Birkaç saniyede hayatları değişti insanların. Bir daha da asla düzelmeyecekti. Yıllarca çalışmalarının karşılığı evleri, arabaları, eşyaları ve en önemlisi hayatları kaybolmuştu. Uzak diyarlara, sadece gidişin olduğu bir yere doğru hareketlenmişti ruhları. Bazıları en sevdiklerine bir güle güle diyecek zamanı bile bulamamıştı. Bazıları Salih kadar şanslı değildi…
Daha yastığa yeni koymuştu kafasını ki, inanılmaz, akıl almaz bir sarsıntı ve gürültüyle tekrar uyandı Salih. Önce yerden, yatağın altından bir şey vurdu zannetti. Ama çok geçmeden sallanmaya başladı yatağı. Dolabının kapakları açılıyor, sertçe tekrar kapanıyordu her salınımda. İçindeki eşyalar, birkaç darbe sonunda dökülüverdi yere. Dehşet içindeydi. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu ama etrafında bu kadar hızlı değişimlerin olması yüzünden, anlama yeteneğini de kaybetmişti. Yatağının kenarlarına sıkıca tutunmuştu, düşmemek için. Biraz önce konuştuğu cep telefonu yere düşmüştü, üstünde durduğu komodinle beraber. Neler olduğunu anlamıştı artık. Deprem, hem de çok büyük bir deprem… ama ne yapmalıydı? Dışarı çıkmak geldi aklına. Tam kapıya doğru fırlayacaktı ki, istemeden ters duvara yapıştı. Tekrar topladı kendini, attı kendini kapıya doğru. Eşikteydi. Geçmesi gereken beş metre karelik bir antre vardı. Ondan sonra kapıya varıp, dışarı koşmaya başlayacaktı… Lakin, apartman kapısına varana kadar çok zorlanmıştı ve şimdi sıkışan kapıyı açacak gücü yoktu. Tavandan sıva parçaları yağıyordu tepesine. Üstü başı bembeyaz olmuştu. Son bir kuvvetle yüklendi kapıya; ama olmadı.
Düşünemeden bekliyordu, birinin kapıyı açmasını. Daha uzun süre beklemesi gerekecek olan yardım elini erkenden bekliyordu. Fakat o an kimse Salih’e yardım edemezdi. Komşuları da aynı durumdaydı. Kapıları bir daha açılmamak üzere kapatılmıştı sanki. Ağlayanlar, çığlık çığlığa evlerinin içinde koşturanlar, kurtuluşu pencereden atlamakta görenler…
Derken bina büyük bir gürültü çıkardı. Bir homurdanmaya benzeyen bu sesin sonu pek de iyi bir şeyi işaret etmiyordu. Salih, arkasından gelen gürültüye doğru döndü ve yatak odasının yerinde zifiri karanlığı ve onu aydınlatmaya çalışan Ay’ı gördü. Bir ışık daha vardı karşıda… bir alev topu. Ne olduğuna bir anlam veremeden ayakları altındaki zeminin de oynadığını hissetti.
Büyük bir toz bulutu kalktı, sekiz katlı binanın yerinden. Gecenin kara örtüsü örttü binanın yerini. Sonrasındaysa sesler yükseldi oradan günlerce…
Bir an, bir şey evlerine çarptı zannetti Zeynep. Bebeğini sıkıca göğsüne bastırdı. Ayakta zor duruyordu. Düşmemek için, bulunduğu yere atıverdi kendini. Biraz önce baktığı sokağın yavaş yavaş yarıldığını görmüştü. Karşılarındaki sırada bulunan iki bina yerle birdi şimdi. Bir an Hakan’ın elini fark etti kolunda. Korkulu gözlerle baktı ona. Çekti Hakan ikisini de kendine doğru. Yataklarının yanında, bu dehşet anlarının bitmesini beklediler. Camları patladı büyük bir gürültüyle. Bazı kırıklar üstlerine gelmiş, küçük sıyrıklara neden olmuştu. Yatakları zangır zangır sallanıyordu. Zeynep, donmuş kalmıştı. Kucağında bebeği haykırmaktan neredeyse mosmor olmuştu… o ise pencereye doğru bakıyordu. Gördükleri inanılmazdı. Tarif edilemez, yazılıp çizilemez bir şeydi. Filmlerde gördüklerine, elalemden duyduklarına hiç mi hiç benzemiyordu bu şey.
Durduğunu fark eder etmez, Hakan eşini kolundan tuttuğu gibi sürüklemeye başladı. O arada bebeklerini de almıştı Zeynep’in kucağından. Bir an sorumluluğunu fark etmiş, ailesini korumak için harekete geçmişti. Kapıyı açtığında koşan komşularını, çığlıkları, ağlayışları fark etti. Merdivenlere yönelmişti ki, her basamağın yarısından çoğunun yok olduğunu gördü. Kenardan kenardan geçtiler. O an eşinin elini öyle sıkıyordu ki, kangren bile olabilirdi. Yavaş yavaş indiler. Kapının önüne çıktıklarında, alt katlarındaki komşularının orada olduğunu gördü. Sonra diğer komşuları… Hepsi donuk suratlarla bakıyorlardı binadan çıkanlara. Bir ressam hayatlarıyla oynuyordu şu an sanki: bir fırçayla her bir surat ifadesini değiştirmişti. Ama ressam yarattığı karakterin suratını değiştirirken, düşüncelerini, psikolojilerini etkileyemezdi. Bu insanlarınsa…
Gözler yaşlı, eller bir eksiği arar gibi boşta. Gece beklentileri doyuramadan bekliyor sabahı. Sesler var, boğuk, kesik kesik… nereden geldiği bilinmez sesler var havada. Kulaklara çarpıyor, ama içeride bir etki yapmıyor. Zeynep’in kucağındaki bebek, sessizce uyuyor şimdi. Tek bir ‘gık’ bile çıkarmadan.
Sabah olduğunda, ülke korkunç bir güne uyandı. Bu topraklar korkunç günlere çok alışıktı. Bu coğrafyanın insanları da alışmıştı artık. Savaşlara, kavgalara, gencecik bedenlerin iplerde sallanmasına, yangınlara, ölümlere, kardeşin kardeşi vurmasına... ama yirmi birinci yüzyıl insanı böyle bir felaketi beklemiyordu. Alışık değildi. Güneşin ilk ışıkları artık insanlara umut veremiyordu. Uzun bir zaman da veremeyecekti. Korku dolu gözler, bir yardıma muhtaç bakışlar, yakınını, arkadaşını altında kaldığı enkazdan kurtarmak için çabalayanların umurunda değildi güneş. Güneş onların hayatından çıkmıştı artık.