Salı, Ağustos 30, 2005

Yıldızdan Düşenler

Geceleri bakıp dururdunuz bana: hatırlar mısınız? Çok uzun zaman geçti ya, eskiden geceleri bitmeyen ışığımla sizleri aydınlatan beni hatırlar mısınız acaba? Bir zorlayın bakalım hafızalarınızı. Parlaktım; küçük ayı takımının hemen yanında, Osiris yıldızının hemen altındaydım… Az biraz hatırladınız sanırım! Fakat o gece... ne olduysa hepsi o gece olmuştu. Beni hatırlayamamanıza da, görememenize de o gece ve o küçük kız sebeptir. Onun inançsızlığı, sevgisizliğiydi beni sıkı sıkıya tutunduğum, uzun yüzyıllardan beri bulunduğum yerden koparıveren. Siz gökyüzünde beni gösterdiniz birbirinize: “bak ne güzel, yıldız kayıyor!” dediniz ya; ben acı çekiyordum siz eğlenirken. Ve o; bakmadı bile suratıma… Acı çektim, düştüm, düştüm, durmadan, duraksamadan düştüm ama o bir kez bile dönüp bakmadı bana. Halbuki ben onu mutlu etmek için orada duruyordum. Bir ömür gibi geçti o düşüş. Sonu geldiğinde ancak açtım gözlerimi ve bambaşka bir yer buldum kendimi. O beni istememişti ve ben de beni bir daha asla göremeyeceği bir yere düşmüştüm. Kurtulmuştu benden. Doğruydu da yaptığım; insanları mutlu edemezsem, görevimi yapamamışım demekti.

Ama canım yanmıştı. Gururum kırılmıştı ya, önemsiz zannetmiştim ilk zamanlar. Yavaş yavaş kanamaya başladığında ise, gökyüzündeki yıldız kardeşlerim beni teselli etti. Yalnız kaldığımı zannederken, yeni dostlar edindim. Ve daha başka insanlara, yüzlerini bile tanımadığım insanlara sunuyorum şu güzel sonsuz ışığımı... Artık onları aydınlatıyor, onlara umutlar dağıtıyorum.

Siz eski aydınlattıklarımı ise bir daha hiç göremeyecek olmanın hüznü var. Sadece sizler gelip beni görebilirsiniz burada. Ama artık size ne eski hissettirdiklerimi hissettirebilirim, ne de eski huzuru kazandırabilirim. Ben olmayan bir benim artık. Bu düşüş beni değiştirdi. Kendimi mi buldum, yoksa asıl şimdi mi kaybettim onu bilemiyorum. İnancım, umutlarım değişti. Hatta etrafıma saçtığım ışık da bile fark var.

Üzgünüm sevgili eski hayranlarım... Keşke hem size, hem şu anki hayranlarıma ulaşabilseydim. Özlemime rağmen benim bir görevim var, yerine getirmem gereken. Ve aklımda bir soru var: o küçük kız çocuğu hiç fark etti mi acaba yokluğumu? Görüp de boşluğumu, ‘nerede bu yıldız?’ dedi mi acaba? Düştüğüme biraz olsun üzüldü mü?

Salı, Ağustos 23, 2005

"Herkes acı çekebilir!"

Tepeden tırnağa sırılsıklam olmak... Yakıcı güneşin, pantolonundan geçip, bacağındaki kılların dibini terlettiğini hissetmek... ve kendini düşündüğün yerde bir türlü bulamamak... Koskoca bir vâhâda, sağa sola kafa çevirip bir tek işaret bulmaya çalışmak... Tek bir işaret; yeniden yaşama bağlanmak için dua edilebilecek... Bulamayınca umudu kaybetmek ve olduğun yere diz çöküp ölümün soğuk nefesini ensende hissetmek.
"Herkes acı çekebilir!"
Böyle başlıyordu şarkı. Herkes zorlanabilirdi. Herkesin zor günü olabilirdi. Olması da çok normaldi. Çünkü hayat hep iyi, güzel, sıcakkanlı değildi ki... Her doğumun bir ölümü, her beraberliğin bir ayrılışı, her kavuşmanın bir özlemi vardı; hep de olacaktı. Dünya bu düzende kurulmuştu. Böyle de devam etmeliydi. Bazıları Tanrı'ya bağladı, kader dedi ismine; bazıları hiçbirşey demedi, kabullenmiş gibi göründü sonuçta olanları. Ama hep aynı haykırış vardı içlerinde, gözlerine yansıyan. Keşke olmasaydı, bıraksalardı da kendilerini, rahatça kurtulsalardı olanların etkisinden. Unutmayı hızlandırabilselerdi keşke... ama yapamadılar. Herkes acıttı onları, tıpkı onların diğerlerini acıtması gibi. Ama hepsi aynı noktada birleşti: gizli gizli ağladılar geceleri yataklarında. Uyku tutmadı; gece gece fotoğraf albümlerini çıkarıp baktılar anılara. Kaçtılar denize doğru; açıverdiler bir sahilde göğüslerini, sıkıntılarını döküverdiler denizin sonsuzluğuna. Bağırdılar çılgınlar gibi, sesleri bir daha çıkmamacasına; 'bitsin artık' dediler. Bir içki şişesinin sonuna vurdular; unuturcasına sarhoştular.
Geçiciydi tabiki: sabah oldu ve onlar yine hatırladılar anıları. Baş uçlarındaki saatten, aynadaki siluetlerinden, parmaklarındaki yüzükten... Unutmak asla nasip olmadı onlara. Hatıralar treni hep peşlerindeydi. Her gittikleri yere onlarla gitti; her yaptıkları işte onun da emeğini hissettiler. Ve içlerinden hep şöyle geçirdiler:
"Keşke! Keşke olmasaydı bunların hiçbiri..."
Ama olmuştu; geri dönemezlerdi ki. Herkes acıtabilirdi, herkes acıyabilirdi. Yaralar kapanırdı, ama izleri hep kalırdı.
İnsanoğlu kırmamayı öğrenemiyordu işte. Sorun buydu. Herşeyi öğrenebilir, yapabilirdi belki. Ama kalp kırmamayı öğrenemedi insanoğlu. En akıllı yaratık zannederdi kendini ya, asıl bunu yapamadığı için en aptalıydı hayvanların.

Perşembe, Ağustos 11, 2005

Sıradakini bilmeden, sıradakini beklemek... Herşey zordur: ama bizler daha genciz; bilemeyebiliriz herşeyi. Yaşlılar gibi dünya üstünde deneyimli değiliz. Yaşadıkça öğreniyoruz bazı şeyleri; iyi veya kötü...
Bu kadar erken öğrenmek ise bazı acıları, insanı çok üzüyor. Ölümün evlerimizin kapısına geldiğini, hatta girdiğini görmek de varmış bu hayatta. Deneyimin yaşayarak öğrenileceğini söyleyenler çok haklıymış; hak veriyorum artık. Herşeyi yavaş yavaş öğreniyorduk: artık ölümü de öğreniyoruz. Acıların en büyüğüyle de tanıştık. ve "bundan daha fazlası olamaz!" dememeyi de öğrendik. Herşeyin daha kötüsü varmış hayatta. Her acının da, her sevincin de arkasından takip edeni daha büyük olurmuş. Olsun varsın: yaşamaya gelmedik mi dünyaya? Sonuna kadar yaşar, dibine kadar ölürüz...
Arkamızda bıraktıklarımızı üzmek olmasa...

Cumartesi, Ağustos 06, 2005

Savaş Dosyası: Tam 60 yıl önceydi...

Herşey o sabah olmuş, birkaç saat içinde hayatım tamamen değişmişti. Üstüme o ağır metal kütleyi attılar ve bir daha asla eski günlerime dönemedim. Tüm düzenim alt üst oldu; üzerimde yaşayanların da... Hastalandılar, öldüler, ağladılar... Çok zor toparlandılar. Ama hâlâ etkilerini yaşıyorlar. Ben de tabiki: o günden beri atmosferimdeki hava farklı; kutuplarımdaki buzlar onun yüzünden daha hızlı erimeye başladılar. Özellikle bu bölgede üstümü örten topraklar verimini kaybetti. İnsanları yıllarca zehirledi ve zehirlemeye devam edecek. Çünkü o bombanın yaydığı radyasyon temizlenmez bir tabak gibi üstümde kalacak. Bazen acım hafifliyor ve düşünüyorum: neden, gene üstümde yaşayan ve bana zarar vermekten başka işe yaramayanlar, kendi türdeşlerine böyle bir işkence etti, diye. Ve neden birbirlerini saçma sapan kavgalarda yok edip benim içime attılar diye.
Bana zarar verdiler; kendilerine zarar verdiler... ve hâlâ da veriyorlar... hep de verecekler. Peki ama çocukları ne olacak? Bunu hiç düşünmüyorlar mı? Onlara yaşayacak bir ben bırakmamaları halinde ne olacak? Altmış yıl önceki bombalar, ve son yüzyıldır devamlı kirlettikleri Dünyaları olarak son kez bir çağrıda bulunuyorum:
Durdurun artık içinizdeki hırsı. Durun ve düşünün. Sonumu, ve tabiki kendi sonunuzu getiriyorsunuz...

Tam altmış yıl önce bugün Hiroşima'da insanlar hayatlarının en korkunç silahıyla, suçsuzken tanıştılar. Öldüler, yandılar, pişip buhar oldular. Yüzlerce insanı yok eden silahlardan Dünya üzerinde hâlâ binlerce bulunmakta... Ne için? Dünyayı ve üstündeki insanları tamamen yok etmek için mi? Yüreğimiz ölenlerle beraber olacak her zaman.
Ümidimiz hep bizimle olsun...

Çarşamba, Ağustos 03, 2005

"Sevgili arkadaşımız, biricik dostumuz... Bil ki, her zaman, her yerde yine yanında oluruz. Sen yeter ki daha fazla üzme kendini. Ağlamaktan yorulan gözlerini dinlendir biraz... Hepimiz, her zaman yanındayız...
G-O-D-M"
Sevgili dostumuz Berra Gürgüç'ün biricik babası vefat etmiştir. Tüm sevenlerine duyurulur. Başımız sağolsun...

Tatil Bitti, Ya Sonrası...

Zor bir günün daha son zor dakikaları. Güneş yavaştan toparlanıyor denizin üstünden. Kızıl gökyüzü yerini önce açık bir maviye, sonra daha koyusuna, ardından sonsuz karanlığa bırakıyor. Tek tek yanan ampuller gibi yıldızlar gökyüzünde. Tüm mahlukat kaçışmış sokaklardan. Kimsecikler yok ortalarda. Ne bir insan, ne bir karınca... Derinden gelen sesler var ancak boş sokaklarda yankılanan: ne olduğu tam anlaşılmayan, koca cüsseli bir hayvanın homurtusuna benzeyen...
Sokak lambaları da kayıp bu gece. Halbuki daha iki-üç ay öncesinde cıvıl cıvıl dolu sokakları aydınlatıyorlardı. Tabi o zamana göre tek fark lamblar değil; insanlar vardı asıl asıl. Sesler, gölgeler, karıncalar... Martılar bitmek bilmez şarkılarını söylüyordu. Rüzgar her estiğinde ağaçlardan hışırtılar geliyordu. Şimdiki gibi çıplak değillerdi. Hava da böyle soğuk değildi. Kısa kollu bir gömlek yetiyordu dışarıda durmaya. Elde mendil, beklemek yoktu. O günler de hergünki gibi zordu, ama daha eğlenceli olduğundan mı; yoksa en azından etrafında, sokaklarda birilerinin bulunduğunu hissetmek insanı rahatlattığından mı bilinmez daha güzeldi.
Ve ben kendimi alamayıp "keşke" demiyordum o zamanlar. En küçük bir hadiseyi bile anlatamama sıkıntısını çekmiyordum. Çalmadan girebileceğim bir kapım, saçma olduğuna yürekten inandığım, ancak gene de anlatmak için çaba sarf ettiğim zamanları özlüyorum. Keşke...
Zamanı iyi kullanmak lazımmış; öğreniyorum yavaş yavaş... herşeyi yeniden öğrendiğim gibi...