Perşembe, Haziran 30, 2005

Savaş Dosyası: Askerlerden

Tam bir ateş cehenneminin içinde kalmıştık. Tam 14 adam, beynimizin dediğiyle, kalbimizin söyledikleri arasında kalmıştık. Sonuçta bizler birer askerdik. Bize verilen emirler vardı. Görevimiz herşeyden önemliydi. canımızdan bile... Cesaretsiz bir şekilde dönüp, ülkemize ihanet etmek vardı bir yanda. Bir yandaysa, biz zavallı insanlara Tanrı tarafından bahşedilmiş hayatlarımızı sonuna dek yaşama imkanı. O arada bir kurşunun kolumu sıyırıp ardımdaki arkadaşımın gözüne saplandığını gördüm. Ve korkunç bir haykırış geldi ardımdan; kaderine, bağlanıp kalmamıza, ayaklarımızın tutmaz hale gelmesine, komutanların emirlerine, yaptığımız vahşetlere...
Artık kurtuluşumuz yoktu. Hepimizi teker teker, sinirlerimizle oynaya oynaya, acı içinde öldüreceklerdi. 13 adam ve ölü olan asker dahil hiçbirimiz hareket edemiyorduk çünkü ikilem yüzünden bacaklarımız kilitlenmişti. Ne 'yürü' komudunu, ne de 'yat' komudumu dinletemiyordum bacaklarıma. İçimden ne geldiğini de bilemiyordum: korku mu, nefret mi, acı mı veya sevinç mi?.. O an zıvıldayarak bir kurşun daha geçti. Artık durmaksızın uçuyordu öldürmeye programlı kovanlar. Sağlı sollu ateş yağıyordu olduğumuz bölgeye. Uzun zamandır kapalı, sıkıntılı gökyüzü de içindeki sıkıntıyı çıkarmıştı: şakır şakır yağmur yağıyor, sırıl sıklam ediyordu bizi.
Karşımızdakiler işlerini biliyordu: öldürmek için değil, acı çektirmek, öldürmeleri için onlara yalvarmamızı sağlamak için ateş ediyorlardı. Kahkahalarla gülüyor, daha önce acımadan öldürdüğümüz arkadaşlarının intikamlarını alıyorlardı. Normandiya'da, Fransa'nın iç bölgelerinde onları acımadan öldürmüştük; yaralı askerlere her türlü işkenceyi yapmış ve en acı şekilde ölmeleri için, ellerini bağlamış, hareket edemez hale getirmiş ve şekerli su döküp karıncaların onları ısıra ısıra öldürmelerini sağlamıştık. Az canilik değilmiş yaptıklarımız... Ama biz sadece bize söyleneni, yapmamız gerekeni yapmamış mıydık? Bizler büyük liderin, Hitler'in askerleriydik. Hani yenilmeyecek, üstün askerler... Führer bize dememiş miydi, "Biz en büyüğüz!" diye... Neden bu askerler bile bile bu üstün ırkı, bizleri öldürüyordu ki. Onların geleceği biz değil miydik? Nietzsche'nin üstün insanlarına neden kıyıyorlardı bu aptallar?
Akşama kadar, hepimizi teker teker vurdular onlarca kez. Üniformamın her yeri ağır bir renkteki suyla kaplıydı. Gözüm buğulu, düşüncelerim yavaş... Ölüm bana çok yakın. Fakat bu ölüm aklımı başıma getiriyor. Özür dilerim Dünya; seni kirleten birisi olmak istemezdim. Sevgili karım, hoşçakal... Ve lütfen söylediklerimi hisset, duymaya çalış: başkasına inanma, kendi doğrunu kendin bul... Onların yoluydu beni bu yolda yok eden, seni yalnız bırakan şu koca, herkese yetebilecek büyüklükteki dünyada... Affet beni Tanrım; hataymış tüm yaptıklarım.

Çarşamba, Haziran 29, 2005

Bazen nasıl bir insanım anlam veremiyorum...

Neye değer vermeli, neyi sevmeli, neden köşe-bucak kaçmalı ve neye aşkla, ihtirasla, deli bir tutkuyla bağlanmalı bilemiyorum artık. Ne kendimi tanıyabiliyorum, ne de karşımdakileri. Neredeyse her tanıdığım, her karşıma çıkan değişiyor, gelen yeni mevsimle... Aynı kalmak, gidenlere üzülmek ama bir şey yapamamak beni çok yordu. Keşke bir balık olsam, ve kaçabilsem masmavi, uçsuz bucaksız denizlerde... Ölümün nefesini boynumda hissetmek korkutucu... ama maalesef geldiyse ayrılmak vakti, kaçamaz balık da, insan da...
Bırakmak anıları çok zor. Ama emir büyük yerdense karşı çıkılmıyor, çıkılamıyor. Binbir türlü hastalıktan birisi, veya bir araba tamponu, kamyon altı, balıkçı ağı buluveriyor yerini. Ondan sonra ağlasan da, sızlasan da işe yaramıyor. Unutmayacağız diye verilen tüm sözler bir kaç hafta sonra siliniveriyor hafızalardan. Unutulmaktan korkuyorum. Ne olur beni unutmayın; arada ziyaret edin beni ebedi mekanımda. Şimdi ben sıkılırım orada tek başıma. Her geldiğinizde de bir şişe rakı getirin. Hep beraber içeriz. Bir de kemençeci bulursanız başka şey istemem. Paranız yoksa da zorlamayın ne olur... Benimle yaşadıklarınızı hatırlayın o da yeter...

Pazar, Haziran 26, 2005

yazılara kısa bir ara...başımız sağolsun

Gece leylak ve tomurcuk kokuyor
Yaralı bir şahin olmuş yüreğim
Uy anam anam , Haziranda ölmek zor...

Nazım usta yok, Korkmazgil gitti. Peki şimdi sen neredesin Kazım abi? Hem de Bu kadar genç... Elveda hemşerim, abim Kazım Koyuncu...

Salı, Haziran 21, 2005

Savaş Dosyası: Kız Çocuğu'ndan

Ne istemişlerdi benden? Daha küçük, küçücük bir kız çocuğuydum. Ben ne yapmıştım ki onlara da, benim kaç katım bir bombayı atmışlardı üzerime? Ben bu bombayı atanların adını daha yeni duymuştum ve hiç de birşey yapmamıştım ki onlara karşı. Fakat onlar beni acımadan yaktılar. Kül edip yok ettiler hepimizi. Beni, sokakta oyun oynadığım arkadaşlarımı, annemi, babamı, büyükannemi, öğretmenimi, bakkal amcayı, komşu teyzeyi... Küçük boyumda tanıdığım kim varsa benim gibi uçuyordu gökyüzüne birer gri renk olarak. Evimizin, mahallemizin üzerinde yüzlerce insan sözleşmiş gibiydi. Annem elimden tutmuştu, diğer elinde öteki kardeşim... Uzaklarda ise beyazlar içinde, kanatlı adamlar vardı. Bizleri bekler gibi bir haldeydiler. Canımızı alanlara kızıyor, bizler içinse gözyaşı döküyorlardı. Aşağıda ise bir haykırış, bir ağlayış gidiyordu. Boş sokaklar, yanan evler, yıkılan her yer bir şeyler söylüyordu bizlere. Bir şehir, bir topluluk yok edilmişti, ve dur diyen yoktu katillerimize. Halen de yok...

Bu yüzden dolaşıp çalıyorum kapınızı. Bu yüzdendir sizi rahatsız etmem. Benim gibi çocuklar ve hiçbir çocuk ölmesin; bu kıyıma göz yummayın diye...

Çarşamba, Haziran 15, 2005

Yorgun Damarda Dolaşmak

Çoğu toplumu anlatan, onlara özgü, onlara ait şeyler vardır. Bu şeyler, bazen bir heykeltıraşın elinde şekil bulur. Heykel olur irili ufaklı. Ya özgürlüğünü anlatır, ya da gücünü, Tanrı sevgisini. Bazen bir mimarın sanat eseri olur. Çok veya az katlıdır. Bir kule olur, göğü deler; veya sadece yıkık döküktür, ama o harap hali bile neler yaşadıklarını gösterir insanlarının. Bazen sadece bir yer olur, bir şehir. Hepsi orada yaşıyormuş gibi gelir. Toplumu sanki oraya sıkıştırmışlardır. Bazense bir cadde olur, yanına açılmış sokaklarıyla. Adında bir toplumunun sahip olmak için canını verdiği şeyi bulursun; her adımında da o toplumu biraz daha tanırsın. Çünkü her kesiminden insanı vardır orada. İşçisi, memuru, öğrencisi, yaşlısı, bebeği, evlisi, bekarı... Eğer bir ülkedeyse bunlar her yöredendir; her kesimdendir insanlar. Aynı toprakta doğmuşlardır, aynı havayı solumuşlardır. Yaşam tarzları farklıdır; fakat hepsinin gözünde aynı endişeyi, aynı kederi, yani aynı duyguları bulursun.
Tramvaya, caddenin atardamarına ilk kez ulaşıyorum. İlk kez bu capcanlı, sımsıcak ağır aksak, yorgun araca biniyorum. İlk kez de bir vasıta, insanları taşıyıp duran, duygusu olabileceği aklımın ucundan geçmeyen bu makina, bana gülümsüyor; hafif bir şarkı mırıldanıyor. Frenler boşalıyor, hafiften bir hareketlenmedir başlıyor bu yalnız, tarihe tanık araçta. Zilini çalıp, yolundan kaçırıyor insanlarını: onunla özdeşleşen, onun bir parçası gibi olan İstiklal Caddesi'nin sakinleri kaçışıyorlar.
Camdan bakıyorum dışarıya. Yürüyen, düşünen, düşündükçe daha da bunalan, bunaltısı yüzüne vuran insanlar geçiyor yanımızdan. Yürürken benimde fark etmediğim, bakmak aklımın ucundan bile geçmeyen bu tramvaydan aslında neler görülüyormuş. İnsanlar bir bir uzaklaşıyor. Hiçbiri beni, onlara bakışlarımı, incelemelerimi göremiyor. Ve ben, her suratta yeni birisiyle tanışıyorum. Her insan farklı bir renk, farklı bir müzik katıyor insanlar üzerine bilgilerimi içeren kitaplığıma. Yavaş yavaş ilerleyen bu tırtıl kılıklı tramvay sayesinde, öyle bir hazineye sahip oluyorum ki... Birisi geçiyor, ardından bir başkası; sonra bir diğeri ve öteki... Hepsi ülkemi, insanlarımı ve dünyadaki çoğu toplumdan insanı tanıtıyor bana. Farklı gözler, farklı düşünceler tramvayın büyülü camı sayesinde beynime kazınıyor. Çocuklar; onlar bile gözüme farklı gözüküyor. Onlar bile bu yorgun tramvayın, yorgun sahibi caddede, hızla yaşıyorlar. Sadece bir iki saniye ayırabildiğim tanımak için. Ne büyük çelişki! Halbuki burası benim şehrim, benim ülkem. Bunlarda benim insanlarım. Ama vakit geçiyor, yaş ilerliyor; tıpkı tramvayın hızı gibi. İlk durağa geliyoruz.
Yeni insanlar katılıyor insanı tanıma yolculuğuma. Farklı farklı yüzler, kokular, sesler... Bu büyük yaşam savaşının meydanında, beynim canlanıyor sanki. Bütün gün derslerle, formüllerle, bilgilerle bulanan beynimi temizliyor insanlar. Bu büyülü cam alıyor bulanıklığı, götürüp dağıtıyor yerini asla bilemeyeceğim bilinmezlerde. İlk sözlerim aklıma geliyor: "Çoğu toplumu anlatan, onlara özgü, onlara ait şeyler vardır. Bu şeyler, bazen bir heykeltıraşın elinde şekil bulur. Heykel olur irili ufaklı. Ya özgürlüğünü anlatır, ya da gücünü, Tanrı sevgisini. Bazen bir mimarın sanat eseri olur. Çok veya az katlıdır. Bir kule olur, göğü deler; veya sadece yıkık döküktür, ama o harap hali bile neler yaşadıklarını gösterir insanlarının. Bazen sadece bir yer olur, bir şehir. Hepsi orada yaşıyormuş gibi gelir. Toplumu sanki oraya sıkıştırmışlardır. Bazense bir cadde olur, yanına açılmış sokaklarıyla. Adında bir toplumunun sahip olmak için canını verdiği şeyi bulursun; her adımında da o toplumu biraz daha tanırsın. Çünkü her kesiminden insanı vardır orada. İşçisi, memuru, öğrencisi, yaşlısı, bebeği, evlisi, bekarı... Eğer bir ülkedeyse bunlar her yöredendir; her kesimdendir insanlar. Aynı toprakta doğmuşlardır, aynı havayı solumuşlardır. Yaşam tarzları farklıdır; fakat hepsinin gözünde aynı endişeyi, aynı kederi, yani aynı duyguları bulursun."
Tramvay kalkıyor duraktan. Sakince yoluna devam ediyor. Kaybettiği ve kaybedeceği hiçbir şey yokmuş gibi devam eden tırtıl, zilleriyle uyandırıyor düşüncelerinde boğulanları: "Sadece bir zil, kaçırmak için yolundakileri." Binmeden önce sadece bunu ifade ederken, şimdi anlıyorum neden yanından geçerken kendimi farklı hissettiğimi. Bu zil, insanın kulakları vasıtasıyla kalbine, beynine hitap ediyormuş. İnsanlar bu sesi duyunca bir farklı oluyor, o an bunu da görüyorum. Tutunamayanları, hayata tutunmaya ikna ediyor sanki.
İnsanlar, siluetler akıp gidiyor taşkın bir ırmak gibi camdan. Belki de kaçan, uzaklaşan biziz. Konuşuyor insanlar; hiçbiri gördüklerimi görmüyor diye düşünüyorum. 'Hiçbiri mi acaba? Biri bile görmüyor mudur bunları?' Düşünceler aklımın kafesinde dolanıyor. Gözelrim benimkiler gibi bakanları arıyor. Dışarıda zaman akıyor. Burada, tramvayda mı? Bilmem. Ararken gözleri, zaman kavramını kaybettim ben. Yavaş yavaş, kırıta kırıta geziyor tramvay caddede; ben içinde yalnızlığı fark ediyorum bu kalabalık içinde.
Halbuki yanılıyorum; bunlar benim insanım. Onlarda benim gibi herşeyin farkındadır. Aynı atadan, aynı topraktan geldik. Benim gözlerim görürken onlarda görüyor. Ve ne zaman onlar baksa bir yere, ben de bakmıyor muyum? Yalnızlık terk etmiş beni, durağa gelince fark ediyorum. İlk sözlerim yeniden canlandı beynimde. Acaba bunlar da içerdekilerin beyinlerde yer alıyor mudur: Çoğu toplumu anlatan, onlara özgü, onlara ait şeyler vardır. Bu şeyler, bazen bir heykeltıraşın elinde şekil bulur. Heykel olur irili ufaklı. Ya özgürlüğünü anlatır, ya da gücünü, Tanrı sevgisini. Bazen bir mimarın sanat eseri olur. Çok veya az katlıdır. Bir kule olur, göğü deler; veya sadece yıkık döküktür, ama o harap hali bile neler yaşadıklarını gösterir insanlarının. Bazen sadece bir yer olur, bir şehir. Hepsi orada yaşıyormuş gibi gelir. Toplumu sanki oraya sıkıştırmışlardır. Bazense bir cadde olur, yanına açılmış sokaklarıyla. Adında bir toplumunun sahip olmak için canını verdiği şeyi bulursun; her adımında da o toplumu biraz daha tanırsın. Çünkü her kesiminden insanı vardır orada. İşçisi, memuru, öğrencisi, yaşlısı, bebeği, evlisi, bekarı... Eğer bir ülkedeyse bunlar her yöredendir; her kesimdendir insanlar. Aynı toprakta doğmuşlardır, aynı havayı solumuşlardır. Yaşam tarzları farklıdır; fakat hepsinin gözünde aynı endişeyi, aynı kederi, yani aynı duyguları bulursun. Onlar senin insanlarındır. Aynı topraktan geldiğin, aynı toprağa gideceğin. Her biri sensindir ve her birininde senden parçaları vardır.
İstanbul. Aşıkların şehri Paris ise, aşık olunacak şehir de İstanbuldur. Hatta bir türlü bitmez trafiğine, hırsızlarına, kapkaççılarına, Doğu'yla Batı arasında kalmış zor hayatları olan insanlarına; ailece şehrin meydanlarını yaşanmaz, geçilmez hale getiren, bir tiyatro üstadının taktığı adlarıyla 'koyu renkli vatandaşlarımız'a rağmen aşık olmamak çok zor şehre. Karşı koymakta öyle zorlanıyorsun ki... 'Değer bu kadar güzelliğe bu saydıklarında. Hem bize bişey olmaz canım!' deyip, koyulmak sevmeye...
Taksim'de en güzel, en canlı yeri şehrin. Hatta kalbi. İstiklal Caddesi ise, kalbin hem atar, hem toplar aortları sanki. Ana insan trafiğini burası oluşturuyor zaten şehrin. Bağdat Caddesi ise en şık, en temiz, en Batılı damarı bu vucüdun. Hem de yaşamı ikileme düşüren bir şekilde: şehrin, hatta ülkenin en Batılı yeri, Doğuda! Ve canlı orasıda İstiklal gibi. Ama burası daha farklı; İstiklal'de bir büyü var, insanı alıp götüren başka başka diyarlara, düşüncelere. Burasıdır bu ülkenin kimlik kartı. İnsanları burada sürülür tezgaha, burada tanılır. Farklılığımız burada çıkar en fazla. Ve ancak tramvaydan görebiliyor bunu içimizden biri.
Sona geldi yolumuz, ortaklığımız şimdilik tramvayla. Meydana ulaşana kadar ortaya çıkmayan özlem bastı şimdi. Ayrılmak istemeyen benliğim söz verdi:"Yine geleceğim!" Sözü alan tramvay beni bekliyor şimdi. Her seferinde insanlarımı uyandırmaya, yaşama tutunmalarını sağlamaya ve bizi tanımaya gelen turistlere tanıtmaya bizi devam ediyor. Bazı milletler ve ülkeler vardır, şanslıdır kendilerini anlatmakta. Bizimde bir şansımız var: böyle güzel bir raf gibi güzel şehrin ortasında duran, güzel caddemiz, içinden akıp giden tramvayıyla bizi hem kendimizle, hem bizi tanımak isteyenlerle tanıştırıyor. Bazılarının kulelerle, heykellerle, binalarla yapmaya çalışıp yapamadıklarını, yorgun ve yaşlı damarı İstanbul'un bize kendiliğinden sunuyor neyse ki!..

Bir Cevabı Olan Var Mı?

Bir kaç soru var kafamda. Aşk neden zor bulunur? Ve neden çabucak kaybedilir? Acaba biz zavallı insanlar mı onu bulamayız, yoksa bu fani dünya da hiçbir şeyin değerini bilmediğimiz gibi onun da değerini bilmiyoruz, bilemiyoruz? Ve nasıl oluyor da, gelip bizi bulunca, esrar gibi girip vücuda, acıları hissetmiyor, uyuşturucu toz pembe dünyalara götürebiliyor ?

Bazen yağmurlu bir günde başlıyor aşk:

Sırılsıklamsın, üstündekilerden tenine geçiyor ıslaklık. Soğuk içine işliyor. Üşümek...

Yalnızlığının üşüme, titreme nöbetleri rahat vermiyor. Doğduğundan beri birçok insanı sevmişsin; anneni, babanı, kardeşini, arkadaşlarını... Sevgilini sevmişsin, sevgilerinin en masumlarıyla(?) . Ve bazen ağzın yanmış, bazense çok mutlu günlerin, gecelerin peşinde olmuş. Dolunayda, mehtaba yalnız bakmamanın huzuru olmuş içinde.

Aradığım bu değil benim. Soğuk işliyor iliklerine; gerektiğinde şelale gibi gür, hırçın; gerektiğinde ise kuru toprakların içinden doğan bir ırmaktan bir damla düşüyor burnuna... Oradan karışıyor yağmura; doğduğu topraklara dönüyor.

Eros. Sevgili dost... İnsanlığın kurtarıcısı Tanrım. Sen değil misin, koskoca kalabalıklarda, yahut bir balıkçı barınağında, limana sığınmış tekne gibi bizleri bulan, ve aşk denizine sürükleyen. Belki sen, cevap verebilirsin bana: Neden Eros? Niçin aşk, insanları bu kadar ilgilendirir? Neden bu anlaşılması zor denklemi çözme çabası durmadan süren? Bana sen cevap vermelisin; çünkü Ademoğulları, hala çözemedi bu soruyu. Hem onlar şu ara başka sorunlarıyla, savaşları, kavgalarıyla uğraşıyor. İnsan öldürmek haksızca, umarsızca aldı başını gitti; insanlar şu ara bu furyaya katılma çabasındalar. Senin o güzel, yumuşacık sevgi dolu, aşk dolu, en güzel insanî duygularımızı bize veren okların, onların üstündeki tüm etkisini kaybetti. Sen de yeni, daha etkili silahlar üstünde çalışmalısın. Örneğin bir aşk bombası yap; içini sevgiyle, kardeşlikle, aşkla ve paylaşmanın gerekliliğini anlatacak sözlerle doldur lütfen. Belki yirmi birinci yüzyılın evlatları, üvey evlat zannettikleri etraflarındaki insanları ancak böyle severler.

Sana, aşka o kadar çok ihtiyacı var ki kardeşlerimin, sana sorduğum sorumun cevabından vazgeçtim. Senin çok işin var; bu öldürme, tüketme açlığındaki kullarını doyurman lazım. Ben sorumu bir başkasına soracağım.

Belki ondan bir cevap alabilirim. Karısına, en sevdiği karısına aşkıyla, bana da örnek olan insana sormalı bu soruyu. Nazım'a...

Piraye'ye aşkıyla, ona yazdığı şiirlerle kanıtlıyor bana ne kadar güzel şey olduğunu şu aşkın. Demir parmaklıkların arkasında dahi olsa, aklı ve gönlünün hep O'nda olduğunu belli ediyor dizeleriyle:

O şimdi ne yapıyor

şu anda, şimdi, şimdi?

Evde mi, sokakta mı,

çalışıyor mu, uzanmış mı, ayakta mı?

Kolunu kaldırmış olabilir,

-hey gülüm,

beyaz, kalın bileğini nasıl da çırılçıplak eder bu hareketi!..-

O şimdi ne yapıyor,

şu anda, şimdi, şimdi?

Belki dizinde bir kedi yavrusu var,

okşuyor.

Belki de yürüyordur, adımını atmak üzredir,

-her kara günümde onu bana tığış tığış getiren

sevgili, canımın içi ayaklar!...-

Ve ne düşünüyor

beni mi?

Yoksa

ne bileyim

fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi?

Yahut,

insanların çoğunun neden

böyle bedbaht olduğunu mu?

O şimdi ne düşünüyor,

şu anda, şimdi, şimdi?...

Bir hükümlü, içerideki yaşamında dahi, dışarıyı, aşklarını düşünüyor, kafa patlatıyor neler oluyor duvarların arkasında diye! Ve sadece aşkı için değil, memleketi için, insanları için kafa patlatıyor -düşünmesi yasak olmasına rağmen-. En iyisi sizi de ebedi ikametgahınızda rahat bırakmak sevgili Nazım Hikmet Amca. Bu soruyu bir başkasına sormalı ama kime. Bu cevabı bilen, bulan kaç kişi olabilir ki şu dünya üzerinde? Einstein, İzafiyet Teorimi'ni ve daha pek çok kuramı getirmiş olabilir yeryüzüne. Fakat Dünya'da hiç kimsenin cevaplayamadığı sorulara o da bir cevap bulamamıştır. Yaşamın sırları, aşklar, insanın duyguları ve daha pek çok sorunun cevabı saklıdır bir yerlerde.

Ve bir kadın gözlüğünden aşk yine aynı gözüküyor. Sadece biraz daha duygusal, biraz daha korkulu bir bekleyiş var cephenin bu tarafında. Kaybedilen her neferin ardından bir yenisi hazırlanıyor. Maalesef kazanan iki taraf; ve kaybeden yine aynı ikisi..

Bir kadının gözünden aşk diyorsun , kalemi elime tutuşturup karşımda dikiliyorsun . Dostum yanlış bir kadına yanlış bir soru soruyorsun . Bir kadın senin aradığın fakat hepsinden önce sıradan bir kadın . Ve bir cevap istediğin bu kadından . Bulamayacağından bu denli eminsen bir de sorarım sana neden sıradan bir kadın istiyorsun cevaplandırması için ?

Evet , kim görmüş aşkı yolda yürürken ya da kim seslenmiş bir tanıdık gibi arkasından ? Akılları karıştıran kısa soluklu bir oyun olmadığını düşünen kaç insanla tanıştın , kaçının kelimelerinde arındın ? Turgut'um , sana bu hayatındaki en güzel hediyeyi , bu sorunun cevabını veriyorum : Aşk diye bir şey yoktur .

Aşk yoktur aslında . Eros bir hayalden başka bir şey değilse okları olmuş neye yarar ? Shakspeare'in anlattığı , Balzac'ın yaşadığı aşk değil . Aşk insanların uydurmacası , bahanesi birbirlerini tüketmekte kullandıkları . Ve sevgi kelimesi kırmızı yastıkların , ayıcıkların üzerlerine sıkıştırılmış , bu uğurda kirletilmiş olmaktan öteye geçmeyen . Nasıl ki devletlerin sömürge elde etmesinin adı oraya barış götürmekse insanların birbirlerini sömürmesinin adı aşk olmuş . Senin sorduğun aşk değil Turgut'um . Senin merak ettiğin çok daha temiz bir duygu ve henüz ismi olmayan .

Sahiplenme , kıskançlık , ihanet , sadakat , hesap verme , öpüşme ya da sevişme değil onu var eden . Varlığı salt sevgiye bağlı . Varlığı salt bir bebeğe ve bir meleğe bağlı .

Bebek , önyargıları olmayandır . Her şeye farklı bakar , gördüğü her ne varsa onun için yenidir , keşfedilmeyi bekler . Sevgi de bunlardan biridir . Kelimeler ona olduğu gibi , çıplak halleriyle ulaşır . Kelimeleri sevgisiyle donatır . Sevildiği ölçüde sevmeyi öğrenir , sevildiğinden daha çok sever .

Melek güzeldir , kutsal olandır . İnsan kılığına büründükleri rivayeti ortalarda dolaşmaktadır . Melek koruyucudur , sevgiyi kelimelere sığdıramayandır . Senin cevabını aradığın sorunun yanıtı bir bebek ve bir meleğin birlikteliğinde saklıdır . İsimsiz .

Aşk, bir saat gibi galiba. Zamanı gelince, herkes için çalacak; herkesi uyarıp uyandıracak. Ve o ana kadar insan derin uykusunda yalnızlığın. Bazen ömrü geçiyor bu bekleyişte, bazen birkaç dakikası; ama eninde sonunda bir S.S.K. hastahanesinde, doktor kuyruğu bekleyen vatandaşlarım gibi bekliyor insan evladı.

Aşk bir saat gibi . Bu dünyada nefes alan tüm sıradan insanların tatmayı istediği ve istedikleri ölçüde elde ettiği .

Bir sonuca varmak zor. Hem o kadar şair, yazar, ve alelade binlerce, milyonlarca insan bu soruyu ararken benim bulmam da zor. "Onlar bulamamış, ben hiç bulamam!" diye bakmıyorum; ama bu yazıda ve bu yaşta bir cevaba ulaşamayacağım apaçık ortada duruyor. Bense vazgeçmeyeceğim arayışımdan. Ve belki bir gün, yeniden yazdığımda cevabı okursunuz.

Paul Eluard bir şiirinde şöyle diyor:

Kapılar tutulmuş

Neylersin

Neylersin içerde kalmışız

Yollar kesilmiş

Şehir yenilmiş

Neylersin

Açlıktır başlamış

Neylersin

Elde silah kalmamış

Neylersin

Karanlık bastırmış

Sevişmezsin de

Neylersin...

İşte böyle; yapacak fazla bir şey yok. Bizler fakat mağrur dolaşıyoruz. Aslında savaşı kaybetmişiz, küçük bir başarı kırpıntısıyla kendimizi muzaffer ilan ediyoruz. Küçük mutlulukları yakalama kılavuzu, kutsal kitabımız olmuş; her zamanki küçük hesaplarımıza alet ediyoruz sevgimizi de.

Hayır Turgut , biz savaşı kaybetmedik . Savaşımız bu soruyu cevaplandırmak , cevaplandıramasak dahi arayışında olmak . Aradığımız bir bebek ve bir melek gökyüzünde gezinen , yere basmaya layık olmadıkları için göklerde yaşayan . O denli saf ve saf olduğu ölçüde kutsal olan bir duygu aradığımız . Öyle ki sen bir bebek olamasan ve ben bir melek olamasam dahi isimsiz olanı bulabilmek önemli olan . Küçük hesaplarımız için kullanacak sevgimiz yok bizim gibilerin ve başkaları adına konuşmayı bırak . Sevgimizin her damlası isimsizi bulmak adına .

Umarım mutlusundur dostum; şimdi mehtaplı gecelerin yalnız, bedbaht ve bir doktor kuyruğundaki hastanınki gibi acı verici değildir. Umarım şansının da farkındasındır. Sen ki, bir seçilmiş gibi kurtuldun açlıktan. Kalbinin korkular tarafından işgalinden kurtuldun. Dua et dostum; dua et çünkü elinde tuttuğun sadece sana sevdiğince verilmiş bir kalp değil; en önemli hazineleri karşındaki insanın. En büyük sırları, en önemli duyuları, duyguları ve en mahrem, en kişisel yanlarıdır. Kırmaman, yormaman, sıkmaman gerekir.

Sevgili arkadaşım, biricik dostum Pınar Arpacı'ya katkılarından ötürü binbir teşekkür...

Perşembe, Haziran 09, 2005

İstanbul'a

Sana yazıyorum bu satırları. Doğumumla beraber alnıma yazılmış, beşik kertmem, biricik aşkım, gözbebeğim... Hayatımı veren ve alması için de dua ettiğim sana yazıyorum. Bütün bunlar senin o güzel yüzünü görebilmek; gördüklerimi diğerlerine de gösterebilmek içindir. Sensizliğe düşmemiş ben, sensiz yapamayacak olan ben, sana sevgimi döküyorum kağıtlara. Sevmek...

Bir şehir, bu kadar mı güzel görünebilir bir sakinine? Onu her gün, her dakika yaşamaya alışmış biri bile, nasıl fark edebilir her farklı yönünü? Biz insanlar alıştığımız şeylerdeki değişiklikleri fark etmezken, bu şehir, her an canlılığıyla, arada bir tenhalığı, sessizliğiyle; sonbaharın hüzün dolu günlerindeki dolu dolu umut yağmurlarıyla, bu kadar mı güzeldir kardeşim.

En güzel, en anlamlı halleriyse şehrimin, yuvasından çıkmaya korkan, ıslak bir kedi gibi kendi içine kapandığı anları. O kadar güzeldir ki, yaşamanıza karşın burada, belki de hiç fark etmemişsinizdir. Halbuki, sizler bu lütufa layık olmalısınız; yaşadığınız her mekanın, her saniyenin değerini bilmenin yanında, bu şehri de keşfetmek için çaba sarf etmelisiniz. Sisli sabahlarında, karlı günlerinde; damla damla ağladığında gökyüzü, ağıtlar yakıp yere kavuşmaya çalıştığı zamanlarda; ve yeşilliklerle dolu, cıvıl cıvıl günlerinde bu şehri dikkatli gezmelisiniz. Her gün işinize giderken geçtiğiniz yollara, yolların etrafındaki binalara, ağaçlara göz ucuyla bile olsa bakmalısınız; nasılsa onlar bu fırlattığınız 'klark' sayesinde, sizin dikkatini çekmek için her şeyi yapacak.

Vapura biniyorsanız eğer (ki bu şehirdeki en güzel, en sade ve şehirle özdeşleşmiş bir ulaşım aracı daha yoktur) insanların konuştuklarına kulak kabartın bir yandan; diğer yandan gözleriniz denizde, karşı kıyıdakilerde olsun. İzledikleriniz ve dinledikleriniz, size bir filmin içindeymiş hissi verecek. Başrollerin hepsinde İstanbul; yardımcı roller insanlarına, denizine; film müzikleri vapurun motor sesine ait olacak. Ve bu filmi izlemekten asla sıkılmayacaksınız.

Emirgan'daki çay bahçelerini, Kadıköy'ün Salı Pazarı'nı, Karaköy'deki baklavayı, Kanlıca'daki yoğurdu, Yeni Cami önündeki güvercinleri, Bağdat Caddesi'nde, İstiklâl'de ve her yerde olan gençlerini, ve bunların arasındaki İstanbul'u yaşamaktan asla vazgeçemeyeceksiniz eğer bir kez iyi, dolu dolu, ama anlamlı bakarsanız...

Kent sizi bekliyor; gözlerinizdeki o ışığı bekliyor caddeleriyle, sokaklarıyla. Her köşesinde, her soluğunda sizin bir parçanız olacak. Bekletmeyin onu, zaman o kadar uzun değil. Beklemek iki taraf içinde bir intihar. Sevdalısı sizsiniz O'nun; daha fazla bekletmeyin, üzmeyin. Keşfetmek...

Pazar, Haziran 05, 2005

Sadece Senin İçin

"Neden? Neden geri geldin? Neden beni unutup, arkanı dönüp gitmedin? Ne istiyorsun benden? Anlamıyorum ki, ne var bende seni bana bağlayan? Ben ne idim ne oldum ki senin için... Sen beni sever miydin, düşünür müydün ki?"
Aklımda bir çok soru olsa da saklamak zorundaydım kendime. Hayat devam etmeliydi, her zamanki temposunda. Bir an durup geriye bakacak hâl yokken, bir de onunla uğraşamazdım. Vazgeçemiyordum ondan ama, onsuz olmaya daha alışkındım artık. Bu soruları yora yora kafamda, unutmuştum kendimi. Sonunda yine aynı sorular bu kez kendilerini unutturdu bana. artık, sadece ben varım benim için. Değer verilmesi gerekenler kaçarken ardlarına bakmadan, duygularımla ben kalmıştık başbaşa. Şimdi kimsenin hakkı yok bizi ayırmaya. Hele hele ikimizin de değerini bilmeyenlerin... Biz seviyoruz birbirimizi. Onlarla ilgili hâlâ kalbimiz farklı atıyor, yüzümüz farklı gülüyor, gözlerimiz onların kıvılcımlarıyla doluyor olabilir. Sesini duymadan kalbimiz yerinden çıkacak gibi; duyduğumuzda ise elimize çoktan gelmiş olabilir. Ama canımızı yakanları affetmemiz zor. Tek bir umudumuz var: bu sefer bizi kandırmamaları. Bu sefer kedinin fareyi öldürmeden önce oynadığı gibi, gururumuzu kırmak için oynamamaları bizimle. Becerebilirler mi, beceremezler mi göreceğiz ikimizde. Ama bizi kazanmak için önce güvenimizi kazanmalılar artık.
Sevgimiz bizi hareket etmeye zorlasa da, ayak diremeliyiz onlara. Sevgimiz değil, aklımız hakim olmalı bize. Zamanını beklemeliyiz. Size aşık olmamalıyız eski sevdiğimiz... Siz de, biz de beklemeliyiz.

Çarşamba, Haziran 01, 2005

Sen var mısın?

Gazetelerde boy boy fotoğraflar... Bir sürü yazarın kaleminden çıkmış, bir sürü yazı senin hakkında... Reklam panoları, televizyon reklamları seninle dolu. Her kanal gene o uzmanlığı tartışılır uzmanlarını çağırmış, seni anlattırıyorlar bana. Kuşlar adınla çınlatıyor gökyüzünü. Kalkan her vapur beni her zaman sakinleştiren düdükleri yerine senin haykırıyor. Sokakta her yürüyen insan Semra Hanımları unutmuş, bizi sakız etmişler kör beyinlerine. Popüler kültür dedikleri saçmalık sarmış çevremizi... Boğulacağız yakında.

Fakat olsun: senin için yeniden, herşeyi yeniden göze alabilirim. Emposizyonun sadece sefil beyinleri değil, beni de etkiledi. Hayat yeni bir oyuna başladı seninle, bana karşı. Sen benim yanımda mısın, onu bilemiyorum...

Düşünmekten ve Sevmekten Korkuyoruz-1

Kafasını nasıl da karıştırıyor insan. Hem de ortada hiçbirşey yokken. Nasıl becerebiliyoruz? Nasıl bu kadar yoğun işlerimizin arasında beynimizi daha da karmaşıklaştıracak sorunlarla doldurabiliyoruz? Hayatınızın geçtiği; günlerinizde, günlüğünüzde yeri çok büyük ve kalın olan bir hatıra karşınıza yeniden çıkınca nasıl oluyor da siz herşeye yarım kaldığı yerden devam etmeye çalışıyorsunuz? Zor sorular soruyorum, biliyorum; ama cevaplarını bulamadığım takdirde kendimi, huzurumu ve dinginliğimi kaybedebileceğim bu sorulara cevap bulmam şart gibi gözüküyor. Hayat yeni yollar sunuyor, ben seçmek zorunda kalıyorum. Peki doğru yol nereden geçiyor? Benim için en iyi olanı deneyerek bulmak zor. Daha dünyayı yeni yeni tanıyan çocuklar ne yapsın? Siz üstatlar, yardım edin bizlere... yardıma muhtacız.