Perşembe, Ekim 08, 2009

Açık Mektup

Sevgili okuyan,

Eğer bu blog'un daha önceden okuyucuysan veya ilk defa girip aşağıdaki yazılara şöyle bir göz gezdirdikten sonra "ee, daha" diyecek olursan, bundan böyle -buradan daha sık olarak- AntikMotifler isimli, mottosu " Geçmişle Bugünü Buluşturan, Hayata Dair Renkli Bir Yayın." olan siteden de ulaşabilirsin!

Saygılarımla...

m.b. 08.10.2009

Pazartesi, Eylül 28, 2009

Salı, Eylül 01, 2009

1 Eylül ve Nev-i Zade Geceleri

İstanbul semalarında görülmekte olduğu üzere, yeniden gri, yağışlı, toprak kokulu havalar başlamış bulunuyor gün itibariyle. Sabah adadan motora bindiğimde, hem gece yağan yağmurun arda kalan ıslaklığından, hem de denizdeki vira babam ağ çeken balıkçılardan belli olmuştu, ama İstanbul'a inince iyice belli oldu.

Yağmur yüzünden kayıp kaza yapan araçlar, belli bölgelerde yoğunlaşabilen toprak kokusu, ekşi sözlük'teki entryler...

Bugün aynı zamanda Nazi Almanyası'nın Polonya'yı işgal etmeye başladığı, daha sonrasında Dünya Barış günü olan bir gün. Belki bu akşamdan, belki yarından itibaren haftada en az 4 gün balık yenilmeye başlanacak gün aynı zamanda. Çingene palamut, hamsi, deniz levreği, mezgit... Allah allah, yeme de yanında yat, özledim valla. Bütün yaz, zıpkınla yahut oltayla tutulan ama bünyedeki bir tek dişin bile kovuğuna yetmeyen tad, geri dönmekte.

Aynı zamanda çocukluk zamanlarında, öğretmen annenin evladısı olarak, zorunlu yaz tatili bitiş günüydü. Lakin mütekayit öğretmen annenin artık benden daha fazla tatil yapıyor olması, hatta adada benden daha çok kalmak istemesi kana dokunur oldu. O kadar yıl kıskançlık yaratıcı nazireler yapınca, şimdi cevaben geri dönüşü oluyor, fakat, yav ben o zaman daha velettim.


Adalar'da ayrılık zamanının iyice hissedildiği gündür aslında 1 Eylül. Zaten Amerika-Kanada'da yaşayanlar Ağustos'un 15'inden beri ayrılmaktaydı, şimdi bu daha da hızlanacak. Yavaşça sessizleşecek ada, martılar harici ses kalmayacak. Çocukların cıvıltıyı aşan, zamanla kulak tırmalayan sesleri bir bir yok olacak, gelecek Haziran'a kadar. Leylekler kafileler halinde yurdumuzu alçak basınç edasında kara bulutlar şeklinde terk ediyordu; artık son sürülere gelmiştir sıra. Yani, sarı denen ama insanları grilere-siyahlara bürüyen sonbahar resmi olarak geldi.

Ve son 1 Eylül bilgisi olarak, geçmiş yıllardan gelecek yıllara kalır mı bilinmez dostluğu olsa da, kararsız ve lakin ısrarcı kişiliği her daim fark ettirici mandalina kızın doğum günü bugün. Kendileriyle 'ayrı cephelerin' kavuşamaz 'düşmanları' olsak da, kendileri iyidir, hoştur, güzel insandır geçmişten hatırlanıldığı kadariyle. Dünyaya gelişi sebebi hasılasıyla, tüm dünyaya kutlu olsun, mutlu olsun. Kızın günü bile süper: dünyaya barış getirilen günde, balığın balıkçıya aş verdiği günde, toprağın can bulduğu günde...

***

Dün gece yine bir Galatasaray gecesi oldu, takım fırtınaydı, gelenek değişmedi. Yıllar sonra 4'te 4 yapıp, ligde fırtına gibi esmeye devam ediyoruz. Takımın yeni ve güzel hali, transferlerin yıllar sonra işe yarayacak futbolcular üstüne yoğunlaşıp, şimdilik çok da iyi olmuş gibi durması, takımın da futbol oynamayı hatırlaması, biz taraftarı da etkiledi. Geçen yıl başlayan tezahürat, "Nev-i zade geceleri" her hafta daha da güzel gelir oldu kulaklara. İnşallah, nice galibiyetler, bir çok başarılar ve kupalar gelir, hem İstanbul'u hem Avrupa'daki maç yapacağımız şehirleri Nev-i zade geceleriyle inletiriz.

Not: Bu takıma mor cidden yakıştı.


m.b. 01.09.2009

Cuma, Ağustos 28, 2009

Aşklar İçinde

Denizin en az yeri bir köpüğü başlatıyor
Yürüyorum kumların çakıllarin yanı sıra
Yüreğimde bir sancı keskin bir akasya kokusundan
Avuçlarımda bir yanma
Büyüyen bir ürpertiyim sanki, kayıp gidiyorum üstünde sabahın
Oldu olacak
Eğilip bir taş alıyorum yerden, fırlatıyorum denize
Ufacık bir gülüş geçiyor suyun üzerinden
Bir çocuğun gülüşü gibi
Aşkların, nice aşklarin ayrılık günü gibi
Bir sokağın ucunda kaybolup solan
Daha çok solan, aşkların solgunluğu suyun üzerinde
Korularda yoğun bir erguvan sisi.

Hisarlı balıkçı ağlarını ayıklıyor
Ağları pembeden hüzne giden
Dip sularında mercanlar gibi koyulaşan
Kirpiksiz gözleri böyle daha güzel
Çil basmış yüzünü bütün
Parmakları capcanlı, pavuryalar gibi
Merhaba, desem bir kucak balık atacak önüme
Biliyorum atacak
Böyledir memleketimin yoksul halkı
Bir onlarda rastladım bu cömertliğe
Istavritler kıpır kıpır dibinde sandalının
Balık dedin mi, oynamaz gözleri hiçbirinin, tertemiz bir resim gibi bakarlar insana
Günlerce bakarlar, bıraksan yıllarca bakarlar belki
Gözlerin gibi senin, yıllardır unutamadığım
Ve bu yüzden olacak düşünmedim şimdiye kadar bir balığın ölebileceğini.

Hızar sesleri geliyor yakından, güneşin döndüğünü görüyorum
Çınar yapraklarının arasında yeşil yeşil
Yeşille sarı birlikte dönüyor
Denize düşüyorlar kırıla kırıla
Bir örtü oluyor düşündügüm her şey denizin ve asfalt yolun üstünde
Gözyaşları bir örtü, onurla cesaret bir örtü
Senin upuzun gövden -kapkara saçlarınla-
Daha da uzun şimdi bir örtü olarak
Denizin kıvrımlarında aşka hazırlanıyor
Göğe düğmeler gibi yapışmış kirazların altında
Yıllar var ki unuttuğumu sanırdım bu örtüyü ben
Sevgiyi bilmezdin de ondan, sevişmeyi bilirdin yalnızca
Birtakım sözler de bilirdin, niye saklamalı, en ustalıklı sözlerdi onlar

Ama bak
Kaybolup giderdi herbiri, karşılaştılar mı bir yerde şiirle
Aslına bakarsan en güzel aldanmaları yaşadık seninle biz
Hatırlıyorum da öyle.

Tepelerde otlar yakmışlar, kuzular dolaşıyor dumanların arasında
Bir kızla oğlan geçiyor, birbirilerine iyice sarılmışlar
Kızın ağzında ince bir dal parçası
Dalın ucunda bir tomurcuk, ağzıyla dudaklarıyla beslemiş sanki onu
Öylesine bilmek istiyorum ki ne konuştuklarını, ama duymaktan korkuyorum gene de
Söyle, en son nerde görmüştüm seni
Böyle dumanlar vardı gözlerinde, boynunda bir de
Şimdi gene var
Bileklerinde, bileklerinin renginde
Dudaklarında, dudaklarının
Gözlerinin dolar gibi olması renginde ve
Yorgunsan bir kıyı kahvesinde dinlenirkenki
Üşüdügün, başını omzuma koyduğun, sonra elele
Bir aşkı yaşamak, bir aşkınn bilinmesinden bambaşka değil miydi
Ve bu ikisini ayıran duman, yani bir aşkı bizim yapan
Bu dumanların hepsi gibi varsın şimdi de
Acele etme yoksun belki
Ben herşeyin bir bir yok olmasına o kadar alıştım ki
Ve her şeyin bir bir varolmasına o kadar alışacağım ki
Bilirsin neler için çarpmıyor bir yürek.

Küçüksu çayırını şantiye yapmışlar
İşçiler beton döküyor, demir eğiyor, zift kaynatıyor
Vakit öğleyi geçti çoktan, yemeklerini yemiş olmalılar
Coca-Cola’ya doğrayıp ekmeklerini
İşçilerimiz, yarını kuracak olan işçilerimiz
Ben görür müyüm bilmem, ama kuracaklar mutlaka
Coskuyla çakacaklar her çiviyi, türkülerle dökecekler betonu
Ve onlar
Onlar, diyorum sadece
Bir yolculukta karşılıklı konuşan adamların
Parmak uçlarındaki sigaralar gibi şaşkın
Bilmeden ne yapacaklarını
Anlayacaklar ne kadar güçsüz
Ne kadar zavallı olduklarını
Vakit öğleyi geçti çoktan.

Bir tanker geçiyor şimdi de tam akıntının ortasından
Baştanbaşa gül rengi
Kimseler görünmüyor içinde
Neden görünmüyor, bilmiyorum
Yolcu uçaklarına, yük kamyonlarına, fabrikalara petrol taşıyor
Tanklara, savaş gemilerine, roketlere de
Yılların, yüzyılların
Bitmeyen vahşetini ateşlemek için
Sanki bu yüzden kimseler görünmüyor ortalıkta, utançlarından
Utancı bilerek yaşamak korkunç
Daha korkuncu da var:utancı bilerekten yaşatmak
Gördük hepsini işte, daha da görüyoruz.

Pembeye dönük bir aydınlık, yağıyor usul usul
Bir poyraz çıktı hafiften, kuzeye çevrildi teknelerin burnu
Ve güneş kaydıkça kayıyor batıya doğru, birazdan kan kırmızı bir gök buğulanacak
Birazdan kan kırmızı bir akşam yağmuru da dökülebilir
Neler olabilir birazdan
Bir uçak geçiyor yaldızdan bir iz birakarak
İçindeki mutlu yüzleri düşünüyorum
Bir hüzün basıyor gene, ne kadar istemesem de
Çabuk geçiyor
Nerede okumustum, hatırlamıyorum şimdi, biri mi anlatmıştı yoksa
Mahpusunu kıskanan bir gardiyani
Ve düşün sevgilim, mahpusunu kıskanan bir gardiyan düşün
Ne kadar acı bunlar
Kıskanıyorlar hepimizi ve kıskanacaklar
Güç iştir çünkü bir tarihi insan gibi yaşamak
Bir hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir
Birazdan akşam olacak sevgilim Bütün heybetiyle akşam olacak
Sevgilim, diyorum, oysa kimsecikler yok yanımda
Bilmiyorum kime sevgilim dediğimi
Bildiğim bir şey varsa
O kadar yeni bir anlamda söylüyorum ki bu kelimeyi
Unutup birden zamanı ve yeri
Onunla bir günü kutluyorum coşarak
Onunla bir günü kutluyoruz sanki.

Edip Cansever

Salı, Ağustos 18, 2009

Yaşanası - Okunası - İzlenesi

Hafta sonu, toprakla uğraşmanın insanı oyalayacağını, hatta mutlu bile edebileceğini keşfettim. Tırıs tırıs 'temiz çocuk' pozlarını bırakıp, bahçeye girmek, kazmasına küreğine kadar aletli aletsiz çalışmak, toprağa dokunmak bana göre olabilirmiş, bunu gördüm. Kişi bütün sinir stresi veriyor gerisin geri almamak üzere; bir rahatlıyor, bir farklı kalkıyor ayağa tekrar. Anlatması zormuş, ondan imkanınız varsa bir deneyin bence.

George Orwell Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'te karakteri Winston'a dedirtir ki;

"Eğer bir umut varsa, proleterlerdedir."

Tamam biraz uçuk bir söz seçmiş olabilirim, özellikle yukarıda bahsettiklerimden sonra ancak amaç küçük bir bağ kurup, asıl konuya gelmekti sevgili okuyan. Londra'nın bambaşka bir boyuttaki geleceğinin hikayesinde, George Orwell'ın yarattığı Okyanusya ve Londra figürüyle, şu andaki dünya düzeni arasında çok büyük uçurumlar olsa da, benzerlikler de yok değil diyeceğim. Okumanızı öneririm, çünkü şu sıra benim elimde sürünmektedir. Benim 4 yıldır aklımdaydı, sonunda başladım. Biraz ağır aksak gidiyor ama, merakımı gidereceğim en azından.

Bir başka kitap önerim daha var; Sakallı Celal. Galatasaray Lisesi mezunu, bilgili, soyadından çok sakalıyla tanınan bir 20. yüzyıl aydınıdır kendileri. Aydın dediysek, ne o zamanlardaki aydınlara benzer, ne bu zamanki. Bence -galiba yazara göre de öyleydi- Celal Yalnız kendi zamanının ve hatta bizimkinin çok ilerisinde bir kişiymiş. Melih Cevdet ve Orhan Veli'yi kendine hayran bırakabilecek kişilikte, ama asla kibirli olmayan Sakallı Celal'le tanışmanızı öneririm. Kitap, Permagon Yayınları tarafından basılmış, Orhan Karaveli tarafından kaleme alınmış.

Bu yaz okuduğum bir başka kitap Marc Levy'nin Özgürlük İçin adlı kitabıydı. Dizgide büyük hatalar yapılmış olsa da Can Yayınları ve anlattığı hikaye biraz klasik 2. Dünya Savaşı filmi senaryosunu hatırlata gelse de, Marc Levy'nin yazınını bir denemenizi tavsiye ederim eğer hala denememişseniz.

Kitaplar dışında sizlere şiddetle tavsiyem, Şubat ayındaki fragmanından beri dakika dakika beklediğim yeni Tarantino filmi Inglorious Bastards!! Kanın, şiddet ve vahşetin perdeden akıp gözlerinize sıçrayacağı bir film olan ve Tarantino'nun yıllardır çekmeyi düşlediği ancak kendini iyi anlatabilmek için beklediği film sonunda bu cuma vizyona giriyor. Brad Pitt'in Teğmen Aldo Raine'i oynadığı filmi mutlaka izleyin.

İyi haftalar olsun tatildeki veya çalışma temposundaki okuyanlar...

m.b. 18.08.2009

Pazartesi, Ağustos 03, 2009

Hobaaa!

Yavuz Çetin diyor ki;
"Herkesin derdi ayrı,
Herkesin derdi aynı,
Herkesin derdi kendine
bu dönemde.
Her dönemde..
70lilerde, 60lılarda.
Gesuntaytlarda... Hobaaaa!!"

Temmuz 1'den beri çalışmaktan kafayı sıyırıp köprüden atlamaya karar verebilirim her an. Yavuz Çetin'in katkısı malumdur. Söyleyenler olsa da, bu kadar çalışmanın sonucunda beynimin eriyeceğini falan, dayanmak zorundayım.

Bu arada, çalışmanın güzel yanları var; çok güzel yanları var hatta. Umarım daha da güzelleşir, sizlerle paylaşılır hale gelir bu güzellikler...

Saygılar efenim, "Hobaaaa!" der, bir Cherokee dinleyin derim..

m.b.
03.08.2009

Cumartesi, Mayıs 23, 2009

Dersler biter, sınavlar başlar
Geride zaman az kalır ancak daha vardır
Artık geride ne bıraktıysan onlarla uğraşmak adına

Tekrarlamak istersen geçmişteki
Ve bunu yapmanı teşvik edenler de vardır mutlaka
Hani yalnız olmadığını o desteği duyarsın da
Lakin içinden gelmez hani ya
Bazı şeyler vardır artık adı ne ise
Ve sen ne bıraktıysan geride

Biri iyi şeyler yap iyi şeyler başına gelsin der
Denersin ama saçma gelir
Biri beklersen O'nu gelir der
Ne gelen ne giden vardır
Bulmacalar puzzlelarda kafanı kaybedersin

Uğraşmaya değmez fazla bunlarla!


m.b. 23.05.2009

Perşembe, Mayıs 21, 2009

Adsız Bir Çiçek

Rengini dünyaya ilk defa sunan
Adsız bir çiçek gibi parlıyorsa gözlerim
Sevgilim
Bana 'sen bir şairsin' dediğin zaman.

Yalnız sana yazıyorum bu şiiri
İstersen bir şiir gibi okuma
Çünkü her yıl yeniden yazacağım onu
Soğuklar başlayınca havalanıp
Millerce yol katettikten sonra
Güneyi tadan bir kuşun sevinciyle.

Ve yazmış olacağım bir de
Her dönemde her çağda
Sevdanın kendine özgü diliyle.

Edip Cansever

Cumartesi, Mayıs 09, 2009

Bir Yemek de Bir Sanat Eseridir

Sözüm vardı, hikaye-deneme yaz(a)mıyordum uzun bir süredir. Artık bir tekrar yapmanın vakti geldi dedim. Okuyanların beğenisine sunulur:


Yemek yapmak ne kadar sanatsa, o yemeği yemek de bir sanat. Çünkü ne insanlar var ki, bir emeğin, çabanın, saatler verilerek yapılmış bir eserin gözünün içine bakmadan löp löp götürmekte... Lakin, tadı-tuzu yerinde olduktan sonra, yedikçe bana zevk verdikçe, damağım bu tadı sürekli artan dozlar da talep ediyorsa, demek ki bu yemek benim dilimin-damağımın-zevkimin tebriklerini kazanmıştır. Hak edene hakkını neden vermeyeyim?

İşte bu yüzden aynısı bekliyor insan; bir aşçının hayatı her ürettiğinin deli gibi yenmesi ancak hiçbir geri dönüşü olmaması, para hariç. Bir şarkıcı güzel şarkılar söyler, alkış alır; bir tiyatrocu oyununu oynar, yahut bir film çevirir, herkesin diline pelesenk olur; bir fotoğrafçı tek bir kareyle dünyaya nam salar. Lakin benim gibi bir aşçı, ne işe yarar? Hele sonradan görmeler gelip de, ağızlarını iki karış açıp, eliyle ayağıyla, yağları damlaya damlaya yemiyorlar mı!.. Şeytan diyor, kapa restaurantı, sadece değerini bilenlere yap bu yemekleri. Ailene, arkadaşlarına, kendine, sevgiline... Satma, satıp da kendini bir hiçmiş gibi hissetme. Değer bilmezler için uğraşacağına, biraz parasız ve zar zor olsa da kendin için yaşa, ama...

Zaten "onca yıl okudun, ola ola aşçı oldun" diye babam söylenip dururken, bir de parasız hayata dönüş yapmak, şu an alamayacağım bir risk olur. Yemekler yapıp, onları satmaktan, para kazanmaktan, bir tebrik, bir tebessüm bile olsa alamasam da emeğimi bir fahişe gibi satmaya devam etmeliyim. Sonra nasılsa hayallere, isteklere vaktim kalır. Hem o zamana kadar Nişantaşı'nda yeni bir akım doğar, galeri-restaurantlar falan diye bir isim bulurlar, özel yemekler diye 10 liralık yemeği 40 liraya kazıklarlar, ben de o tip bir işe girerim hemen.

Bir taneniz dönüp gülümsese, gelseniz de elimi sıksanız, yahut sırtımı sıvazlasanız ve "Elinize sağlık" deseniz ne olur sanki? Bu kadar zor değil bunu söylemek; bir günde bundan kaç kat fazlasını gerekli gereksiz söylüyorsunuz. Biriniz de her gün geldiğiniz şuranın sahibine bir teşekkür etseniz olmaz değil mi! Yiyin, tıka basa, cepleriniz dolana, mideniz taşana kadar yiyin efendiler; Hiç bir şey beklemem artık sizden!

m.b. 09.05.2009 Tekrar yazmam için bu kadar destek olan dostuma ithaf ediyorum.

Cumartesi, Mayıs 02, 2009

"Mete Bey Böyle İstedi"

Sevgili okuyan,

Blog yazıları artık sıkıcı birer aktivite halini aldı sanki. Eskiden yazmak için zaman ayırırken, şimdi kaçacak delik arar oldum. Hele hele yoğun isteklere rağmen bunu yapıyor olmam da yanlış ama... Belki uzun bir süre çabalayıp, çok da ilgi çekemenin verdiği bir hayal kırıklığı var, ancak bu seferlik, biraz sipariş usülü bir yazı yazmam lazım. Birileri House'un parmağını görmekten sıkılmış çünkü.

Öncelikle, "Benimle Gel!"den bahsedeyim. Yönetmeni Atilla Mete Araz olan kısa film, Fırat Üniversitesi Kısa Film Yarışması'nda 182 film arasına kalmasına rağmen bir ödül alamadı ve eve geri geldi. Ama olsun diyoruz; bu ilk kısa film denememizde emeği, katkısı geçen herkese teşekkür ediyoruz yine de. Bu sayede, bize bu macerada devam etme cesareti verdiniz. İkinci film için senaryo çalışmalarına başladım aslında, ancak çekmek için bu yazın biraz stajsız, tatilsiz geçmesi gerekebilir.


Vizelerin ardından 1 Mayıs tatilimizi yaptık, şimdi pazartesi başlayacak ve sınavlarla 6 hafta sürecek son viraja girdik. Sonra tatil yahut staj yahut da filmler... Bakalım. Ama bu arada, sinemadan uzak kalmamaya çalışıyorum. En son The Reader'a gittim ve sizlere de öneririm. Kate Winslet neden sonunda Oscar'ı almış, buyur görün. Bu hafta size bir önerim de, Devrim Arabaları olacak, ülkemizdeki iyi tiyatrocuların ortak performansını görmeye bile değer bence.

14 Mayıs yaklaşıyor, biz Depeche Mode'a hazırız. Sizleri de santralistanbul'a bekleriz.

Bunun dışında, başka bir isteğiniz Mete Bey:)

Saygılarla okuyan...

m.b. 02.05.2009

Perşembe, Nisan 02, 2009

House-ism



Gregory House. Dünyanın en manyak, en uç, en uçuk fikirli ama bir o kadar da şanslı, cazip, akıllı, sinir bozucu doktoru. Kendileri tam bir alaycılık üstadı olup, dünya üzerinde alt edemeyeceği bir şey olmadığını zanneden, lakin bacağındaki ağrı ve bu ağrıya sebep olan insanla bir türlü başa çıkamayan, kafası güzel insan.



Tam bir Rock & Roll hayranı, Vicodin bağımlısı, g.tlükte üstüne kimsenin olamayacağı bir pislik. Ama zekasına gölge düşürmeden, insanlara değer vermiyor gözükse ve herkesi "yalancı" ilan etse de, onları kurtarmak için deli gibi kafa patlatan bir insan.



İzlemeniz şiddetle, zevkle ve acıyla tavsiye edilir. Amerikan Fox 'un 5. sezonunu yaşayan dizisi, her izleyeni doktor olma dürtüsüyle uyaracak, ileri safhalarında topallamanıza bile sebep olacak.

Pazartesi, Mart 23, 2009

Come With Me!

Sevgili okuyucu,

Seni çok ihmal ettiysem kusura bakma. Ancak, bu ara biraz yoğunum. Önemli şeyleri bir bir gerçekleştiriyorum hayatımda. Lise yıllarından kalma bir hayal, şu an Elazığ Fırat Üniversitesi'nde, izlenmeyi ve umarım beğenilmeyi beklemekte...


Yıllardır bir fikirdi, sonunda gerçekleşti. Kendi emeğiyle insanın bir şeyler yapması cidden çok hoş; ama bunu gerçekleştirecek dostları olması ve aynı isteği, aynı heyecanı paylaşabilmesi daha da güzel.

Neyse, uzatmayayım; Fırat Üniversitesi'nin düzenlediği Kısa Film yarışmasına katılmış bulunuyoruz ilk kısa filmimizle. Yönetmeni Mete Araz ve senaristi bendeniz olan bu kısa görsel denememizde, belki süper bir iş, amatörlüğün en uç noktasında bir ürün çıkaramadık. Ama kısa bir sürede, en azından 'yaşanabilir' şartları yaratarak güzel bir iş çıkarmaya çalıştık. Umarım, sizlerle de çok yakın bir zamanda buradan paylaşacağız bu filmi; "Benimle Gel!"i.

Düşünebilirsiniz; "İstanbul'da o kadar yarışma varken, neden Fırat?" diye. Haklısınız, ancak ilk çalışmanın daha fazla şansı olabilir düşüncesiyle, daha az filmin katılacağı ve yarışacağı umuduyla da biraz Fırat Kısa Film Yarışması'na katılıyoruz. İlerleyen zamanlarda ve projelerde, umarım kurtlar sofrasında biz de yerimizi alacağız. Ve umarım, çalışmalarımız ödül kazanmasa da, insanların hoşuna gider, güzel eleştiriler alabiliriz.

Bunların dışında okul hayatı, staj ve hatta part-time iş bulabilme çabaları sürmektedir efendim. Yeni fikirler, yeni senaryolar da denenmekte tarafımca. Lakin yardım etmek isteyen, katkıda bulunmak, "Ben de övülmek isterim!" diyen varsa, de haydi buyursun yanımıza. Kalemini, kamerasını yahut mikrofonunu alsın, olmadı oyuncumuz olsun. Arkadan geçen adam olmak isteyenlere bile kapımız açık.

Sinemayla da ilgili bir not: Eğer hala görmediyseniz, Yedi Yaşam (Seven Pounds) ve Milyoner süper filmlermiş. Bu yoğun aradan vakit bulup sonunda gittim, kaçırdıklarımı da bir şekilde bulup izleyeceğim (örn: Gran Torino, Revolutionary Road...).

Son olarak; çok uzun zaman önce birisi bana Before Sunrise ve Before Sunset'i izlememi söylemişti. Kaç yıl geçmiştir aradan, ancak sonunda ben izleyebildim ve anladım ki kim söylemişse haklıymış. Hakikaten süper 2 film. Mutlaka, acilen izlemeniz önerilir efenim.

Saygılarımla...

m.b. 23.03.2009

Cuma, Mart 13, 2009

Elazığ'ın Gakkoşlarıyız

Sevgili okuyanlar,

Yakın bir zamanda Benimle Gel (Come with Me) diye bir kısa filmin gişe rekorları kırdığını görebilirsiniz. Kendinizi hazırlayın. Çünkü film, fazla iddialı olmasa, kendince yürekli ve istekli genç bir ekibin çalışmalarıyla yayınlanmak üzere. Umarım, bir kaç ödül de alıp, Elazığ'daki ilk yarışmasından sonra İstanbul'da, kurtlar sofrasındaki payını da alacak.

En yakın zamanda size linklerini verip, bu güzel denemeyi paylaşacağım.

Saygılarımla...

m.b. 13.03.2009

Pazar, Mart 08, 2009

"J'ai Rappellé Exactement"

Nedendir bilinmez, ne yazacağımı unuttum. Bir şeyler vardı aklımda, yazayım demiştim, sonra nedense geçti gitti. Doluydu içim, her zamanki gibi kusmak gerekirdi diye düşündüm, söyleyip kurtulayım dedim, ama yok. Sanal ortama bir saçmalık daha eklemeye ne gerek var? Demek ki değersizmiş, umursamamak gerekirmiş.

Her ne kadar hatırladığımı söylesem de başlıkta, hatırladığım değersiz şeylere değer biçmeye çalışmanın boş olduğudur. Ondan zamanınızı almayayım. Paris Je T'aime'in DVD'sini, torrentini, bir şeyini bulun ve izleyin. Feist'in sesini içinize çekin, Natalie Portman'a aşık olun... "parce que je t'aime beaucoup Paris!" Mutlu olursunuz, Dr. House reçetelidir.

Saygılarımla...
m.b. 08.03.2009

Cuma, Mart 06, 2009

Bir Çiçek

Bir çiçek duruyordu, orda, bir yerde,
Bir yanlışı düzeltircesine açmış;
Gelmiş ta ağzımın kenarında
Konuşur durur.

Bir gemi bembeyaz teniyle açıklarda,
Güverteleri uçtan uca orman;
Aldım çiçeğimi şurama bastım,
Bastım ki yalnızlığımmış.

Bir başına arşınlıyor bir adam mavi treni
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

Cemal Süreya

Pazar, Şubat 15, 2009

Ben, bugün 'doğduğum günkü' çocuğum. Yazıldığım tarihin bir parçasıyım.
İster hayat sürsün, ister dünya dönsün. Ben o tarihte kaybolup gitmemeye karar verdim artık.

m.b. 15.02.2009

Cumartesi, Ocak 24, 2009

ÜMİT ÖZGEN İÇİN

http://www.ntvmsnbc.com/modules/habervideo/video.asp?CatID=48&cbVideo=10145&cbQuality=1

Bilmiyorum duydunuz mu, ilginizi çekti mi, yahut önemsediniz mi? Ancak Ntv'de Çarşamba akşamı, Okan Bayülgen'le Sade Vatandaş programını izlemenizi, nasıl bir ülkede yaşadığımızı kendinize hatırlatmanızı ve bir ailenin sadece bir başka çocuk hayatını kaybetmesin diye sıkıntılarını gözardı edip konuşmalarını izleyin lütfen.

Sadece sorumlu olsun olmasın, insanın vicdanına seslenmeyi amaçlayan bu program sonunda Ümit adına, bir şeyler yapabilmeyi; en azından yapabilmeyi isteyeceğinizi düşünüyorum. Daha 21 yaşındaki bir çocuğu Uludağ gibi bir lüks tatil merkezinde bile kurtaramıyor olmanın, ne kadar aciz ve korkak ve bürokratik olunduğunu görmenizi isterim.

Allah rahmet eylesin Ümit için.. Ailesine, arkadaşlarına ve yakınlarına baş sağlığı dilerim. Ancak, babasının sözleri de kulağımızda kalmalı bence.


Saygılarımla...
m.b. 24.01.2009

Cuma, Ocak 02, 2009

2009

Sevgili okuyanlar,

Sizlere sağlıklı, mutlu, ekonomik anlamda daha ferah bir yeni yıl diliyorum. Umarım 2009 sizlere umutlarınızı elle tutulur planlar hatta gerçekler haline getirmeniz için daha iyi şanslar sunar...

Saygılarımla..


m.b. 01.01.2009