Salı, Aralık 30, 2008

Soykırımdan Soykırıma Fark Mı Olur?

***Hiçbir dinci, çıkarcı veya ekstremist bir gruba ait olmadan, onlara çıkar veya destek sağlamadan veya hiç bir eylem kaygısı olmadan, yazmam gereken iki kelime var İsrail'le ve BOP'la ilgili... ***

Cumartesi günü şiddeti yeniden doruğa çıkan ve 20. yüzyıldan 21. yüzyıla da taşan az sayıdaki siyasi-askeri sorunlar silsilesine karşı Dünya tekrar sessiz. İsrail aşırı güç kullanarak ve kullanmaya devam edeceğini göstererek kurunun yanında yaşı da yakıyor ve suçlu-masum demeden katliamlara girişiyor. Evet, Hamas, Hizbullah daha bir çok terrörist yapılı topluluk savaş tamtamları çalmaktan çekinmiyor, Usame Bin Ladin nifak tohumları ekmeye devam ediyor ve Dünya'yı terörle sarsmayı sürdürüyorlar. Lakin, her şeyin bir adaplı cevabı olması gerekmez mi? İnanmasam da, umarım Birleşmiş Milletler ABD'nin Orta Doğu planlarından etkilenmeyi birazcık bırakıp, İsrail'e dur diyebilir. Yoksa giderayak Bush yönetimi Obama'nın ve Dünya siyasetinin kucağına çok büyük bir bomba bırakıp gitmiş olacak; artık kimde patlarsa...


Ayrıca yıllardır Dünya'nın utanç duyduğu, yaşandığı ve yaşanmasına göz yumduğu için her zaman da suçlu hissetmesi gereken Nazilerin Musevi Soykırımı'nın masumları şimdi aynı muameleyi bir başka halka nasıl yapabilir? Kendi aile büyüklerinin acıları üstüne, kendileri nasıl benzer acıları yaşatmayı hak görür? Acaba geçmiş yaralarının bir intikamını mı alıyorlar bir şekilde! Yanlış halk, yanlış coğrafya değil mi? Yahudi'ye, Ermeni'ye yapılınca Soykırım da, Filistin'de, Irak'ta yapılınca mı adı değişiyor ve "Terör Odaklarına Misliyle Cevap Verme" oluyor?




Şu da ayrı ilgi çekici meseledir: Cumartesi öğleden sonra, Taksim'de alelacele toplanan kalabalık nasıl bir kalabalıktır? Caddenin ortasında şahadetler çekip bağıran bu gruptakilerin hepsi acaba aynı istekle, İsrail'i protesto etmeye mi yoksa başka bir işe mi gelmiştir? Yukarıda, Paris'te ki sessiz protestoyu görünce, insanın sorası geliyor "Bu insanlar neden sakin ve sessizlerken, bizimkiler ayı ve çığırtkan?" Bir başka dikkatimi çeken noktaysa, 1 Mayıs 2008'de, yapılacağı günler öncesinden belli olan ama 'nedense' bir türlü izin alınamayan İşçi Bayramı'nda polisin takıntığı tutumla, bu izinsiz protestoda polisin -tabiri caizse- 'pıs kedi' konumunda sadece izlemesi arasındaki fark nereden ileri gelir?

O gün İstiklal'de yürürken, aklıma bir resim ve düşünce takıldı bir an: Acaba bu kana susamış İsrail yönetimini, neredeyse aynı kana susamışla durdurmak isteyen, cihat çağrıları yapanlar bir 6-7 Eylül olayına daha mahal verirler mi?
m.b. 30.12.2008

Cumartesi, Aralık 27, 2008

Politika ve Film

Uzun süren suskunluğu boazacak bir yazı yazmam gerekiyordu, o da ancak Boğaç Erozan'dan aldığım IR 215 dersini birazcık anlatmaya çalışmakla olur diye düşünüyorum.

Şahsen bir ekonomi-işletme öğrencisi olsam da, uluslararası ilişkiler dersleri, siyasi tarih dersleri hep ilgimi çekti ve bu dönem başında ders seçimi sırasında yine böyle bir ders buldum. Dersin adı "Politics and Movie"ydi ve IR 112 gibi, 20. yüzyıl Türk siyasi hayatını çok güzel anlattığına şahit olduğum, her alan tarafından önerilen ve derslerinin kapasitesi ilk günden dolan Boğaç Hoca tarafından veriliyordu. Ders, dünyadan bir kaç ülkesindeki, bir kaç önemli değişimi filmlerle anlatıyordu. İlgi çekici geldi...

Dersin ilk gününde gördüm ki, aslında bu ders hiç de tahmin etmediğim şekilde, bildiğimiz ülke ve konuları değil, farklı örnekleri gözler önüne seriyordu. İlk derste Boğaç hoca, "Yunanistan, Şili, Güney Afrika, Kamboçya ve İran konularımız olacak. Şimdi hepiniz bir kağıt alın ve bu ülkeler hakkında bildiklerinizi yazın." dedi. Utançla söylüyorum ki, ben çok da bir şey bilmiyormuşum. Şili'de Pinochet'yi, Güney Afrika'da Nelson Mandela'yı, İran'da da -yakın zamanda bir kaç kez izlediğim Persepolis sayesinde- İslam Devrimi'ni biliyormuşum. Fakat bildiklerim, o kadar kısıtlıymış ki, haftalar geçip ilk dönemin sonu geldiğinde, bugün sınavda anladım ki, çok şey fark etmiş.

Kamboçya'da Khmer Rouge rejiminin 20. yüzyılın en korkunç terörünü yarattığını; Yunanistan'daki Cunta'nın aslında Ecevit yüzünden son bulduğunu ve Lambrakis'in ölümüyle sonuçlanan olayları; Şili'de Allende'nin nasıl öldürüldüğünü ve stadyumların nasıl birer işkence merkezi olduğunu; Güney Afrika'da 1994 yılına kadar süren ırkçı ayrılıkçılığın boyutlarını ve İran'da devrimin nasıl bir karşı devrime dönüştüğünü gördüm. Bu sayede, ilk sadece 4-5 satır yazabilirken, bugün tam 5,5 sayfalık 2 essay yazabildim. Keşke, herkesin imkanı olsa da, faşizmin sadece Auschitz'le sınırlı kalmadığını, Tuol Sleng'de yaşananları, La Moneda'nın nasıl yerle bir edildiğini, ve Amerika'nın gücü elinde tutmak ve komünist hareketleri yok etmek için neler yapabildiğini öğrenebilse herkes.

En azından bazı linkler verip azıcık bilgi vereyim ilgilenenlere:
Yunanistan Cunta Rejimi (1967-1974):
http://en.wikipedia.org/wiki/Greek_military_junta_of_1967-1974
Şili Askeri Müdahele, Salvador Allende ve Augusto Pinochet:
http://en.wikipedia.org/wiki/Salvador_Allende
http://en.wikipedia.org/wiki/Augusto_Pinochet
http://en.wikipedia.org/wiki/Chile_under_Pinochet
Güney Afrika'da 1948'den 1994'e kadar süren Apartheid rejimi:
http://en.wikipedia.org/wiki/Apartheid
Kamboçya'da Khmer Rouge (Kızıl Khmerler) rejimi:
http://en.wikipedia.org/wiki/Khmer_Rouge
http://en.wikipedia.org/wiki/Norodom_Sihanouk
http://www.tuolsleng.com/
http://en.wikipedia.org/wiki/The_Killing_Fields
İran'da devrim, Pehlevi Hanedanlığı ve Humeyni rejimi:
http://en.wikipedia.org/wiki/Iranian_Revolution
http://en.wikipedia.org/wiki/Pahlavi_dynasty
http://en.wikipedia.org/wiki/Ruhollah_Khomeini

İzlediğimiz filmlerin listesi ve filmler için linkler:

"Z" (Costa Gavras)
http://www.imdb.com/title/tt0065234/
Missing (Costa Gavras)
http://www.imdb.com/title/tt0084335/
A Dry White Season (Euzhan Palcy)
http://www.imdb.com/title/tt0097243/
The Killing Fields (Roland Joffé)
http://www.imdb.com/title/tt0087553/
Persepolis (Vincent Paronnaud & Marjane Satrapi)
http://www.imdb.com/title/tt0808417/

m.b. 27.12.2008

Perşembe, Ekim 30, 2008

Une Belle Histoire

Sevgili Okuyan,

Uzun süreden sonra bir şey yazmak gerekti. O da her takip ettiğim yazarın belirttiği gibi, düşüncenin tekrar suç olduğu, ses çıkarmanın yasaklandığı...

Güya çok seslilikten, demokrasiden dem vurup da, sonra hem ses çıkaranı dövdürmeyi, dava açmayı, hakaret etmeyi, küfür etmeyi, çamur atmayı, "sizinle aynı görüşteyim, yalnız benimle aynı görüşteyseniz" demeyi marifet sayanların elindeyiz. Bundan böyle, düşündük diye suçlanır, 'gözaltında kaybol'abiliriz. Çünkü her birimiz 'potansiyel suçlu', 'potansiyel anarşist'iz.

missmarttle'ın belirttiği gibi, artık Google'ı, Radikal'i, üniversitelerin internet sayfalarının kapanması da işten değildir.

Yeni 'Cumhuriyet'e-dikta-etme-amaçlı-rejimimiz hayırlı olsun! 85. yılında Türkiye Cumhuriyeti'nin halinden memnun musunuz?

Neyse; uzun soluklu aradan sonra bir iki not daha:

  • Salı günü Cannes'da ve Antalya'da En İyi Yönetmen Ödüllerini alan, Nuri Bilge Ceylan'ın Üç Maymun'unu izledim. Güzeldi, oyunculuk da görüntü ve ses yönetmenliği de iyiydi. Fakat hep hissettiğim metin boşluğu vardı bu filmde de... Alışamadım galiba Ceylan filmlerine. Ama öneririm, gidin, görün!
  • Haftaya cuma (7 Kasım) Çağan Irmak'ın sonunda şehre geri dönüşünü kutluyoruz. Mustafa Hakkında Herşey'den beri kıra-köye vermişti, Issız Adam'la farklı bir filmi sunacak gibi. Konusuyla, müziğiyle, oyunculuğuyla, mekanlarıyla gene etkileyecek bir film sizleri bekliyor bence... Bu da şiddetle önerilir!
  • Yepyeni Moleskine cahier'ler aldım Pazartesi... Umarım kısa bir süre içinde yeniden sürekli ve daha 'dolu', 'özgün' yazabileceğim...

Şimdilik saygılar sevgili okuyan...

m.b. 30.10.2008

Perşembe, Ağustos 21, 2008

Ben...Staj...Tatil...Bye!!

Ancak geçen hafta sonu ulaşabildiğim Sezen Aksu'nun yeni albümündeki bir şarkıya takmış durumdayım efendim. Bu şarkıyı 'Menajer' zannedebilirsiniz ancak değil. O da kendince güzel, kendi içinde hoş fakat ben 'İzmir'in Kızları'na taktım. Kendisi ve hemşehrileri olan bayanlarla ilgili olan, azıcık da kendi gençliğinden bahseden, aile ilişkileri hakkında güzel anektodlarla bezediği şarkısı bence bu albümün en güzel şarkısıdır.

İzmir kızlarının anatomisi ve hal-tavır durumunu 4 dakikada özetleyen Sezen Aksu'yu tebrik etmek gerekir. Hiçbir topuk tıkırtısının bu kadar davetkar olduğunu veya bu kızlarımızın adamın çırasını yakacağını hatırlatmış oldu, sağ olsun. Başı da sağ olsun, magazin gündeminin bir kahramanı olan Cano'yu kaybetmiş.

Bunun dışındakilere gelince; yarın itibariyle staj bitiyor, tatil başlıyor. Staj bittiği için azıcık üzülsem de, her gün CNBC-e'deki reklamları dinleyip ezberleyemeyecek olsam da (Esen Pen, Esen Pen dışarıda sesler sürerken / Tabi araba o ara asrye geçiyo / Baba, Merkez Bankası büyümeyi kontrol ediyormuş!...), tatile çıkma fikri de oldukça cezbedici.. Biraz sinemaya gitmek, azıcık yüzmek, ben bu yaz bronzlaşmak -tekrar-, kendimle de uzlaşmak, arkadaşlarımla zaman eritip, eğlenmek-gülmek-yemek istiyorum. Malum, geçen kış-ilkbahar dönemindeki Domino's hareketleriyle yükselen Kilom endeksi, yazın verdiği rehavet ve düzenlilikle düşüşe geçmiş, Vadeli Kilom'da da sert düşüşlerle endeks eski seviyelerine geri dönmüştür. Tekrar abartmadan karnımı doyurmak, kar realizasyonu yapmanın vaktidir -bayağı pis borsacı oldum.

Yılın ikinci tatiliyle kendimi toplayıp, yeni eğitim-öğretim sezonuna hazırlanacağım umarım. Bütün yaz çalışıp biraz da dinlenmeyi hak ettim sanırım. O yüzden sizlerden izin istiyor, Eylül ayı içerisinde tekrar görüşmeyi umuyorum. Saygılarımla sevgili okuyan...

m.b. 21.08.2008

Cuma, Ağustos 15, 2008

366

Hayat kısa,
Kuşlar uçuyor.

cemal süreya

Perşembe, Temmuz 31, 2008

Havadisler

Herkese selamlar, sevgiler...

"Arada sırada" önceliklerim arasına düşmüş olan blog işini daha da aksatmadan, Temmuz ayının ikinci girişini yapayım dedim. Havalar iyi, hayat iyi. Şu an Global Menkul Değerler'deki ikinci stajımdan ses veriyorum.

AKP kapanmadı bildiğiniz üzere, bu yüzden 4 gündür eşek gibi çalışıyor, tempo manyağı oluyorum. Stajyer bile olsam, şubenin hızına bir şekilde ayak uydurmalıymışım gibi hissediyorum ve ben de koşuya katılmış buluyorum kendimi. Öğle vakti gelip de yemek yiyince -karnımdaki tatlı huzurunda katkısıyla- bir yorgunluk, bir mahmurluk çöküveriyor omuzlara ki, sormayın gitsin. Şimdi bir yastık olsa, ne uyurum ne uyurum!

Bu tempo içinde ne arkadaşlarımı görebiliyorum, ne bir kendime vakit ayırabilmişliğim var. Lakin geçen hafta sonu, yeni gömlek-pantalon alış verişimin ardından, hemen Batman-Kara Şövalye filmine koşturdum, iyi ki de gittim. Heath Ledger ölmese ne kadar iyi bir oyuncu olabilirmiş, ne ödüller alıp sinema dünyasına ismini kazıtırmış gördüm.


Güngören'deki olayları kınamadan geçmemek lazım! "Ne istediniz çocuklardan be caniler" demek var, ama biliyoruz ki cahilin-caninin-şerefsizin gözü ne çocuk görür, ne insan! Allah'ınızdan bulun! Cani demişken, güya 'eğitimli', 'diplomalı faşist doktor' Radovan Karadzciç sonunda yakalanıp mahkemeye gönderildi. Lakin diğer katiller? Diğer Sırp manyaklar? Karadzciç'in yakalanması üzerine Sırbıstan'ı karıştıran, sokaklara çıkıp yakalamayı protesto edenler? Avrupa'nın ortasındaki bu katliama ses çıkarmayanlar ne olacak? Onlar da bu yakalama sonunda ellerini temizlediler mi?

AKP konusunda da hayırlısı olsun: Başbakan ve kankaları ülkeyi talana, peşkeş çekmeye, altını üstüne getirmeye, orayı burayı satıp 'iş yaptık' demeye, laikliği ezip geçmeye, kadrolaşmaya, türbana, Anayasa Mahkemesi'nde alınan 6-5'lik sonuç sayesinde yola devam demeye hakları vardır!!! Tepe tepe kullanın bu milleti, biz buna layığız!

Hayırlısı olsun efendim! Kendinize özen gösterin, bu sıcak günlerde banyo yapmadan sokağa çıkıp, ter kokularınızla rahatsız eden kırolara dönmeyin! Sağlıcakla kalınız...


m.b. 31.07.2008

Salı, Temmuz 15, 2008

Bir Oradayım, Bir Burada

Başlıktan anlaşılacağı üzere, şu aralar desktopumdan, kışlık evimden birazcık uzakta kalıyorum. Malum, staj dönemi denen şey, gündüzleri alıp götürüyor beni koştururken, akşamları da dinlenmek-eğlenmek için gidilen yazlıkta hiç de cazip olmuyor yazı yazmak. Lakin, bari bir ses vermek gereği beliriveriyor.

Buradayım -şimdilik- sağım, sıhhatliyim, mutluyum. Çalışıyorum, iğrenç reklamına rağmen AvivaSA'yı seviyoruz! (Kazandibi süper!)


En yakın zamanda görüşmek üzere, iskele alabanda!

m.b. 15.07.2008

Pazar, Haziran 29, 2008

"La Bello Vida"

Bu yılın ilk tatilini yapmış bulunuyorum. Karpuz kabuğu denize düşmeden ben giriverdim, ondan azıcık da dondum. Fakat, soğuk su insanı cidden kendine getiriyor; hemen uyandım sanki. Sınavlar, finaller, 300 sayfayı tek gecede okuyup sınava girmeler falan kayboldu gitti. Her ne kadar, telafi etmem gereken bir ders ortaya çıkmış olsa da, pek takmadım tatilde olmanın verdiği ferahlıkla ve yüzmeye devam ettim.

Bütün yılın yorgunluğu ve Domino's pizzaları yok oldu gitti valla. "Benim göbeğim mi küçüldü, ne?!" diye kendimi avutuyorum. Olsun, iki daha yüzerim, açılırım gene. Bu daha ilk tatildi.

Tabii, Bodrum'a Haziran ayının ortasında gitmek biraz saçmalıktı, çünkü ortada insana rastlamak neredeyse zordu, fakat Türkiye-Hırvatistan maçı sonrası aslında kalabalık olabileceğini anladım Bodrum'un. Sakinliğin sayesinde, çok da güzel yerler keşfettim: Birincisi The Marmara - Bodrum... İnanılmaz genişlikte bir Ege manzarasının ayaklarımın altına serilivermesi, güzel yapılmış kahvemi de bir güzel bu deryaya karşı yudumlamam da üstüne tam oldu. İkincisi ise, D-Marin Turgutreis'in süper 'beach'i, Bluepoint! Marina'nın mendireğinin hemen dış ucunda yer alan bu mekan, hem güzel bir restoranı, hem güzel bir sahili, hem de güzel kavunlu frozen'ı sunarak gönlüme tahtını kurdu. Bundan sonra hep gidesim var!

Bunların dışında, tabii okul bitti ve ben 3. sınıfa geçmiş bulunuyorum (alkışlar!). Az kaldı sanki yav!? Türkiye A Milli Futbol takımı, göğsümüzü kabarttı, çok güzel ve efsanevi bir başarıyı yakaladı. Ekonomi sonunda -benim tatili de fırsat bilip- frenini patlattı. Sonumuz hayır olsun.
Hepinize sevgiler...


m.b. 29.06.2008

Cuma, Mayıs 23, 2008

Hellooooo!!

Uzun bir aranın, çokça biriktirmenin ardından, şimdi bir şeyler dökülmenin vaktiydi. Harflerle uğraşmayalı uzun zaman olduğunu aslında anlamıyor insan ama, fark edince de duramıyor, oturup iki kelam etmek istiyor.

Ben blog alemlerinde kayıpken, neler neler oldu: bir sürü albüm çıktı, bir sürü güzel film geldi geçti. Benim başımdan da bir çok vize, bir-iki tiyatro oyunu, bir de konser geçti(filmleri unuttum bile).

Öncelikle, bahsetmem gereken Sivas '93. Genco Erkal'ın bu sezon Dostlar Tiyatrosu sahnesine koyduğu bu belgesel oyunla, bu yıl mahrum kaldığım tiyatrolara geri döndüm. Anlamlı ve ders çıkarmalı bu oyunla, -finallerim yüzünden- Tiyatro Festivali'ne katılamıyor olmama rağmen kendimi oldukça sosyal ve aktif hissettim. İyidir!


Ardından bahsedeceğim şey bir İngiliz abinin İstanbul seyahati: Maxi Jazz Indigo'da hem dans müziğine doyurdu şahsımı, hem de dünyanın kanayan yaralarını bir defa daha getirdi gözümün önüne. Sağ olsun kendisi!

Pinhani "2007 Eylül'de çıkarıcaz" diye sitesinde duyursa da, yeni albümü ancak Nisan sonunda geldi. Ama beklemeye değdi. Albümün geçen albümden farkı yok diyemem ama, sanki biraz daha rock sound ağırlıklı. Hoş vallahi!


Lisem Saint Benoit bu yıl 225. yaşını kutluyor! Bonne Anniversaire diyoruz kendilerine... İnşallah 7 Haziran'daki Micro sınavının ardından kendisini Pilav Günü'nde göreceğiz. 2 yıl oldu, kapısının önünden dahi geçmedim. Ayıptır!

Galatasaray Şampiyon oldu, A Milli Takım İsviçre-Avusturya'da 15 gün sonra, Kraliçe Elizabeth geldi geçti, Başbakan'ın gözü bir acayip oldu, AKP'nin kapanma davasına az kaldı, petrol 135 doları buldu, havalar bu yaz daha mı bir sıcak, yarın da Bilgi Mayfest var Tarkanlı (ıyyyy)....

Çok şey vardı, çok şey de olacak gibi...

m.b.
23.05.2008

Pazar, Mart 16, 2008

Allah'a Havaleli Her İşimiz

Son zamanlarda güncel tartışmalara değinmemek en iyisiydi: fakat, dokundurmadan geçilmeyecek gibi son günlerdeki durumlardan ötürü. Siyasi, ekonomik ve sosyolojik açıdan Türk toplumu kesinlikle bir hatalar dizini... Yanlış üstüne yanlış, eksiklik üstüne eksiklik; her işimiz yarım yamalak, her işimiz Allah'a havaleli. 'Eşeğini sağlam kazığa' bağlamamayı adet edinmiş toplumumuz, maalesef kendisi adına birilerinin karar vermesine o kadar alışık ki, sesi sedası çıkmıyor ağzındaki dişleri bile sökülüyor olsa.

14 Mart Cuma günü gerçekleşen 2 saatlik grev, aslında bir 'hakedilmiş, hak' olmasına rağmen, 'sayın başbakan' haksızlık var diye inim inim inletiyordu ortalığı: Grev diye yapılan, hizmetten kaçmakmış da, halkın hakları gasp ediliyormuş! Efendi demiş, sen bizi mezara göm, emekliliğimizi umursama, sonra 2 saat için ortalığı ateşe ver... Gözlerinden öpmeli böylesini!

Bu grevle ilgili bir not daha; aynı süreçte Yunanistan'da da bu tip bir emeklilik düzenlemesine karşı gösteriler düzenleniyor. İki ülke arasında ise çok açık bir fark var: burada meydanlara inenler yaşını başını almış, işçi-memurlarken, orada üniversite öğrencileri... Yani, yasanın asıl muhattapları Türkiye'de uyurken, komşuda yaşıtlarım gümbür gümbür inletmekte sokakları. Bravo komşi!

Ekonomiye değinmek gerekirse iş gücünün üstüne, durum pek hoş değil. Dış borsalardaki dalgalanmaların hızı, artık iyice hissedilir olmaya başladı bizde de. Sub-prime ve mortgage krizi yurtdışındaki likiditeyi zora sokunca, FED ve Avrupa'nın çoğu merkez bankası Dolar fazlası yaratmak üzere ortak bir çalışmaya başlamış durumda. Bu yurtdışı için güzel bir haber ancak, acaba bizde ne olur? Bir de, ülkemizde Şubat sonuyla beraber iyice ortaya çıkan enflasyon faktörü, Avrupa'da da rekorlar getirdiğine göre, acilen önlemler almanın vaktidir. 3 Bakan'ın çıkıp, Küresel Isınma konusunda yaptığı açıklamaya benzer bir şekilde "Türkiye etkilenmez!" demekle iç piyasaların etkilenmemesi sağlanamıyor. Buna ne Unakıtan amcanın gücü yeter, ne hocaların, şıhların! Cuma akşamı olan gelişme de durumu biraz daha sıkıntılı bir hale soktu aslında. Her ne kadar AKP'yi kapatma davasının açılması, iç piyasaların kapanışından sonra duyurulsa da, Pazartesi günü durum ne olacak, merak konusu şimdiden.

Bu noktada siyasete de dokundurmak gerekirse, demokrasiyi istediği gibi yorumlayanlara, kendi kılıçları dönüp dolaşıp saplanmak üzere galiba. Eh, "Mizah bir kılıçtır, kime-ne zaman-nerede dokunduracağını bilmek lazım! Yoksa döner dolaşır, size girer!" denir Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü'de... Doğru galiba.

Son olarak, bir şarkı sözü vereyim de, bu ciddiyetin altında akıllarda kalan sempati olsun:


Küçük bir kar tanesi onca yolu uçmuş,
Sonunda tam dilimin ucuna konmuş!

Siz de sıkıldıysanız bu mutsuzluktan; koşmaktan yorulduysanız; bilmek istemiyorsanız zorla gösterilen-öğretilen şeyleri; görmek istemeseniz de gözünüze sokuluyorsa hoşunuza gitmeyen şeyler, sadece isyan edin. Çünkü bunu yapabilirsiniz. Koyun değilsiniz!

m.b. 16.03.2008

NOT: 17 Mart gecesi How I Met Your Mother, 3. sezonun 12. bölümüyle devam ediyor. 25 Mart'ta, Redd Hayal Kahvesi'ne dönüyor ve 28-29 Mart'ta da Babylon'da Wax Poetic var.

Perşembe, Mart 06, 2008

Bazen Tek Çare Bir Hikayeye İnanmaktır

Mevsimler günlere dönüşüp kuru yapraklar gibi sokaklarda çöp muamelesi görmeye başlayınca, süpürülüp bir kenara atıldığını fark ettiğinde tutunmak gerektiğini fark eder insan. Bir şeylere sıkıca tutunup en kuvvetli rüzgarın bile koparıp dalından uçurmaması için yapışır. Çünkü insan yalnızlığını, zevk almaya giderek alıştığı yalnızlığını fark edince, içindeki istek sönüverir.


Dokunmak ister bu yüzden insan; en uzaktaki hikayelere bile. Gerçek olmayacağını bilse de, yaşamak ister. Hayal olduğunu bilse de tatmak ister Zeus’un şarabını; var olmadığını bilse de Helen’in güzelliğine de dalıp, ölümü göze alabilmek ister. Galiba biraz da bu sayede, kuru-yaprak-yolculuğu çok daha eğlenceli geçer. Olmamış ve hiç olmayacak anlar kurar gözünün önünde. Hangi festival, hangi karnavallar böyle güzel olmuştur ki!! İnsanoğlunun ruhunu katarak yarattığı o güzel panayırlar, 40 gün 40 gece eğlenceler, daha önce yeryüzünde ne olmuştur, ne de olacaktır. Elbette bir ‘üzgün’ yeri vardır, ama hayaldir; o bile düzelir, bir başka mutluluğun kaynağına dönüşür. O andan bile umut çıkarır yalnız insan. Çünkü;

Yalnız insan merdivendir,

Hiçbir yere ulaşmayan! ***


Pek haz vermez bu insan çevresindekilere. Kısa bir süreden sonra kabak tadı verir, çevresi bir bir çekilir kendi kabuğuna. O da anlar sonunu, yağmur düşen bir camekanın önüne oturur, bekler sonunu. Bir kapıcının süpürgesinin ucunda sürüklenerek bitecek hayatının son anlarında en güzel hikayesine inanmaya devam eder ve yaprak kardeşlerine yaslanır son kez.


** Louis Aragon'un "Yalnız İnsan" şiirinden alınmıştır.

m.b. 06.03.2008

Cuma, Şubat 22, 2008

Farklar

Uzun zamanlık bir aranın ardından okuyanlarla bu gece bunu paylaşmam gerektiğini düşündüm. Çünkü, belki onlar da sadece benim gördüğüm kadarını değil de, daha fazlasıyla bu farklılıkları, beceriksizlerle yeteneklileri başka yerlerde görüp 'fark etmişlerdir' dedim.

Dün gece yarısı, Abbas Güçlü'nün sunduğu Genç Bakış programı İTÜ'de, gündemi öğrencilerle tartışmaya açmıştı. Hüsamettin Cindoruk, Mümtaz Sosyal ve Ertuğrul Yalçınbayır'ın otorite konuşmacı olduğu programda, tahmin edebileceğiniz üzere, asıl tartışma gene Türban konusuna kilitlendi. Saldırgan tavırlı öğrenciler, ortamı devamlı ateşleyip durdular; tartışmayı devamlı bir sinir harbi haline getirmeye uğraştılar. Diğer yandan, konuştular ama ne konuştuklarının; bahsettikleri, ileri sürdükleri, iddia ettikleri şeylerle ilgili bilgileri olup olmadığını bir an bile düşünmeden anlaşılabiliyordu. Boş boş konuşmaktan, içi boş iddialarla, arkası boş savlarla biribirlerinin ve konuşmacıların düşüncelerine saldırmaya çalıştılar. Ama gerçekten boş bir kalabalık vardı. Soru sorması için konuşma hakkı verilmiş bir öğrenci, sözü dolandırdı, dolaştırdı ama bir türlü sadetinin yanına ulaşamadı. Ne dediğini bilmediğinden, gecenin bir yarısı beyni sulanmış olduğundan olsa gerek, konuşmayı beceremedi çoğu İTÜ'lü öğrenci. Gerçek sorunun Türban'dan daha önemli olduğunu, asıl onun tartışılması gerektiğini belirttiler başta; ama sonra kendileri unutup, Türban kavgasına çevirdiler işi. Hüsamettin Cindoruk'un "Yeni Anayasa için çalışma atölyeleri kurulsun, gençler de tartışsın, herkese ait bir Anayasa oluşsun" çağrısını bile duyamadılar bu yüzden. Geceden aklımda kalan, yaşıtlarımın çoğunun fikirsiz ve konuşma özürlü oldukları düşüncesi kaldı.

Bu gece de Show TV'de Ali Kırca'nın sunduğu Siyaset Meydanı var -hala da devam etmekte. Van'dan yayınlanmakta program ve konuklar Doğu'dan ve Batı'dan getirilmiş çocuklar. Konu, yine aynı konu bir önceki gecekiyle... Türkiye'nin gündemini bu çocuklar konuşsun diye akla gelmiş. Programı seyretmediyseniz şunu söylemem lazım: iki gece arasında gerçekten büyük bir fark var! Üniversiteli gençlik konuşma yetisini kullanamazken, bu çocukların büyük bir kısmı kendi boyunu aşan cümleler kurup, boyundan büyük ama tam da gerçek olan gündemi dile getiriyor. Bazı çocuklar bu programda da konuşamadı ama bu onların yaşıyla, şive sorunlarıyla ve çekingen tavırlarıyla çok rahatlıkla göz ardı edilebilir bir durum. Çocuklar Lise son sınıftan, ilkokul sıralarına kadar genişleyen bir skalada yer alıyor ve hepsi de, dün gece 'Türkçe Konuşamama' ve 'Derdini Anlatamama' dersi veren İTÜ'lü abi ve ablalarından çok daha umut verici gözüküyor. Gerçek gündemi bilip, hem o konuları, hem Doğu-Batı farklılığını konuşabiliyor, çocukluklarıyla bu farkın üstüne gidiyorlar.


Dün geceye göre, çok daha rahat bir uyku çekebilirim. Nasılsa konuşmayı bilen bir nesil daha var arkamda.

m.b. 22.02.2008

Salı, Ocak 29, 2008

Düşünmeye Hazır Mısınız?

Ulak yola çıktı. Sizlere haber getirmek için. Haber edip, sizi size getirmek için. Unuttuklarınızı, korktuklarınızı, sonunu bilmediklerinizi size demeye geliyor.

Çağan Irmak, iki yıl aradan ve meraklı heyecanların ardından yepyeni masalını çıkarmış bulunuyor. Sinema salonlarının son ve en güzel masalı olmaya aday Ulak, geçen Cuma günü vizyona girmişti. Üzerine laf etmeden, iki kelam söylemeden duramayacağımı fark ettim. Bu sebepten, Ulak'a yaraşır bir dille birşeyler karalayayım istedim.

Zaman-mekan derdi olmadan, ister deyin 100 yıl önce ister bugün; ister o köyde deyin ister bu köyde... Söylenenlere, dinlenenlere, hikayelere, gerçeklere ve rivayetlere dayalı olsun, yeter. Tam bir renk cümbüşü olsun, melodiler kulaklarda çınlasın, gördükleriniz kulaklarınızdan girenle buluşup, sizlere anlatsın. Desin ki, "Haksızlık, zülum, adaletsizlik, acımasızlık, geri kafalılık, cahillik sizleri korkutmasın. Çünkü insan, bilmediğinden korkar! Bilin ki ibret alıp unutmayın!"

Çetin Tekindor'un -bence geç fark edilmiş olan- beyazperdeye uygun yüzünü gördükçe, sesini duydukça, üstün oyunculuğunu keşfettikçe Çağan Irmak filmlerinde, insanın tekrar tekrar izleyesi geliyor filmleri. Önce Babam ve Oğlum, ardından Kabuslar Evi serisi ve şimdi de Ulak ile, gözlerimin aradığı bir oyuncu artık Çetin Tekindor. Filmin baş karakterini canlandıran Tekindor'a inanılmaz bir beceriklilikle el veren çocuklarsa, mükemmel performanslarıyla filmi taçlandıranlar. Hümeyra, Yetgin Dikinciler ve diğer tüm oyuncular da ellerinden gelen en etkili oyunculuklarını gösteriyorlar ve filmi tam bir karnavala çeviriyorlar. Müzikleri yine Evanthia Reboutsika tarafından hazırlanan, Çağan Irmak'ın hem yönetmen hem senarist koltuğunu yine tek başına üstlendiği ve Avşar Film-Şükrü Avşar tarafından finanse edilen Ulak, 2 saatlik bir sinema coşkusunu size bir kere daha yaşatabilecek olan bir film bence. Mutlaka dinlenilmesi gereken bir masal -tabii gerçekler masal oldukça bu memlekette, biz hikayelere masal demeye devam edeceğiz galiba.

Şimdi benim küçük masal notumu okuyup bitirdiğinize göre, zamanınızı merakınıza katın, size en yakındaki en iyi sinemaya koşup, Ulak'la tanışın. O sadece filmdeki kahramanlara gönderilmiyor çünkü Çağan Irmak tarafından: size de iki kelamı var. Size de verecek öğüdü, gözlerinizi cesaretle açacak bir hikayesi var. Nurdan bir köprüde bekliyor sizleri de, Hekim Zekeriya ile...

Bir deli rüzgar kalmış geriye,
o da Ulak'ın adını fısıldamış unutmayın diye.

Uğurlar ola!

m.b. 29.01.2008

Pazartesi, Ocak 21, 2008

Gwen Stefani...

No Doubt'ın güzel sesi, solisti... Tam bir 'Rock Tanrıçası'... Hafiften de olsa, gönüllerimizin de güzeli. Don't Speak'le tam da en güzel çıkışını yapmış, klipte grup arkadaşlarını satmayan güzel. Sonrasında ise, solo kariyeri seçen veya seçmek zorunda kalan bir afet. Dünyanın en güzel bacaklarının üstünde tek başına durup, "En güzel şarkımı henüz söylemedim" dercesine ardı ardına hitler yaratan bir bayan.

Cumartesi gecesi tekrar duyunca o klip, geldi. Gwen Stefani'nin genç hali, Blue çağımızın aşkının güzelliği geçti şöyle gözlerimin önünden. Ne de güzel 'rockçımız'dın sen Gwen Abla! Ne güzel söylerdin, biz dinlerdik seni... Ruhumuzu ne güzel okşardı sesin; bir erkek olarak bile, senin nasıl aşk acısı çektiğini anlamamızı sağlardın! Senin acını paylaşıyor zannetmek bile ne keyif vericiydi.

İşte geçen gece, senin sesin beni o günlere götürdü. Dans partnerimle, ne de güzel uyum sağladık diye düşünürken eşlik ettiğin için; hayallerime melodini kattığın için tekrar teşekkür ederim.


m.b. 21.01.2008

Cumartesi, Ocak 12, 2008

O Köşe Ici, O Köşe La-bas! Hein?

Aklıma geldi, şu şarkı sözlerini görünce bir yerde:

Et si tu n'existais pas,

Dis-moi pourquoi j'existerais?
Pour traîner dans un monde sans toi,
Sans espoir et sans regrets.

Liseye başlayalı daha 10 gün olmamıştı ki, hazırlık sınıfındaki Profeseur'ümüz Mme. Aznif, Saint Benoit'nın o meşhur 'Phonétique'lerinden biriyle gelmiş, bize Joe Dassin'i ilk kez dinletip, "İşte, Fransızca öğrendikçe, buradaki sözleri anlayacaksınız." Kaç ay uğraştık öğrenmeye bu şarkıları... Daha bir hafta öncekinin sözlerini anlamaya yeni yeni başlamışken, bir başka şarkı gelirdi de hep: Tombe la neige, Aux Champs-Elysées, Que Je T'aime, La Vie en Rose, Milord...

Ne güzel zamanlardı. Hala bir yanıyla bir 70ler hüznü havasına bürülü bir lisede unutulmaz, anlatılamaz 4 yıl geçirmek ve her gidişimde o büyük bahçesindeki kuru yaprakların arasında dolaşmak, bu şarkıların tekrar kulağıma çalınmasına sebep oluyordu kısa sürede öncesine kadar(uzun zamandır gitmediğimi fark ettim -gene- bir uğramak lazım). Mme. Aznif'i, M. Breux'yü, Mme. Coma'yı, M.Eric'i, Gülfer Hoca'yı ve onların içinde olduğu günleri hatırlayınca; 9 ve 10'da bahçedeki sınıflarda olup, en güzel manzaraya sahip olmayı; 11'de hem büyük bahçeye hem de Cennet'e yakın olup her yere yetişiyor olmayı; Biologie'de asla verilen 'mots-clé'leri ezberlemeyip, her sınav öncesi aynı kopya stresini yaşamayı; Kırmızı Saha'da hentbol oynamayı; eskrimi; ve okulunda her duvarına sinmiş o ilginç kokuyu hatırlamak, o kadar hoşmuş ki! Mezun olmadan anlamamak güzelmiş: çünkü onu özleyince tadı çıkıyormuş. O Fransız tadı!


Fransızca'yı sevmeyebilirsiniz, Fransızları da... Ama Fransız Chanson'unda bir şeytan tüyü var: kendini sevdiriyor işte. Anıları, geçmişleri, Fransızları ve 'Fransız'cıkları hatırlatıyor. Aslında bu okullardan çıkan insanlar, ne demeye çalıştığımı daha da iyi anlayacaktır.

*Uzun zaman ara vermek zorunda kaldım blog'a. Final dönemi ve yoğun programlarla dolu bir yaşamın kapısındaki birisinin sorumlulukları arasında blog maalesef geri planda kalmaya mahkum oldu. Tekrar özür sevgili okuyanlar... Saygılar

m.b. 12.01.2008