Cumartesi, Aralık 29, 2007

Seal Buraya, Aydın Doğan Havaya

Tahminen yılbaşına kala kala 3 gün varken, bu Seal muhabbeti nereden çıktı demezsiniz? CNBC-e, bu yıl da değişilmez yılbaşı kutlamasında, Victoria'nın güzel kızcağızlarını Türk erkeğinin gözlerine sokacakmış. Bikiniler, gizli ve tertemiz çamaşırlı bayanlar podyumda süzülecek; aynı zamanda da çocukluğumuzun pek baharatlı çıtır kızları, bugününse umutsuz ev annelerini andıran İngiliz bayanlarımız Spice Girls ve sesine kurban olunası Seal abimizin şarkılarıyla gözlerimize olduğu kadar kulaklarımıza da kıyak geçecekmiş CNBC-e. Sağ olsun, düşünmüşler, iyi de yapmışlar... Yılbaşını evde geçireceklere bir önerim olsun...

Yazının asıl nedenine gelmeli aslında: Başta konu dışına saparak, biraz rahatlatayım, ciddi işleri geriye bırakayım istedim... Sevgili okuyanlar, biliyorsunuz 2007 yılında gazetelerimizin televizyon reklamlarında bir patlama yaşandı. Sürekli kampanyalar yapıldı, biribirlerine ve bazı kişilere taş atıp durdular. 'Haklılardı, değildi'yi konuşmak için yazmıyorum bu yazıyı. Bu yazı, son günlerde sizlerinde görmüş olduğunu tahmin ettiğim bir reklamla ilgili. Görmemiş iseniz, buyrun:



Milliyet gazetesi, bilindiği üzere Doğan Yayın Holding'e ait, takdir ettiğim bir gazetedir. Ben de Milliyet okuyorum. Reklamda da vurgulandığı gibi, Milliyet gerçekten de yolsuzlukları, dolandırıcılıkları, istismarları belki de en açık ve tarafsız iletmekte olan gazete. Bundan ötürü, gazetemle gurur duymaktayım da! Fakat, aynı şirketin diğer gazete ve yayın kuruluşlarındaki kayırmaları, hükümet baskısıyla yapılmış işleri ve alınmış kararları, yıllardır çalışmakta olan büyük ve dürüst bir yazarını hükümettekilerin isteği üzerine kovmaktan çekinmeyen bir şirketin diğer gazetesinin nasıl bu kadar düzgün kalabildiğini anlayamıyorum! Acaba ben mi kanıyorum? Tarafsız sandığım gazetem de Aydın Doğan'ın diğer işlerini kotarmak pahasına bir gün Emin Çölaşan gibi, Ece Temelkuran'ı kovacak mı? Yahut, iktidar baskısına yenilen editörler, makine kapatacak mı?

Umarım Doğan Yayın Holding, gazetelerini tamamiyle hükümet emrine bırakmayacağını reklamındaki gibi kanıtlar!

m.b. 28.12.2007

Salı, Aralık 25, 2007

"Hoist the Colours!"

Bu aralar sürekli yaşanan bir 'circulation' içerisinde kaybettim kendimi. Blog'u da, yazmayı da boşladım. Okuldan ve gezmekten vakit kaldığında yaptığım tek bir iş var: DVD izlemek. Her akşam en az bir film... Bazen günün boşluğuna göre, 24 saatte 3 film arka arkaya. Ardından da CNBC-e...

Ama en azından boşa gitmiyor vakit. Yani, caddede boş boş dolaşmaları, arkadaşlarla içip kafa bulup her telden konuşmanın, batak ve amerikano ortamlarında kendimizi kaybetmenin dışında, boşa gitmiyor vakit. Evet, biraz fazla açık oldu ama, ne yaparsınız sevgili okuyanlar: bu yıl başlayan bu hastalığı size şöyle özetlemek isterim: Eylül ayında okulun açılması ile, her 4 kişinin oluşturduğu bir masada mutlaka iskambil kartları oldu ve her 4'ü tamamlama da biz batak döndük. Okulda sanırım adım 'Batakçı Çocuk'a çıkalı 2 ay oluyor. Muhasebe hocamız bile, artık alıştı, her gördüğünde takılmadan geçmiyor, derslerde laf atıyor(tabii biz iyi öğrencileriz, mid-term'ü iyi gelmese okulda biraz zor oynardık onun önünde). Bir de tabii amerikano var ki, aman Allahım! Saatler sürüyor, devamlı birinin tamamlama tehlikesi... Neyse, eğlence için güzel şeyler. Nasılsa sıkılma vaktimiz gelecek yakında.

DVD konusunda dönmek istiyorum. Kasım 25'ten beri izlediğim filmleri saymam lazım sizlere:

  • Eternal Sunshine of the Spotless Mind
  • Mutluluk
  • Pirates of the Caribbean - At World's End
  • Cuore Sacro
  • Saturno Contro
  • Motocycle diaries
  • Scarface
  • From Hell
  • Secret Window
  • The Sheltering Sky

Tabii ki hepsini ilk izleyişim değil! Bazıları ilk kez ama, bir çoğunu da sinemada izlemiş bulunuyorum. Kaçırdıklarımı yakalamış bulunuyorum sadece: izlediklerimi tekrar izleyerek o anki hazzı tekrar alıyorum yahut.

Göze çarpan bir nokta, Johnny Depp olabilir; evet Johnny Depp'in oyunculuğuna hayranım! Bunun yanında devamlı arkadaş çevresinden gelen yeni filmlerle beslenmey-beslemeye devam ediyorum. Yaşasın DVD, yaşasın gençlik!


"Cockroaches!"

m.b. 25.12.2007

Cumartesi, Aralık 15, 2007

"El Fuser"

İki hayat, arada bir ortak bir amaç uğruna birleşiyor, bir süre birbirine paralel giden bir yol misali uzanıyor ufka doğru, ardından da ayrılıyor zamanı gelince...

Ama o yolculuklar, bazen insanı beklediğinden daha fazla değiştirebiliyor. Her şeye veya tek bir şeye olan bakışı, bu sürede esniyor, gevşiyor, yumuşuyor, yahut sertleşiyor, kabalaşıyor, duygusuzlaşıyor. İnsan kitaplardan öğrendiklerinden, tanıdıklarından çok daha fazlasını ancak yolculukları sırasında öğreniyor. Kendini bu şekilde geliştiriyor.

Ama en önemlisi, insan yolculukta kendine eşlik eden insana daha bir bağlanıyor: aradaki bağlar, yollar ayrılmış olsa da, yeni yolculuklar başka yabancılarla yapılsa da, arada hep anılardan kurulu güzel köprü kalıyor.


m.b. 15.12.2007

Çarşamba, Aralık 05, 2007

Artık Melek Değilim!


Ben bırakıyorum artık bu işi. Yazdım istifa dilekçemi, kabul edilir edilmez gideceğim buralardan. Yok onun derdine koş, yok bunun hastasına yardım et, yok şunu yap, yok bunu yap… Hep ayak işleri! Tam güzel bir iş çıkıyor, bir insanın yanına gönderiliyorsun: pat! O insanın isteğine bağlı olarak tekrardan sürgün yiyorsun angaryaya. Ben yoruldum artık. Çıkarıp atmak istiyorum sırtımdaki kanatlarımı…

Ne bu böyle: hep iyi ol, hep düzgün davran, hep “kibar ol, insanlar seni iyi bilsin” hali nereye kadar? İşte bakın, buraya kadarmış. Yetti artık: ben insana insan gibi davrandıkça, o benim tepeme çıkıyor. Ayı olmadan, şeytandan şeytan davranmadan sözün de geçmiyor, işin de olmuyor: sevilmeyen adam oluyorsun bir anda. Seni kurtarıcısı olarak görürken ilk karşılaşmanızda o zavallı insancık, zamanla senden sıkılıyor. Hep iyi olmak, insan doğasında ters tepiyor. İnsanlar, biz melekleri seviyor, bayılıyor güya: ama iyilikten boğulunca o ‘en sevdikleri’ canlıdan bir anda soğudular mı, arkalarına bakmadan kaçıveriyorlar. Siz ki ona bir şans olarak verilmişken büyük patron, Tanrı tarafından, onlar sizi en adi pazarlıkların, en ucuz pazar tezgahlarının içine atıveriyor, tıpkı bir çocuğu oyuncağından sıkılıp onu kırması-paramparça etmesi gibi.

İşte bu yüzden, ben artık melek falan değilim! Bana melek diyenle de bundan sonra işim olmaz. Ben bildiğiniz şeytan kadrosundan, ‘tek ayakta kırk yalan’ söyleyenler sınıfından işe başvurdum, kabulü yakında gelir. Şimdi görün siz insan efendiler: kötülük nasıl olurmuş!

m.b. 05.12.2007

Pazartesi, Kasım 19, 2007

Durun

Hayatınızı değiştirmeyi kimse için göze almayın! Çünkü aynı şeyi karşı taraf yapmadığında, sizin hayatınız alt üst olur!

m.b. 19.11.2007

Pazartesi, Kasım 12, 2007

Doğum-Günü-Çocuğu

İnsanın bir yıl daha büyümüş olduğunun resmi bir kaydının yanı sıra, doğum günleri pek çok şey demektir aslında. Birçok dostun, arkadaşın, akrabanın görüşmesine, en azından bir kutlamasına mahal yaratmaktadır. Uzaklardan, taa Fransa’lardan, İsviçre’lerden kalkıp “İyi ki doğduuuun!” diyenler, “İyi yıllaaar!” dileklerini facebook vasıtası ile iletenler olur… Ya da aynı şehirde olunup da bir türlü görüşme fırsatı bulamayan arkadaşları kaynaştırır yine bu tip kutlamalar, dilekler. Çünkü mutluluktan uçmakta olan doğum-günü-çocuğu, her hatırlandığını görünce daha da mutlu olur. Tabii, facebook hatırlanmada bir yardımcıdır fakat buraya takılmaz doğum-günü-çocuğu! Güzeldir her ne olursa olsun. Doğum-günü-çocuğu mutlu olur; içi zaten tüm gün pır pırdır.

Doğum günü öncesi günden başlar bir telaş, bir tarifsiz karındaki hoşluk. Hele benimki gibi bir durumdaysa doğum-günü-çocuğu, yani Pazar akşamüzeri kalkıp da okula gider, Makroekonomi sınavına girerse, ardından da 2 sınavın daha yolunu gözlemekteyse, biraz sıkıntılı başlar gecesi… Ama arkadaşlarıyla güzel bir yemek yerse, manzarasına kurban İstanbulum’un en güzel yerinden şehri izlerse, rakısından yudumlarken, arkadaşlarıyla sohbeti koyulaştırabilirse, değmez keyfine hiçbir şey. Arka arkaya sürprizlerin patlamak üzere olduğundan haberi yoksa hele..!!

Gecenin ilk dakikasından başlayarak, en yakınları başlar kutlamaya doğum-günü-çocuğunu… Kardeşidir ilk arayan –her yıl olduğu gibi. Ardından ‘mon amie’si mesajıyla mest eder. ‘Küçük kız kardeş’ hemen ardından sıraya katılır. Gece süper başlar ilk dakikadan. Zaten kafa güzeldir hafiften. Ha öyledir hayat, ha böyle: ‘Koymaz bize bir şey!’. Doğum-günü-çocuğu’nun hediyesi, en güzel sürprizi hep aynı dilekleri duymuş olmaktır: Varlığının verdiği tarif edilmez hoş duygu! Çocuk ağlamamak için biraz zor tutar aslında bu anlarda kendini, ama alkolün etkisiyle ne yapsa yeri değil midir?

Ardından, bu güzel gecesinde doğum-günü-çocuğunu yalnız bırakmayan kader arkadaşları, makronun iğrençliğini bir kenara bırakmış, güzel yemekten sonra harika bir sürprize doğru doğum-günü-çocuğunu sürüklemektedirler… Bir anda, arabaya benzin alınırken, akıllı kızlar ortadan kaybolur, benzin istasyonunun marketinden pasta mahiyetinde Eti Brownie alırlar. Tabii elde bulunan imkanlar dahilinde, ‘pasta’ya mum dikilir: bildiğimiz büyük mumdur bu ama, bir anda, gecenin ilk 15 dakikasında yaşanılan şoklar, doğum-günü-çocuğuna yetmişken, en büyük bomba gelir: Pastayı Yıldız Parkı’nda, arabaların hemen yanında, yeşillikler içinde ortaya çıkarıverirler. Yağmur bir yandan yağarken, kimse aldırış etmez: doğum-günü-çocuğu daha bir mutlu olur: bu mutluluk onu sabaha kadar götürür.

Ardından sabahın ilk ışıklarıyla beraber, mesaj yağmuru başlar: eski arkadaşlar, liseden tanıdıklar, eski tanıdıklar, yeniler… Doğum günü her anıyla güzeldir.

En güzeli anı, varlığımın arkadaşlarıma vermekte olduğu duygulardan memnun olmaları ve bunu söylemeleriydi belki de. Bir de, bir not: Böyle yakındakiler arayıp sorarken, mesajlar mailler, facebooktan yorumlar yazarken, İzmir’den bir sesleniş gelir –ki günün en anlamlı laflarından ikincisi olur. İzmir’den seslenen
Başak Ölmez, facebook’tan attığı mesajında, belki de ‘bugün doğum-günü-çocuğuna verilecek en güzel hediye ne olurdu’ sorusuna yapıştırmış cevabı –sağ olsun: Canım benim doğum Günün Kutlu Olsun / En güzel hediyen bu yeni yaşında seni üzmeyecek bir kelebek ! olsun umutları ile konsun gönlüne ...

Herkese teşekkür etmem lazım: unutmayan, beraber olan-olmak isteyip olamayan, ruhuyla her zaman yanımda olanlara… Mutluluk, varlık, sevgi siz ‘kardeşler’, dostlar, arkadaşlar, akrabalar, tanıdıklar, geçmişte kalanlar ve
Başak, Pınar gibi yazar dostlarla güzel; anlamlı…

Doğum günüm kutlu olsun mu?

m.b. 12.11.2007

Pazar, Kasım 04, 2007

filmekimi 2007

Ekim ayının sonuyla beraber, bir haftalık eğlencemiz, zevkimiz, sinemaya gitmeye adeta bizi zorladığını hissettiğimiz filmekimi'ni bitirdik. Ders programının ve öğrenci bütçesinin izin verdiği derecede bu renkli haftayı doldurdum ben de. Filmler hakkında okuyanlara bazı tüyolar vereceğime söz vermiştim; maşaallah, hepsi iyi filmler seçmişim, hepsine diyecek lafım var!

19 Ekim Cuma, 2 filmle başladı: Mio fratello é figlio unico (Abim evin tek çocuğu) ve galasıyla Persepolis! İkisi de kendi tarzlarında takdire şayan derim ben! Ödülleriyle göz kamaştıran her film güzel değildir fakat, İtalyanlar'ın sıcaklığını, kaosumsu hayatlarını, siyasetin bile aşktan üstün olamayacağını ve ailedeki bağların gücünü gösteren ilk filmim, 'Abim evin tek çocuğu' bence ödüllerin hepsini alsa yeriymiş. Persepolis konusunda bir şeyler demek çok isterdim: fakat malum, vizyona girdi. Çizgi-romanın İran'da geçtiğini, Şah Dönemi'nden nasıl bir değişiklikle İslam Cumhuriyeti'ne geçişin yaşandığını bir çocuğun anlatımıyla izlemek isterseniz, Türkiye'nin de yaklaşık olarak nelerle karşı karşıya olduğunu hatırlarsanız, bu film size çok şey öğütleyecektir. 'Gidin izleyin'den başka bir şey yazmayayım artık...

20 Ekim'de Paris'te 2 Gün'le devam edelim: Amerikalılar asla anlayamayacak mı Avrupalıları? Uzaylı mı bunlar? Evet, Fransızlar da pek normal değil fakat, bu con-conlar da pek bir gerizekalı... Biri Amerikalı biri Fransız olan çiftimiz, Avrupa'ya tatile gelmiş, aşklarını tazelemektedirler. Venedik, Roma derken kızımızın ailesi Paris'te yaşadığı için 2 günlüğüne de oraya uğrayan şaşkın ve gerzek çift, sonunda kavga eder. Hafif Türk erkeğini andıran Amerikalı kardeşimizin kıskançlık krizleri -pek de yersiz değildir ya, neyse- sonucunda Avrupa tatilleri zehir olur. Filmin anlattığı bir öyküsü, size katmasını beklediğiniz bir şey olmamalı. Biraz durum komedisi tadında: gülümsemek istiyorsanız, izlenebilir bir film. Ama öyle delisi olunmaz!


Ve üstüne konuşmaya değer son film: 25 Ekim Perşembe günkü Bobby! Robert F. Kennedy'nin öldürüldüğü günü, suikasti ve öncesini şöyle etrafından dolaşıp da gösteren, bu arada aslında Kennedy Başkan olabilmiş olsa, Amerika'nın neler kazanmış olabileceğini, neleri kaybettiğini gösteren film... Ünlü oyuncularla dolu kadrosuyla ve güçlü ayrık-senaryolarıyla hafif bir geçen yıl ki Paris Je t'aime havası yaşatan film, güçlü eleştirileriyle nasıl oldu da Amerika'da çekildi, anlamak zor! Başlarında bir maymun var ama gene de çatlak seslerin çıkmasına izin var demek!

Bu yıl filmekimi'nin bir güzel yanı da, gala filmlerinin neredeyse hepsinin ardı ardına vizyona girmiş olması bence. Geçen yılki filmlerden hala göremediklerimiz var. Paris Je T'aime'i de kaç ay beklemiştik. Demek ki geçen yılki ve bu yılki aşırı ilgi film dağıtım şirketlerimizin iştahlarını kabarttı. Hep böyle olur inşallah!

Şimdi gözümüz yollarda, Film ve Tiyatro Festivalleri'ni bekliyoruz efenim. Bakalım bu yıl kimler gelecek, hangi filmleri-oyunları izleyeceğiz!

m.b. 03.11.2007

Perşembe, Kasım 01, 2007

Şehitler

Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,
mezardan çıkmanın vaktidir!

Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,
Sakarya'da, İnönü'nde, Afyon'dakiler
Dumlupınar'dakiler de elbet
ve de Aydın'da, Antep'te vurulup düşenler,
siz toprak altında ulu köklerimizsiniz
yatarsınız al kanlar içinde.

Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,
siz toprak altında derin uykudayken
düşmanı çağırdılar,
satıldık, uyanın!

Biz toprak üstünde derin uykulardayız,
kalkıp uyandırın bizi!
uyandırın bizi!

Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,
mezardan çıkmanın vaktidir!

Nazım Hikmet Ran 1959

Pazartesi, Ekim 29, 2007

Asker Arkadaşı

Öncelikle Cumhuriyet Bayramı'nızı kutlarım sevgili okuyanlar. Ardından da uzun zamandır 'gıcık' kaptığım bir insana hesap sormak istiyorum. Ne olduğu belirsiz, tanımlanamayan bir yazar bozmasına artık gönderme yapmanın vakti geldi bence!

Bu 'yüksek vasıflı-kendini beğenmiş
' kişilik,"Türkiye'nin gazetesi" teması ile benim gazetem olamayacak, en önemli yazarının kellesini hükümete yaranmak adına feda eden Hürriyet'te yazmakta olan, Ahmet Hakan isimli insan evladıdır. 26 Ekim 2007 Cuma günkü yazısında, "Bir kabiliyet düşmanı" diye kaleme aldığı pasajında, Kevin Costner'a giydirmektedir. Hatta onu baş tacı edenlerin varlığından bahsetmekte, bu kişileri de bir güzel fırçalamaktadır. Zaten bu 'güzel' insan ne zaman birisine taksa giydirir de giydirir. İyi hoş da, bilip de giydirsen, amenna! Askerlik arkadaşın mı Kevin Costner senin Ahmet Hakan? Nereden tanır, nereden bilirsin? Bir sofraya oturmuşluğunuz, yemiş içmişliğiniz, iki laf etmişliğiniz mi vardır? Adamın başarısız olduğunu nereden biliyorsun be adam? Sana gelip "Ah Ahmet abi, ben neden bu kadar yeteneksizim?" diye ağladı mı? Kafasını omzuna koyup da " şöyle bir projem var Ahmetciğim" mi dedi? Nedir bu samimiyet?

Hayır, varsa bir tanışıklık da ona dayanarak yazdıysan, paylaş be adam. Yoksa totodan atmak kolay.

Yazıda, Kevin Costner'ın hiçbir işte dikiş tutturamamış olduğu, işte 'öylesine' bir müzik grubu kurup, ancak bu şekilde para kazanabildiğini yazmış Ahmet Hakan. Ayrıca Les Ottomans otelin de, bu 'düşmüş Hollywood starı' için bazı ayran budalalarınca kapatıldığını yazmış. Bir bilgim yok bu konuda; otel faturası kimin adına bilemem. Fakat, Kevin Costner'ın bu müzik grubundan aslında böyle yurt dışında tanınma gibi bir hayali olmamasına rağmen, yaptıkları farklı rock tarzlı müzikle beğeni topladığını belirmek isterim. Bunu Hürriyet'in kendi yayın kuruluşu Kanal D'deki röportajında belirtmiştir Kevin Costner. Ayrıca, biraz haber okuyan bir insan, sinemayla azıcık ilgisi olan bir entellektüel, bu adamın Su Dünyası ve Postacı filmlerinden sonra da filmlerde oynadığını ve hiç de 'düşmüş' olmadığını görebilir sanırım! Ama doğru; Türkiye'de sonradan entellektüel olduğunu iddia eden insanlardan olan bu 'çakma' entel Ahmet Hakan, bilemez.

Herkes hakkında atıp tutmak, bel atına vurmak kolay efendi! Adam gibi yazamıyorsan, yazarım diye dolaşma ortalıkta. Her görüşe saygılıyım: fakat okuyanlarını adam yerine koymayıp, onlara yalan yanlış şeyler yazan yazar bozuntularından asla haz etmedim! Unutma ki, hükümetler, patronlar ve şöhret gelip geçicidir: sana kalan, seni var eden şey okunmaya değen yazıların ve onları okuyanlardır.


m.b. 29.10.2007

Pazartesi, Ekim 22, 2007

Manifesto-4

Arada sırada, barışın olabileceğine inandık hep. Yalancı baharlar gibiydi barışlar da: kısa süreli, hafiften adamın yüzüne gülümseyen-arkasından binbir dolap çeviren… Hala da öyle. Barış, bu dünyada insanlar oldukça, sadece bir ütopya olarak kalmaya devam edecek.

Kendini 'Hümanist düşüncenin', 'Komünizm'in yoluna adadığını iddia eden bir siyasi parti görünümü altında kurulup; ayrılıkçı-bölücü-kalleş emellerini sergilemeyi bir görev bilen PKK, tam bir faşistlik yapmaktadır kurulduğu günden bu yana. Nasyonalist bir ülke hayaliyle yanıp tutuşan birkaç hızlı solcu Kürt gencinin 1970’li yıllarda doğurdukları bu fikir, şimdi kendi fikir babalarını yiyip bitirmiş, günümüzde sadece adam öldürmek, köy basmak, mayın döşemek, pusu kurmak, kalleşlikle asıl toprağını, vatanını, milletini yaralamaktadır. Büyük abisine şımarıklıklar, muzur yaramazlıklar yapan küçük bir kardeş gibidir. Abisi ise, sessizdir, sakindir. Zaten malum, ‘ağa babası’ Amerika bir şey demeden hareket etmez. 'Otur' dendi mi oturur, 'kalk' dendi mi kalkar. Ama unutulmamalıdır ki, büyük abisi bir ‘ağabey’dir! Gençliğinde, bu alçak küçük kardeşin yaptığı gibi adice savunmaya kalkışmamıştır fikirlerini. Veya kendisinin üzerinde yaşamasına izin verilen bir toprak parçasına “Benim vatanım burası” diye sahiplenmeye kalkışmamıştır! Dedelerinden kalan, 830 yıldan fazla kendi ırkına ve orada kardeş olduğu ırklara ait bir toprak parçasını, emperyalist dünyadan söke söke almıştır. Kanını-canını vermiş, namusunu kurtarmıştır. Ama Anadolu, Anadolu insanının memleketidir, vatanıdır. Tarihte olan bir Kürt devleti var mıdır ki, şimdi 'Kürt Devleti' hayaliyle yanıp tutuşmaktadır bu bir dönem kıçına don alamayan terör örgütü ve yandaşları? Geçmişiyle de, kurduğu yönetimlerle de haklı olduğunu kanıtlar Türkiye. Hakkı olanı, hakkıyla savunmuştur. Gerektiğinde, gene savunacaktır da.

Anadolu halkı ne kadar sessiz, kavruk da olsa, çekingen de davransa, birleştiğinde önünde durulmaz bir seldir. Kenetlendiğinde ayırabilecek bir bomba; fikren, ruhen, kalben birleştiğinde ve yürümeye başladığında durdurabilecek bir ordu yoktur. Bunu unutan küçük kardeşe, artık bir şamar vurmanın vakti gelmiştir. Muzur çocuklar bazen sadece şiddetten anlarlar!

Türkiye artık gücünü göstermelidir. Her ne kadar bu müdahale, bir bataklığa dönüşen Irak’a bizi sokacak olsa; belki ABD gibi bizi de geri dönemeyeceğimiz bir yola sürükleyecek olsa da, her hafta 10’ar 15’er gencimizi kaybetmekten de bıktık. Belki komplo teorileri doğru: bu provokasyonlar Türkiye’yi ve ordusunu da Irak bataklığına çekip, içinden çıkılmaz bir denkleme dönüşen savaştan kurtulma çabasıdır ABD’nin. Yahut, Irak'taki savaşa 1 Mart tezkeresi ile taraf olmamayı seçmemize bir ceza kesiliyordur ‘Ağa babamız’ tarafından. Bunlar ve daha bir çok şey olabilir tabii ki... Dediğim gibi; bir başka ülkenin sınırlarına girmekten, savaşmaktan yana da değilim! Ancak artık ‘Dur’ demenin vakti geldi. “Hem askerlerinizi öldürürüm, hem de kaçırırım” diye ‘racon’ kesen bu şerefsiz faşistlere hak ettikleri cezayı vermemiz gerekiyor. Şehit analarının gözlerindeki yaşları artık ‘tamamen’ bitirmek, bu PKK sorununu bitirip, Kürt sorununu artık bir çözüme kavuşturmak zorundayız. İnsancıl yöntemlerle tabii! Faşistle faşist olmadan: demokratikçe, insanca!


Unutmayalım ki, şerefsizle şerefsiz olamayız. Biz bir ülkeyiz, milletiz. Kıytırık bir terör örgütü değil!


m.b. 22.10.2007

Pazar, Ekim 21, 2007

Seçimden Seçime

Bir seçimden bir seçime, bakalım neler değişti -neler değişmedi ki?- :
  1. Şarkılar daha manidar oldu.
  2. Korkular daha bir bastırılır oldu.
  3. Yepyeni kavramlar girdi hayatlarımıza: mahalle baskısı gibi, mutluluktan uçamamak gibi mesela.
  4. Sonra insanlar daha bir kararlı oldu: 'dediğim dedik, çaldığım düdük'çü oldu herkes. Başbakan'ın Kasımpaşalı-eli maşalı hali, sanırım tüm topluma yayıldı -beni atlayarak.
  5. Sokaklarda bakışlar daha da gerildi: düşmanca bakışlar, ters ters 'senin burada işin yok'lar... Sadece sokaklarda değil, sevdiklerimizde de oldu sanırım bu şey, aynı süreçte.
  6. etc. etc. etc. Uzar gider bu maddeler ama...

Değişen pek çok şey var; fakat ben, fikirlerim, içim değişmedi. Değişmeye de niyetim yok! Çünkü, olumsuz bir değişmeye asla ihtiyacım yok!

Yarın kullanacağınız veya kullanmayacağınız oylar, umarım hayatlarımıza daha da zarar vermez! Meşru olmayan, danışılmadan-görüşülmeden, 'ben dedim, oldu'ya getirilen 'tüm' kararları bazılarının, artık başkalarına, 'masum'lara zarar vermez.

m.b. 21.10.2007

Perşembe, Ekim 18, 2007

Caution!

Sevgili okuyanlar,

Şimdi neler neler yazmak isterdim buraya. İçimde neler neler var. Ancak yazarsam başım belaya girer. Ne -artık olmayan- aşk hayatına dair, ne siyasete dair bir şey yazamıyorum. Saatlerdir, günlerdir PKK problemiyle ilgili yazılar yazıyorum, ama hepsi sertliği yüzünden, bu bilgi bombardımanının içinde kaybolacak ve unutulacak korkusuyla sonraya saklanıyor. Tezkere konusu da aynı şekilde. Konuşmak lazım ama, herkes konuşuyor ve neredeyse herkes boş konuştuğu için, bir de ben sizin kafanızı doldurmayacağım -şimdilik.


Borsa-Dolar-Euro-Petrol-Altın konusunda da söyleyecek çok şey birikmiş aslında ama, neyin ne yapacağı belli değil ki! Bu operasyon lafı her şeyi alt üst etti. Sanata gelince; tek umudum bu konuda! Cuma günü başlıyorum filmekimi'nde ilk filmlerime. En yakın zamanda da güzel güzel filmleri yorumlamaya çalışacağım sizlere -elimden geldiğince. Bienal diyen mi oldu? İşte o konuda kendimi tutamam! 'Sanat için sanat'ı anlarım. 'Toplum için sanat' yanlısı olsam da, artık alıştı bünye sanatçıların bu inadına: kabulleniyor rahatça! Fakat, 'küratör için sanat' yahut 'sanatçının sadece kendisi için sanat' nedir ya? İyimserlik beklentisiyle gidip, gıcık olmuş çıkmak istemiyorum ben artık! Bu yüzden de bu yılki Bienal'e düşmanlığımı açıkça ilan ediyorum. Küratör Hou Hanru'nun Atatürk ve Cumhuriyet Devrimi ile ilgili söylediği sözler konusunda da bir iki lafım var: Evet, sanatçı olarak ve öncelikle insan olarak düşünme ve fikrini beyan etme özgürlüğü var! Hatta bu fikirlerinde yanlış olduğunu iddia etmek de boşuna olur. Fakat bunu yaparken, siyasi-sosyal ortama, bunların hassaslığına da dikkat etmesi gerekiyor açıkçası. İnsan, böyle hassas olması gereken birinden, bunu beklemiyor.

Ahanda; asıl konuya geldi dayandı yazı! Siyaset... Konuşmayacağım. Zaten belliyim.

Diğer konuda ise, zaten hepimizin başından geçen, bir zamanlar geçmiş olan ya da geçmemesi için dua edeceğim bir bokluk sürmekte... Susuyorum, susacağım da. Ama bilin ki bu suskunluk, edecek lafım olmadığından değil; sadece geçmişe saygımdandır. Yoksa her gün masaüstüne yeni bir yazı ekleyip, "Yav bu da olmaz!" demekten hiç de hoşnut değilim. Acilen kafamı toparlamam lazım ki, düzgün yazılarla döneyim!

Daha fazla sizleri bu patlama olasılığı yüksek kalemle aynı ortamda bulundurmadan, kaçayım. Yoksa zehirlerim size de zarar verir.

Efenim, siz siz olun kendinize dikkat edin, saygılar...


m.b. 18.10.2007

Pazartesi, Ekim 15, 2007

Moda

Bugün varsın, yarın yoksun.
Benim derdim, senin olsun.

Zamanlardan ne zaman, günlerden ne gündü, hava nasıldı hatırlamıyorum. Aklımda kalan az şey, bana sadece güzel olduğunu anımsatıyor. O günü anlatabilecek tek kelime sadece ‘güzel’ olur, o kadar… Batmakta olan güneşin varlığı, ileride bir yerlerde; denizin yanımda olduğu; tuz kokusunun, seyyar arabalardan yayılan keskin kestaneyle birleşip burnuma geldiği; sıcacık, az karbonat-az demli çayın damağıma acı tat verdiği; mutluluğun kalpten tüm vücuda yayılmasını sağlayan hormonların-kanın-zihnin gerginliği ve aynı andaki şaşkınlığı var aklımda… Tüm günlerin üstüne -tüm gecelerin de- bir ışık gibi doğan bir gün o gün. Aklıma da tam güvenemiyorum ya! Bu ara çok yanılıyormuşum gibi geliyor. Olan şeylerin, elimdekilerin ya da elimde zannettiklerimin olmadığını anlıyorum hiç olmadık anlarda. Yahut ‘oldu’ dediğim, kanıtlayabileceğimi sandığım, yaşadığımı zannedip, anılar defterime eklediğim her bir günün aslında olmadığını fark ediyorum. Belki de sadece yaşamak lazımdı o günleri diyorum; sadece yaşamak, sonra unutmak, balkabağına dönüşenleri bırakıp, elde kalanlarla devam etmeliydi yeni günde yola. O yüzden, gene emin olamıyorum: belki vardı belki yoktu bile. Belki sadece bir rüyaydı. Geceleri coşan zihnin yarattığı halüsinasyonlardı hepsi. Burnumdaki koku sandığım da, ağzımdaki tat da, kalbimdeki mutluluk da sadece birer yanılsamaydı: tıpkı zamanın aslında tamamen bir yanılsamadan ibaret oluşu gibi. Gerçeğin, dünya üzerindeki inanılacak tek kavram olduğu gibi.

Peki, insan beyni gerçekle hayal arasındaki o incecik çizgiyi kaybedince… Biliyor musunuz; insan o çizgide olduğunu, üstünde cambazlık yaptığını anladığı anda, herhangi bir tarafa geçmeye vakit bulamadan -gerek de kalmadan, rahatça- delirebilir. Çünkü hep sınırlar içinde yaşayan, etrafı hep tel örgülerle, elektrikli çitlerle, yüksek duvarlarla çevrili ‘ghetto’larda yaşamak zorunda bırakılan bizler, o korkunç ghetto’nun aslında sadece kendi kendimizce yaratıldığını anladığımızda zaten hiçbir sınıra, çizgiye ihtiyaç duymuyoruz. Elalemin kimliği de, çevrenin gözleri de, insanların sözleri de tınlamıyor. Çünkü gerçek mutlulukta zaman da, sınırlar da, sözler de yok oluyor. Başka bir boyutta oluyor yaşanan her şey; Moda’da, çay bahçesinde değil!

m.b. 15.10.07


Mor ve ÖtesiAşk İçinde

Perşembe, Ekim 11, 2007

Kış Ortasında Yandım

'Nasıl’ diye kafanızda bir soruyla okumaya başlatmak istemezdim kimseyi. Fakat, havalar hala çok sıcak yav! Artık biraz yağmur, biraz su, biraz barajlara doluluk, barajlara az kuruluk… Belki yağınca da ‘ıslandım, çamur oldum’ diyeceğim de, olsun: yağsın. Biz de ona göre giyiniriz. Kış ortasında zemheri zürafası olmuş millet: herkes kısa kollularla, keten gömleklerle, şortlarla cirit atmakta İstanbul sokaklarında. Kabanlar, paltolar, kazaklar geçen yılı pas geçtiler, bari bu yıl işe yarasınlar. Hayır, insan sürekli t-shirt giymekten sıkılıyor; sanki başka kıyafeti yokmuş hissiyle, daha bir alış-veriş manyağı oluyor.


Bugün mesela; Ekim ayı etkinlik programımın tamamına yakınında yer alan biletlerin tahsilatını yapmam gerekiyordu. Yataktan kalkıp, camdan dışarı bir baktım soğuk mu diye… değil. Ama sıcak da denemez hani; vücutta hafif bir titremeyle karışık ürperme var, bunun kısa mahiyetli olduğu da apaçık! Ne yapmalı? Derken, saatin ilerleyişi göze çarpınca, ele geçen neyse, onlar giyinilip, bünye dışarı atılıveriyor. Koştur koştur Taksim’e fırlanıp, önce Hale Ablamız için Hayal’e, ardından filmekimi biletleri için Emek’e ve onun ardından da Babylon’a… Aç karna, uykulu bünyeye, yorgun beyne rağmen küçük bir İstiklal turuyla başlayınca insan, günü de bir entel-dantel geçiveriyor. Kalkıyor, gene aynı kültürelliği, keşmekeşi arıyor. Uykudan zorla uyanıp gelmiş olmanın verdiği ızdırap omuzlarda taşınsa da, arkadaşları bir bayram öncesi görmüş olmak, onların güzel haberleriyle mutlu olmak, sıcak-soğuk-ortaya-karşık havasıyla İstanbul’da bir tatil gününü daha biletlerime kavuşmuş olarak geçirmek, biraz kitap bakınıp, ‘Kasım’da ne yapsam’ı, ‘Acaba bir konser daha sığdırabilir miyim’i düşünmek, pek bir hoşuna gidiyor adamın. Bir de kahve içebilse, yanına bir tüttürük ekleyebilse… Neyse, oruç bitti.


Efendim, hepinize hayırlı bayramlar, güzel ve eğlence -çokça da sanat- dolu bir Ekim ayı diliyorum. Havalara da artık yalvarıyorum: sulara %134 zam gelmeden ve tabii bulutu aldanıp yanmadığımız, güneşe aldanıp donmadığımız günler için, biraz yağ! Yağ da, dolsun barajlar, sağlam kalsın bütçeler. Allah İMKB100 Endeksi’ne, İş Bankası Yatırım Fonları’na zeval vermesin, başımızdan eksik etmesin. Arkadaşlarla, sinemayla, konserlerle dolu bir ay: Bienvenue!


m.b. 11.10.07

Pazartesi, Ekim 08, 2007

Siz Bir’ezz’ Fazla Oldunuz!

Hep sevgiliye, aşık olunana yazılmaz ki yazı. Devamlı bir “Ben şunu şu kadar sevdim de, o beni böyle sevdi de, ayrıca şöyle yaptı da, falan da fişmekan da…” diye aynı cümleler sokağında dönülüp durulmaz ki! Ondan dolayı, sürekli bir çabayla aslında bir arkadaşım hakkında da yazmam gerektiğini öğrenmiş bulunuyorum –başıma biraz kakıla kakıla.


Efendim, bu yazının ana karakteri olan –biz ona kısaca ezz diyelimJ- kişi, benim bu devamlı yazmamı sevse de, sürekli başkaları hakkında, başka konularda yazmamdan sıkılmış olsa gerek, artık biraz da kendini görmek istemiş bu sayfada. Diğer konulara ilgisiz olduğundan değil; bilakis Dünya gündemini çok da yakından takip eder. Hele aşk-meşk konularında, üstüne tanımam. Ancak, dediğim gibi, sanırım hep başkasının olduğu aynaya sıkılıyor arada okuyanlar, biraz da kendilerini görmek istiyorlar sözcüklerde. Şimdi lütfen sizler de başlamayın: hepinize nasıl yetişebilirim? Sırayla...



Kalbimizin Ege’de kalmasına sebep olan, hatta kalbimize ilk İzmir sevgisini aşılayan; ‘hacılamak’ deyimini bize ‘kesiklemek’ diye değiştirten; simide gevrek, ay çekirdeğine çiğdem diyen; sevgilisi olan sevgili kardeşimle birlikte, arabalarında beni arka koltuğa atıp, ardından bir anda çocukluğumdaki anneli-babalı araba muhabbetlerine giren ve benim ‘ulan, acaba bu bir deja vu mü? yoksa siz benim annem misiniz bayan?’ sorularını esefle sormama sebebiyet veren; evinde ne de güzel yemekler yapıp, zehirlemeden bizi evlerimize gönderen; “İstanbul’un yerlisi ben miyim, yoksa ezz mi?” diye sormama neden olacak kadar benden çok yer-mekan-alış veriş merkezi bilen; sadece bilmekle kalmayan, götüren, elimizden tutup gezdiren; içimizi ısıtan hikayelerle günümüze renk, sıcaklık, neşe, komedi, dedikodu, çok şip-şip bakışlar katan; benim hayatımda önemi gün geçtikçe artan ve artmaya devam edecek olan bir küçük Fransız Mademoiselle’idir O. Üniversite hazırlıkta, saf Anadolu erkekleriyle, cingöz İzmir kızlarının kaynaştığı noktadaki en önemli köprü olan; devamlı yanan sınıfta, biraz olsun serinlememizi sağlayan muhabbetin iki sahibi: ezz’e ve sevgilisi, aşkı, birtanesi kardeşime minnettarım efenim. Nedeni de malumdur, bilen bilir.


Kendileri, gecemin en karanlık, uykumun en güzel anından da çıkmıştır kulağıma; günümün en sıkıcı, uyuşuk anından da. Neden mi? Keşke bilebilseydiniz sesindeki canlılığın insanın tüm hücrelerini de titreştirip uyandırabildiğini. Ya da, en karanlık anınızda umut veren sözlerinin nasıl da işe yaramaya çabaladığını; yanınızda değil de, 800km bile uzakta olsa aslında sizin hep arkanızda bir destekçiniz olarak kalacağını bilebilseydiniz. Bir erkeğin nasıl dedikodudan hoşlanabileceğini bilebilirdiniz o zaman! Yok, kesinlikle bir suçlama yok burada: ezz, hiçbir şekilde kötülüğe itmiyor sizi. Siz onun yanında, kendinizi inanılmaz bir şekilde fiskos masamı muhabbetine kaptırmak ister buluyorsunuz.


Terkos’ta kaybediyorsunuz mesela kendinizi, ona t-shirt bakar bir halde buluyorsunuz. Yahut, Nişantaşı’nda bir ‘cafe’de, ‘Acaba hangi salatadan yesek ezz?’ diyorsunuz, hiç beklemezken dilinizden bunu. Veya, o ne kadar ‘with-out Mert’ kavramını yaratıp, ruhsal dünyamda düzeltilmesi güç yaralara neden olsa da, benim aşk hayatım için elinden gelenin ‘çoğunu’ yaptı –ben hiçbir şey yapmamışken bile. Aşşk Kafe’yi literatürüme sokup, ‘işte olay budur abi’ dedirtmeyi de bilmiştir kendileri. Cumartesi geceleri Okan’ı ‘msn’in iki ayrı ucundan izleyip, sonra Gürgen ve Okan yorumları yaptığımız sevgili bir arkadaşımdır ezz. O aslında, İzmir’in en güzel kızı değil; en güzel insanıdır da. Ayrıca da, Moleskine’ime girmeyi hak eden, az sayıda insandan birisidir. Çünkü ezz, kocaman kalbinde bana bile bir yer açmıştır.


Joyeuse anniversaire mon amie!!!



m.b. 08.10.2007

Perşembe, Ekim 04, 2007

Kaçsam mı Acaba Tavandaki Delikten? Hazır...

Hafif bir ışık süzülüyor, mesela mavi. Güzel de aydınlatılmışa benziyor ilk bakışta. İlk bakışta aşkı hatırlatır tarzda... Bir de tüy var, odamın zeminine inivermiş usulca, şimdiyse elimde. Karımsı beyazları hatırlatan, ‘küresel ısınma’dan önce biz. Beyaz güvercinlerin, melek arkadaşların diyarından gelmiş kılıklı. Hani, burada kalmadı ya artık o ikisinden de. Alıp başı, kaçıversem mi acaba?


Hani yapacak fazla bir şey de kalmadı sanki. Nasılsa çivi çakacak halimiz yok Dünya’ya da! Elbet gün gelecek, istemeye istemeye buyur edileceğiz bu deliğe. Elde madem imkan var, çıkıversem. Hem manzarası da güzelmiş. Boğaz’ın en fiyakalı mekanları, Taksim’in tüm deryaya lebleri ve hatta bilumum yalıdan-köşkten de güzel ortamı-manzarası-müziği var gibi. Geceleyin karşına ne tinercisi çıkar sokaklarında, ne sarhoşu atlar arabanın önüne. Sanatsa sanat; kralı orada. Tüm Bienal’lere, festivallere, sergi ve konserlere giriş beleş. Maçlarda tribün terörüne maruz kalmak da yok. Sokakta terörist saldırıdan korkmaya, ‘Yanımda bomba patlarsa’ telaşına, askere gidip şehit olmaya mahal yok. Siyasi görüşlerin çatışması yok; çatışıp anlaşamaması hiç yok. Burma’daki gibi, askerin Budist rahipleri hırpalamadan öte sindirmeye çabalaması yok. En önemlisi, badem bıyıklı başbakan ve onun biricik saz arkadaşları burma bıyık Abdullah’la, yumurtaların efendisi Kemal Abi yok. Puştların Bush’tu yok. Sahtekarlık yok.


Biraz melek nüfusu patlamış diyorlar ya; olsun. Hitler’iydi, Mussolini’siydi, darbecisi-devrimcisiydi derken, zapt edecek adam lazım. Halihazırda, burada kalanlar da istenmezken, gitmek lazım sanırım. Görüşürüz canlar, ben biraz yukarıdayım.


m.b. 04.10.07

Perşembe, Eylül 27, 2007

Hayat Otobanda Gider

Biliyorum, her acı kendi çapında büyüktür. Her yaşanan sıkıntı, kendince büyük sorunlar yaratır. Çünkü insan zordayken, acı çekerken, tüm vücudu ve kalbiyle acıyı hissederken, dünyanın en büyük sorunu o oluveriyor. Ne Afrika'daki açlar, ne savaşlar, ne katliamlar, ne küresel ısınma... dünya üzerindeki başka hiçbir şey, kişiyi ilgilendirmez, etkilemez oluyor sanki. Ve kişi, bu dış dünyadan kendini soyutlayıp iç dünyasındaki sorunu çözmeye çabalarken, aslında çok önemli detayları, çıkış noktalarını kaçırıyor. Sanki otoyolda gidiyor son sürat ve gitmesi gereken asıl yere dönmesi gerekirken, o yola, hızın verdiği tutkuya, çevresindeki ağaçlara dalıyor, tek tek her çıkışı kaçırıyor, menzilinden her saniyede yaklaşık 3,33 metre daha uzaklaşıyor.

Halbuki, ölüm var bu dünyada. Her şeyin sonu var ya; hani her ilişkinin, her aşkın, her güzel günün bir sonu var ya; bir son kullanma tarihi!.. işte, hayatın da bir sonu var. Doğumun da bir karşıtı, zıttı var. Bunu düşünüp, belki kendini biraz toparlayabilir insan. Gencecik yaşıtlarının, birer birer o otoyolda hız tutkularının kurbanı olup, bu dünyadaki mesailerine son verdiğini duyunca; ardında bıraktıklarının halini görünce; yakın olmasa bile arkadaşlarının nasıl bir anda yasa büründüğüne şahit olunca, insan kendine bir 'Dur!' çekiyor. 'Dur da, bir bak haline! Neler var, neler yaşadın ve yaşayacaksın, bilmiyorsun... tıpkı yaşayıp, yaşamayacağını bilemediğin gibi bir an sonrasında.'

Sen de duruyorsun. Düsturunu bozuyorsun, laflarını değiştiriyorsun. Yaşananları, geride kalanları orada, rahatıyla başbaşa bırakıp, devam ediyorsun. Yarın ne olacağını bilmesen de, ne yapacağını biliyorsun. Yaşamak böyle bir şey işte...

m.b. 27.09.2007

Pazar, Eylül 23, 2007

Uykusuzluk

Daha doğru düzgün rüya bile görmezken, kalkıp da kabuslarla bu kadar içli dışlı olmak nereden çıktı ki? Uyandırıp uykumun en tatlı yerinde, bilgisayar başına, Yazılarım'ın başına oturtacak kadar ne var bilinçaltımda? Sorunlu muyum?

Olabilir, her şeyi değerlendirmek lazım. Belki yatmadan yememden olmuştur; ya da yaklakşık bir aydır hazmediğim bir durumun verdiği karın ağrısıdır. Belki akşamüzeri bir Honda HR-V cip görüp, acaba mı demem sonucu, arabayı bariyerlere 140 km/h süratle sokmak üzere kalmamdır bu insomniac halimin sebebi. Ya da, her arayıp da bulamadığım şeylerin verdiği rahatsızlığın, zihnimin en sakin kaldığı anda su yüzüne çıkması sonucu, gözümün önüne geçmişimden gelen, kaçmak için çabalayıp da bir türlü kurtulamadığım anlar yüzündendir.

Kafamı toparlamaya çabaladıkça, yeni bir güne kalkma hayaliyle dolu olma umuduyla yattıkça, karanlık gecenin bir köründe bağırarak, ne olduğunu, ne olduğumu, nerede ve ne zamanda olduğumu bilmeden uyan(dırıl)mak o kadar geriyor ki... sinirlerimin acilen alınıp, dinlenmek üzere nadasa bırakılmalıyım. Birisi bunda bana yardım edebilir mi? (Söylemeden geçemem; önceden denendi, işe yaramadığını görüyoruz.)

Travis çok rahatlatıyor: dingin bir sesle, ani ve anlamlandırılması zor uyanışın sonunda, kendine geliyor azıcık insan. Son albümlerini mutlaka dinleyin, böyle bir anınız olursa -olmaması en büyük duamız- yardımcı olacaktır.

Bazı şeylerden kurtulmanın yolu hep kaçmak mıdır ondan?


m.b. 23.09.07

Çarşamba, Eylül 19, 2007

Bitti, Başlıyoruz

Sevgili okuyanlar,
Yaz tatili son buluyor... son günlerinin serinliğiyle, Eylül'ün kasvet yüklü ruh haliyle 2007 yazını da geride bırakıyoruz. Sizleri bilemem ama, benim için çok güzel geçmiş, şimdi bakıyorum da. Her ne kadar istemediğim, kontrolüm dışında bir çok şey gerçekleşmiş olsa da, bunların da olması gerekmiş. Bazı şeyleri, olduğu gibi kabullenmeli insan.

Örneğin, beni asla temsil etmeyen-etmeyecek olan insanlara, sadece daha kötü temsil ettiklerini düşündüklerimi engellemek zorunda kalıp oy vermek... Beni, aile yapımı, ülkemin de gerçeklerini temsil etmeyen bir gerici kökenlinin Cumhurbaşkanı olmasını engelleyememem gibi. Yahut da, çok isteyip de elde edemediğim öğrenim olanağım gibi; herkesin bana uymak zorunda olduğunu düşünüp, aslında herkesin farklı olduğunu ve bu farklılığın asıl güzel olduğunu unutmam gibi şeyler... istemim dışında gerçekleştiğine inanmayabilirsiniz; fakat tam da öyle oldu. Yoksa insan, bilerek ve isteyerek elindeki güzelliği kaybeder mi?

Neyse, olan oldu. Önemli olan artık, bu tatilin güzel geçmesi; staj yaparak bir 'stajiyer'lik safhasının ilk adımını tamamlamış olmak da. Kariyer planlarının en acemice, en saflık dolu adımını atıp, iş dünyasının acımasız sokaklarına ilk adımı atmış olmak hoştu. Yorucuydu, bazı noktalarda sıkıcıydı, alışılmışın dışındaydı, özlemin ağır basmasıyla çekilmezdi; ama gene de güzeldi. Sonrasındaki tatil de, anlatmaya değerdi ancak onu daha sonra, uzun uzun paylaşırız.

Şimdi okullar başlıyor. Pek dinlenmiş hissetmesem de kendimi, gene de başlasın artık. İstanbul tekrar dolsun, İstiklal canlansın, konserler başlasın, soğusun biraz hava, ponçiklerim kaybolduğu gibi bir daha da dönmesin, Bienal güzel geçsin, filmekimi hemen gelsin -ama güzel filmlerle-, ve tabii hepimiz, tüm sevdiklerimiz için daha güzel geçsin. Yazdan da, bundan öncesinden de.

Mutluluğunuz daha da artsın: çünkü insan sevdiğinin mutlu olmasından başka bir şey isteyemez bazen.

m.b. 19.09.2007

Perşembe, Ağustos 23, 2007

Mahzun Durmak

Sevdiğim insanlara
Kızabilirdim,
Eğer sevmek bana
Mahzun durmayı
Öğretmeseydi.

Orhan Veli Kanık

Kaynak: Varlık Dergisi, 1.11.1937

Çarşamba, Ağustos 22, 2007

AŞK

Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık
Sevgideydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı
Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştü
Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti
Yoktu dünlerde evelsi günlerdeki yoksulluğumuz
Sanki hiç olmamıştı



Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu
Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı İstanbullar
Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların dünyaların
Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek
Ki Karaköy köprüsüne yağmur yağarken
Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
Çünkü iki kişiydik

Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
Sonrası iyilik güzellik.


Cemal Süreya

Pazartesi, Ağustos 06, 2007

100 - Melek ile Kelebek’in Masalı

Bu blog'a, kendime ve bu blog'u takip edenlere, 100'üncü yazıyla bir hediye vermek istedim. Uzun zamandır dokunmadığım masalımsı hikayelerimde biraz sayfa karıştırıp, kirli suda yeni şekiller oluşsun diye döktüm içimden kağıtlara ne varsa. Biraz uzun oldu fakat tam 100 ayrı yazının ardından, bu uzun masal-hikayenin de yetersiz kalacağı, günü geçirmemizi sağlayan popüler kültürün elimizde erittiği bir buz parçacığı olacağını da unutmayalım… Hoş geldiniz!

Yağmur ülkesinin kralı, her anında yağmur yağan ülkesinde artık sıkıntıdan patlamakta; durağanlık, olağanlık, alışılagelmişin verdiği bezginlik ve sıradan hayatının verdiği kasvetli hava yüzünden oflayıp puflamaktaydı. Sarayı her ne kadar kalabalık da olsa, kardeşi ve eşi ve onlarca çalışan insan da olsa sarayda, kral da diğer saraylılar da bitkinlerdi bu kapanıp kalmışlıktan. Sürekli yağmur yağması yüzünden halk hep üzgün ve somurtkan, çiçekler hep solgun, hayvanlar hep saklanmışlardı kuytu köşelere. Uzun zamandır uçan bir kuş, koşan bir ceylan, avlanan bir aslan görülmemişti. Çünkü her yer suydu! Yıllardır aralıksız süren yağmur yüzünden artık tüm barajlar dolmuş, küçük ülkenin her yanı bir adayı andırır olmuştu. Yağmurlar yüzünden kimsenin bir şey yapası, yerinden kalkıp bir işin ucundan tutası yoktu. Hiçbir ülke, bir zamanlar stratejik önemi olan fakat devamlı yağmur yağması yüzünden eski parlak günlerini mumla arayan, ne bir verimli toprak parçası, ne bir madeni, ne de doğal zenginlikleri işe yaramaz haldeki bu krallığa savaş ilan etmiyor, bu yüzden tüm dünyada Totaliter sistemler, meşrutiyetler yıkılmışken, sadece ‘Yağmur Ülkesi’ olarak bilinen burada eski sistem yüzyıllardır babadan oğla geçip duruyordu. Zaten artık herhangi bir değişikliğe de gerek yoktu çünkü her şey aynıydı ve bu uzun süreli yağmurlar artık bezgin insanların değişime açlıklarını, geleceğe yönelik umutlarını alıp götürmüştü.

Günler hep karanlıktı: güneşin yüzünü bir zamanlar görmüş olan dedeler torunlarına masal anlatır gibi güneşten havadisler verir, şeklini, parlaklığını, sıcaklığını anlatır, torunlar da bu masalın gerçekliğine hiçbir zaman inanmazlardı. Büyüleyiciydi masal fakat hiç olmayan bir şeye inanmaları, hayatları boyunca hiç görmedikleri bir şeyi hayal etmeleri o kadar zordu ki o küçük, körpe mantıkları için... Güneş yüzyıllardır hep bulutların ardında, bitmek bilmez, dipsiz bir bardaktan boşanan yağmurun arkasında, varlığı bilinse de –en azından yabancı diyarlardan arada sırada uğrayanların anlattığından duydukları kadarıyla orada duruyordu- gökyüzünde olmalıydı. Gökyüzü bilimciler, neden böyle sürekli bir yağmurla karşı karşıya olduklarını anlamaya çalışmış, ilk yıllarında hep araştırmışlardı. Fakat hiçbir sonuca ulaşamamışlardı. Yoğun bulut tabakası ve elverişsiz çalışma gereçleri yüzünden bilim adamlarının da yapabileceği bir şey yoktu. Kral, bu araştırma için ülke dışına bilim adamları göndermek istiyordu fakat bunu yapacak mali gücü çoktan bitmişti.


Kralın dedesi zamanından beri süren yağmur, sokakların suyla dolmasına, her evin önünde dere kenarı misali bir görüntü oluşmasına, ulaşımın yüzme veya kayıklarla sağlanmasına sebep oluyordu. Önsezileri kuvvetli olsa gerek ki, kralın dedesi daha o zamandan böyle bir günün gelebileceğini hesaplamış ve krallığına eski bir kalyon getirterek, sarayından çıkınca ülkesini bu şekilde gezmeyi planlamıştı. Daha sonra oğlu ilk kez kalyonla dolaşır olmuş, torunu ise bu kalyon sayesinde tüm ülkeyi dolaşabilmişti.

Ülkenin nüfusu da son yıllarda giderek azalmaktaydı. Her yanı kaplayan sular, çok da hijyenik bir ortam sunmuyordu. İnsanlar hem açlık çekiyor hem de temiz suya hasret kalıyorlardı. Sebzesiz, etsiz geçen yıllar boyunca açlık tavan yapmış, yetersiz beslenme, yetersiz güneş ışığı, yetersiz bakım yüzünden yeni doğanların çoğu daha 5 yaşına gelmeden ya raşitizmden, ya açlıktan ya da sular içinde kaybolup ölüyorlar, genç nüfus bir türlü oluşmuyordu. Yaşlılar da birer birer ayrılıyorlardı aralarından. Yapacak bir iş olmadığı için insanlar yorulmuyorlardı fazla; fakat gene de beslenememek bitiriyordu. Son 40 yılda nüfus yarı yarıya azalmıştı ve kimse bir şey yapmıyordu. En ilginci de, insanların bu duruma bile tepkisiz kalıyor olmalarıydı. O kadar sıkıntıdan, dertten bıkmışlardı ki, yeni üzüntüleri umursamıyorlar, başlarına gelenlerden daha fazlası olamayacağı inancıyla her şeye sessiz kalıyorlardı. Açlık sadece çocukları etkilemese de, yaşlılar artık alışmış olmanın getirdiği bir refleksle fazla da bir yemek arayışları yoktu.

Ancak kral, ülkesinin ve kendisinin artık daha fazla dayanamayacağını düşünüyordu bu duruma. Ne kendisi, ne de halkı bu gidişle yaşamlarını sürdürebileceklerdi. Giderek artan oranlarda bir ölüm grafiğini görünce önünde, çözümü bulmak için hemen çalışmalara başlanmasını istedi. Çalışmalar zar zor sürüyordu çünkü çözümü bulabilecek eğitimli insanların hepsi ya ölmüş ya delirmiş, ya da yaşlanmış ve ne dediklerini bile bilmez olmuşlardı. Bu yüzden tek umutlarını birinin gelip onları kurtarması olarak görmeye başlanmıştı kral.

Yağmurların durması için topluca törenler düzenlendi. Tüm halk, bu küçük ülkenin tek büyük meydanının eskiden olduğunu bildikleri yere doğru sandallarıyla ilerleyip, meydana bakan evlerin çatılarında toplandılar. Kral, eşi, tüm soylular ve yağmurun durması için dua edecek olan ülkenin en ünlü din adamlarını taşıyan köhne kalyon da yerini aldıktan sonra herkes son bir umutla gökyüzünden durmasını istediler. Akşama kadar süren ayinlere rağmen yağmur hafiflemişti ancak. Herkes ‘acaba’ diye düşünerek evine döndü. Duvarları rutubet yüzünden yemyeşil olan, duvarlarından, döşeme aralarından otlar fırlayan evlerinde, yeni bir döneme yattıklarını ve uyandıklarında bu yeni dönemi kutlama heyecanlıyla dolu uyanacaklarını düşünen halk ve kralları, sabah uyandıklarında şimşeklerle ve gök gürültüleriyle sarsılan yataklarında umutsuzluğa son kez kaptırdılar kendilerini.

O günlerde, yolu üzerinde bu ülke de bulunan bir kafile yaklaşıyordu. Kafilede, ülkenin en büyük komşularından birinin, cumhuriyetin ilanından sonra gücünü kaybeden eski monarşik sisteminden kalma, göstermelik krallığın genç prensesi de bulunuyordu. Bu genç, güzel, alımlı prensesin geleceğinin duyulması bile, ülkede bir heyecan yaratmadı. Halk arasındaki görüş, bu kafilenin de diğerlerinden farksız olduğuydu: gelip geçen yabancılar...

Ama bu geçenlerin, kral için çok büyük anlamları vardı: hemen yanlarındaki güçlü ve eskiden büyük dedesinin ezeli düşmanı olan komşularına geri dönmekte olan büyük bir bürokrat, diplomat, politikacı, iş adamı, medya mensubu ve tabii ki güzel prenses. Bu kafileye ne kadar iyi davranılırsa, belki de ülkesinin bu içinden çıkılmaz duruma gelen haline bir yardım eli uzanır diye düşünmeye başlamıştı. Bunun için de elinden gelen tüm imkanlarını seferber etti. Kalyonunu ve ülkenin elindeki işe yarar haldeki tüm büyük tekneleri yola çıkardı. Özel muhafızlarını, aşçısını ve bu küçük çaplı armadanın komutanı olarak kardeşini sınır bölgesine uğurladı. Bu heyetin mutlaka sarayına da getirilmesini tembihledi kardeşine. Elinden gelen en iyi şekilde onları ağırlamak için tüm servetini dökmeye hazırdı kral: kaz gelebilecek tek umudundan tavuğu esirgemiyordu, esirgememek zorundaydı.

Kralın kardeşi, çocukluğundan beri saraylarının önündeki bulanık ve çocuk hayaliyle uçsuz bucaksız gözüken suya hayrandı. Abisi, tam bir prens gibi soylu ailesine yakışır evlatken, o tam bir ‘asi’ çocuktu. Anneleri ikisini de ülke için yeni krallar için yetiştirmeye çalışırken, küçük prens her bulduğu fırsatta eğitmenlerinden kaçıp bulduğu yüzeyi geniş tahtaları, yaprakları suda yüzdürüyordu. Matematik onun için sıkıntıydı, en sevdiği dersi yüzmeydi. Çocukluğundan böyle bir gün geldiğinde tek gerek duyulan kişi olacağı belliydi. Güzel prensesin yolunu tamamlamasını sağlamak, aynı zamanda güçlü komşu devletten bir yardım elde edebilmeyi de sağlayabilirdi. Çünkü genç prens oldukça yakışıklıydı. Pek bakımlı hali yoktu normalde, ama abisi yolculuktan hemen önce ona iyi bir bakım yapılmasını, saçlarının bir şekle sokulmasını, saçına karışmış sakalının düzeltilmesini emretti. Ve sonunda ortaya çıkan yakışıklının genç prensesi etkilememesi için hiçbir neden yoktu.

Öyle de oldu: genç kız daha görür görmez prenste kendisini etkileyen bir yakışıklıyı buldu. Yolculukları boyunca, kaptan prensin hep etrafında dönüp durdu: tıpkı prensin de prensesin çekiminden kurtulamayıp, devamlı bir nedenle onun yanına koşması artık kralın hesapladıklarının tutabileceğini umudunu da doğuruyordu.

O günlerde, kralın asıl hesabının ne olduğunu bilen kimse yoktu. Babası daha o çocukken bir sır vermişti. Kral dedesinin saraydaki büyücülerinden birisi, bir kehanette bulunmuştu: “Bir gün bu yağmurları durduracak bir olay olacak. Kimsenin beklemediği bir anda, çok normal bir durummuş gibi gözükecek ama o olay gerçekleştiğinde, bir kelebek çıkacak gökyüzünde. Bir melekte kelebek ışık alabilsin diye bulutları itip aralayacak ve bu felaketten kurtulacağız”. Babasına ne kadar sormuş olsa da kral, tam bir şey öğrenememişti. Sadece ölümünden birkaç gün önce prenses diye sayıklamıştı, tıpkı dedesinin de ölmeden önce tekrarladığı gibi.

Bu güzel prensesin yolunu değiştirerek ülkelerinden geçmesi üzerine, hafızasının bir kenarında unutulup duran şey tekrar canlandı kralın beyninde. Bu yüzden de, tüm ihtimamı göstermeye karar verdi. Kardeşinin de yardımıyla bu felaketten kurtulacağını ise, o da bilemezdi.

Başkente gelmelerine 1 gece kala korkunç bir fırtınaya yakalanan kalyondakiler korkudan ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Şimşekler gemiye düşecek diye korkan aşçılar, tayfalar ve konuk heyettekiler dualar ediyor, saklanacak delik arıyorlardı. Kalyonun genç ve cesur kaptanı ise, hem mükemmel bir koruma içgüdüsü ile sevdiği kadını karaya ulaştırmak için, hem de hep isteyip -belki de- sadece bir kez elde edebileceği denizle düellosunun verdiği bir korkusuzlukla dümen başında mücadele ediyordu dalgalarla. Sert dönüşlerle, gemiyi parçalayabilecek dalgalardan kaçırıyor, ama bu arada geminin tüm sakinlerinin rahatsızlanmasına sebep oluyordu.

Yukarıda tek başına fırtınayla savaşan bir prensi yalnız bırakmak istemeyen prenses, bir yolunu bulup çıkmaması söylenen odasından kaçtı ve köprü üstündeki heybetli görünüşlü prense bir kez daha aşık oldu. Ve genç kaptan da hoşlanıp da bir türlü açılamadığı kızı görünce güverte de önce sevindi ama sonra bağırıp ona içeri girmesini emretti. Genç kızsa hiç duymazdan gelip, prensin yanına geldi. Güzel elbisesi yağmurdan ve sıçrayan deniz suyundan sırılsıklam olmak üzereydi. Prens, onun geri dönmeyeceğini ve gözlerindeki farklı bakışın aslında ona karşı duyulan bir saygının ve sevginin göstergesi olduğunu anlayınca, sırtındaki pelerini çıkarıp prensesin omuz başlarına bıraktı. Hafif birer gülümsemenin ardından, kaptan prens işine döndü ama aklı hep yanındaki prensesteydi.

Bir kerecik öpmek için, dudaklarına dokunmak, ellerini tutmak için her şeyini, en sevdiği bu gemi kullanmadan vazgeçmeyi hatta fırtınada kaybolmayı bile göze alabilirdi. Ama o zaman prensesi de kaybederdi sonsuza kadar.

Sabaha doğru, günün ağarmaya başlamasıyla iskele yanında geminin, fırtına artık yorulmuştu ve prens bitkinlikten bayılmak üzereydi. Gene de prensese bir şey belli etmemek için emniyeti elden bırakmıyordu. O anda, ufka bakan prensesin yanına gitti ve ellerini tutuverdi. Yorgunluğun verdiği cesaret ve umursamazlık sayesinde tüm gece hayalini kurduğu şeylerden birini yapmıştı. Sonra gözlerini gözlerinden ayırmadan, prensese doğru eğildi. İkisi de gözlerini yumdular ve dudaklarında ılık bir sıcaklıkla tüyleri diken diken oluverdi.

Geri çekilip gözlerini açtıklarında, prensesin ardından bir kelebek yükseldi havaya. Bulutlar arasından yeni günün turuncu ışıkları gemiye vurdu. Prenses ve prens birbirilerine bakarlarken, güvertedeki diğer herkes şaşkın bir halde iskele yönüne döndüler. Bu ülkede yıllardır görülmeyen güneşin ışığıydı bu. Bulutlar ayrılmakta, arasından yepyeni bir umut gibi doğmaktaydı güneş. Yağmur kesilmiş, gece boyu hırçınca dans eden sular uykuya dalmışlardı.

Prens ise, prensesten gözlerini alamıyordu. Her yer sarı kelebeklerle dolmuştu. Kalyonun yelkenleri sarı renge bürünmüştü. Üzerlerine doğan güneşle uzun süre sonra ısınıyordu kelebekler. Bir melek gelip mutluluk tozu döküyordu üstlerine, kimseye görünmeden.

m.b. 11.07.2007 – 02.08.2007

Cuma, Ağustos 03, 2007

Kimi 'Say'malı?

Başta belirtmeliyim: Sayın Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer'i böyle bir yazıda Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın İ.Melih Gökçek veya başka herhangi bir siyasetçi ile kıyaslamak değil niyetim. Çünkü Sayın Cumhurbaşkanımız gibi olamaz hiçbir lider, politikacı... Ancak bir problem var ki, bizde herkes 'Sayın', herkes 'Kahraman', herkes 'En büyük' ve herkesle 'Türkiye gurur duyuyor!'. İyi de...

Bugünkü gazete ve internet sitelerinin haberlerine şöyle bir göz gezdirirken, bu yazıyı yazıp konuya bir de peynirimsi bir bakış açısı katmak istedim. Bu sayede hem fikrimi belirtmiş olurum, hem de belki okuyanlardan birisi de sesimi duyup nereye gittiğimizi, 'akıl' ile saflığın ve beceriksizliğin bir başkasına devrini, beyni kullanamamanın verdiği sonuçların nasıl üstten atılıp, sorumluluğun hep bir başkasına veya bir başka şeye atıldığının açık örneğini görür.

Efendim, ilk haber Ankara'nın en sevgili insanı, üst üste seçimlerde galip gelen Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın İ.Melih Gökçek'le ilgili. Bildiğiniz gibi Ankara, ülkenin başkenti bu sıcak ve kurak yaz aylarında havanın ve siyasetin verdiği bunaltı yetmezmiş gibi 1 Ağustos tarihinden itibaren susuz da. 2 günde bir verilen suyla, sıcak yazın keyfini süremeden, evlerinde, iş yerlerindeler. Ve hepsi bir yana, akıllı, zeka küpü olduğundan kuşkumuz bile olmayan Sayın Belediye Başkanı İ.Melih Gökçek, bomba açıklamalarıyla gündeme damgasını vurmuş:

“Allahın bu kadar afet vereceğini öngöremedik. Allah isterse susuzluk biter” diyen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı, çare olarak okulların geç açılması önerisi kabul edilmeyince, belediye personeli dahil Ankaralıların tatile çıkmasını önerdi.(*)

Sayın Başkan haklı tabii: Yağmuru yağdıramaz -gene de bir ihtimal var da... şimdi yanlış anlayanlar olur. Ancak Sayın İ.Melih Gökçek'in atladığı bir nokta var: DSİ yaptığı açıklamalarda, çok önceden hazırlanmış projeler olduğunu, Gerede'den su getirilmesi projesinin sunulduğunu ancak bu projenin yerine Kızılırmak'tan getirilecek ve kalitesi tartışmalı su projesine daha fazla önem verdiği açıklandı eski DSİ Genel Müdürü tarafından bugün!(*) Şimdi, acaba burada Allah'ı mı sorumlu tutmak doğru Sayın Başkan İ.Melih Gökçek, yoksa acaba size bu projeyi bir an önce yapmanızı söylemeyenleri mi? Metro için daha çok bütçe ayıran görevliler mi suçlu yoksa? Tabii Sayın Başkan'ın keskin zekası, bu 'suçluları'n hepsini kurtaracak kadar güçlü: Ankaralıların tatile çıkmasını 'öneriyor'. Hatta işi olmayan belediye görevlilerini zorla, pardon Ankaralı vatandaşın vergi olarak, hizmet almak için verdiği paralarla tatile yollamayı düşünüyor. İşte: Keskin zeka küpüne zarardır sözünü hatırlatan bir durum. Vah Ankara!

Ankaralı seçmenler, siz bu kafayla giderseniz, başınızdaki belayla daha çok uzun dönemler boğuşur, susuz kalır, sonra da kalkar suçu -Allah'a- atarsınız. Utanın ve gidin tatile, paralar Sayın İ.Melih'tense.

Ve ikinci haber: Sezer’in devlete kazandırdıkları!(*)

"Görevi bırakmaya hazırlanan Sezer, veto kararları, kırmızı ışıkta beklemek, hastanede kuyruğa girmek gibi ilginç davranışlarının yanı sıra 7 yılda yaptığı tasarrufla da anılacak. Sezer 7 yılda Köşk bütçesinden 46 milyon YTL artırıp Maliye’ye ilan etti."

Tüm haber çok uzun olduğu için yer veremiyorum. Ancak kazandırdıklarını sadece 46 milyon YTL ile sınırlamamak lazım bence Sayın Cumhurbaşkanımız'ın! Devletin 1 numaralı adamının aslında vatandaşından farksız olmadığını hatırlattığı için kendisine çok büyük bir borçumuz var. Ayrıca gösteriş, şâşâ içinde geçen yaşam yerine ülkesinin ve insanlarının halini bilip, onlar aç yaşarken onların parasıyla eğlenceler düzenlemeyen; 'Ben'den veya herhangi birimizden bir farkı olmadığını, aynı ülkede doğup, aynı havayı soluduğumuzu, hepimizin bir anne-babaya sahip olduğunu, eşit haklara ve eşit bir söz hakkına sahip olduğumuzu bu yüzden de vatandaşının hakkına saygı duyup, trafikte kırmızı ışıkta beklemek, markette sıra beklemek nedir bilen; korumalarına vatandaş dövdürtmeyen; eleştirdi diye köylüye küfür edip 'fedaileri'ne parçalatmayan; yalanlarla milleti uyutup susuzluğun nedenini Allah'a havale etmeyen; çocuklarını önce tanıdık 'bursu'yla Amerika'da okutup sonra da gemiler almayan hatta oğlunun düğününü bile Cumhurbaşkanlığı Konutu'nda yaptırmayan; yardım edip, yardımını asla dile dökmeyen ve hiçbir prim beklentisi olmadan bu yardımları yapan; oturduğu koltuğa yapışmayıp, yeri geldiğinde kalkmayı da bilen; Anayasa ve hukuka bağlılığı ile Türkiye Cumhuriyeti'ni her türlü gerici-şeriatçı-tarikatçı tehditten koruyan; Atatürk ilke ve inkılaplarının aslında sadece birer söz değil, aynı zamanda bu milletin-ülkenin temeli olduğunu da hatırlatan;Nobel alabilmek için ülkesini satanlara yalakalık etmeyen; laikliğin temelinde tüm dinlerin dostça ve kardeşçe yaşaması da olduğunu hatırlatmak adına Musevileri ve Hristiyanları bayramlarında tebrik eden liderlere ihtiyacımız olan dönemde, Sayın Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer'e ne kadar teşekkür etsek azdır.

İşte Ankara'dan iki ayrı lider, iki ayrı 'Sayın', iki ayrı insan... Şimdi siz söyleyin, kimi 'Say'alım?

m.b. 03.08.2007

Perşembe, Ağustos 02, 2007

Baş Örtüsünün Gözleri 1-2 ve Üzerine Tartışmalar

BAŞÖRTÜSÜNÜN GÖZLERİ-2

Seçimlerden hemen önce “Başörtüsünün gözleri” diye bir yazı yazmıştım. Soru şuydu:Başörtülü kadınlar, olmayanlara nasıl bakıyorlar?Bu bir soruydu. Yalın bir soru. Zannımca hiç hakikaten sorulmamış, cevaplanmamış bir soruydu. Oysa öfke ve hakaretle karşılandı. Bazı kadın köşe yazarları cevap verdiler. Yeni Asya’dan Suna Durmaz ve Gerçek Hayat’tan Halime Kökçe. Yazım üzerine Haber 7 adlı internet sitesinde çok uzun bir forum da oluşturulmuş. Hepsini okudum.

Varsayılan öfke
Önce Suna Durmaz’ın yazısı. Daha baştan “bağırıyor”:“Bizim açık ya da kapalı gibi takıntılarımız olmaz, olamaz da!”Hemen sinirlenmek de nesi? Size soru sorulamaz mı? Durmaz’ın yazısına sinen, “karşı tarafa öfke üzerinden kendini tarif etmeden saldırıya geçme” ruh hali, Haber 7’nin forumuna yazan onlarca kişide de var. Açık kadınlara bakınca ne gördüklerini hiçbiri söylemiyor, sadece kapalı kadınların kendilerine nasıl baktığına dair öfkeli önyargılarını aktarıyorlar. Sonra da bu önyargıları gerçek kabul edip, siz daha “Ben öyle bir şey düşünmüyorum” diyemeden başlıyorlar:“Sen zaten bizi cahil sanıyorsun. Sen zaten bizi şöyle ya da böyle görüyorsun”!İnsandan ve kadından başka bir şey gördüğüm yok başörtülü kadınlara baktığımda. Ama görenler varsa bile hâşâ! Söyleyebilirler mi hiç? Özetle şurada toplanıyor bütün yazılanlar:“Sen nasıl bu konuda soru sorarsın?”

Sus! Sorma!
Mesele şudur:Açık ve seçik bir biçimde bir ideoloji olan siyasal İslam öyle bir tuzağa düşürüyor ki insanı, çıkılamıyor olması tuzağa düşenlerin hatası değil. AKP’nin seçim zaferiyle taçlanan bu ideoloji, bir ideoloji olmasına rağmen üzerine tartışılamıyor. Bizim ideolojimiz, başkalarının ideolojileri tartışılabiliyor ama siyasal İslamla, bu ideolojinin sembolleriyle ilgili bir soru sorduğunuzda size “dinine küfretmiş” muamelesi yapılıyor ve siz de “inanç özgürlüğüne” inandığınız için susmak zorunda kalıyorsunuz. Yani hem İslami bir politika yürütülüyor hem de bunun politika olmadığı iddia ediliyor. Bu da müthiş konforlu bir alan elbette.

Vitrinin hesabı?
Kadınlar bu oyuna nasıl katılıyor? Savundukları cenahın kendilerini mücadele esnasında vitrine koyup sonra zafer kazanıldığında bu vitrini derhal “beyaz Türk” kadınlarla değiştirdiğini bile bile bu ikiyüzlülük konusunda hiçbir şey söylemeyen başörtülü kadınlar bu oyuna nasıl katılıyor?Gerçek Hayat’ta Halime Kökçe daha yazının başlığında sinirli:“Ece Temelkuran’ı nasıl tatmin etsek acaba?”Yazının devamında başı açık kadınların kapalı olanlarla aslında ne kadar iyi geçinebildiğini anlatıp bana da “ilaç niyetine başörtülü bir arkadaş edinmemi” tembihliyor. O konuda sıkıntım yok, yine de sağ olsunlar.

“İyi” açıklar sormaz
Fakat acaba “Öbür mahalleden arkadaşım var” argümanının faşizmin en uyuşturucu ve en klişe tezi olduğunu biliyorlar mı acaba? Kendileri de biliyorlardır herhalde birçok MHP’linin, “Benim de Kürt arkadaşlarım var” diye lafa başlayıp sonra da “iyi Kürtler-kötü Kürtler” ayrımını “meşrulaştırdığını”. Ya da kaç kez duymuşsunuzdur “Benim de Ermeni arkadaşım var, ama bu Ermeniler öyle değil...” diyeni. Yani “açık” olanlar, “kapalı” olmak konusunda soru sormadığı sürece “iyi açıklar” oluyorlar herhalde. Ama soru sorduğunuzda...Hakiki konuşma yönteminin birçok kanlı meseleyi insani şekilde halledeceğini düşünen, her türlü ezen-ezilen ilişkisine kalbinin derinliklerinden karşı biri olarak söyleyeyim:Hakikaten konuşmak insanın kendisiyle de konuşmasıdır. Kendi yargılarını da gözden geçirmektir konuşmak. Ben böyle samimi ve barışçı bir alana davet etmiştim başörtülü kadınları. Ama...

Ece Temelkuran - Milliyet 02.08.2007

BAŞÖRTÜSÜNÜN GÖZLERİ

Pazar günü yapılacak seçimler, seçim kararının verilmesinin öncesinden başlayarak Türkiye’deki laik-İslamcı kamplaşmasını uzun süredir olmadığı kadar keskinleştirdi. Sadece siyasi tartışma alanında değil, gündelik hayatımızda da ilişkiler gerildi. Ya da gündelik hayatta, iki kesim arasında zaten var olan gerginlik adlandırıldı, belirginleşti, itiraf edildi, hiç değilse kimi çevrelerde açık açık konuşulur hale geldi. Bu gerginliğin “vitrininde” elbette kadınlar var: Başörtülü olanlar ve olmayanlar...Kadınlar insanlık tarihinin “yumuşak hamurudur”. Bütün rejimlerde, bütün ideolojik projelerde onlarla biçim verilmeye çalışılır. Dolayısıyla bu toplumsal çatışmada da vitrinde olmaları, vitrindeki temsillerinin çarpıştırılmaları şaşırtıcı değil.

Kadınlar ne düşünüyor?
Ama meselenin kadınlar tarafı hiçbir zaman ve hâlâ yeterince konuşulamadı. Aralara giren temsilci erkek sözleri bu alanı o kadar toza dumana boğuyor ki kadınların bu konuda ne düşündükleri, kadın olarak ne düşündükleri pek söz konusu edilemiyor. Örneğin, “kapalı” olan kadının, “kapalı” olmayanı otomatik olarak “açık” hale getirmesi üzerine söz söyleyen pek olmuyor. Politik nezaket gereği susulan bir alan bu. “Açık” sözcüğünün bu topraklarda bir kadın için pek de hoş çağrışımları yok. Yani örtülü olanların örtüsüzleri “açık” hale getirmesi üzerinden kadınlar birbiriyle konuşmuyor. Ya da plajlarda tesettürlü olanların mayo giyenleri “çıplak” durumuna düşürmesi... Kapalı kadınları kapalı olmayanları erkeklerin tacizine açık hale getirmesi? Bunları da “birlikte yaşama miti” ile örtmeye çalışıyoruz ama pek de başarılı olamadığımız ortada. Benzeri meseleleri daha önce yazdım. “Örtüsüz” bir kadının “örtülü” kadınlar karşısında, yanında ne hissettiği üzerine birkaç kelam ettim. Ama benim takip edebildiğim kadarıyla örtülü kadınlar kendilerini örtüsüzler yanında nasıl hissettiklerini yazmadılar. Gerçek hayatta pek karşılığı olduğunu düşünmediğim “Bizi ötekileştiriyorlar” klişesini aşan sözler duyamadım örtülü kadınlardan.

Başörtülü kadınlar anlatmalı
Oysa yazan çizen başörtülü kadınların bunu anlatması lazım. “Açık” kadınlar hakkında ne düşünüyorlar? Fakat bunu “Biz bir şey düşünmüyoruz, bizim için insan insandır” şarkısını söylemeden, gerçekten, samimiyetle yapmaları gerek. Açık kadınlara bakınca ne görüyorlar? Kendilerine bakınca namuslu, dindar, hanımlar görüyorsa açık kadınlara bakınca ne görüyorlar?Bunu neden yapmak gerekiyor peki? İki kesimin samimiyetle, dibine kadar anlaşabileceğine inanmıyorum. Bunun gerekli olduğundan da o kadar emin değilim. Ama bu ve benzeri konuşmaları yapmazsak bu konuşmaları birileri ve genellikle de temsilci erkekler yapıyor. Kadınları, erkekler tarif ediyor. Adlandırıp kategorize ediyorlar. Oysa kadınları, örtülü de olsa örtüsüz de, kadınlar temsil etmeli. Bu seçimlerden sonra öyle sanıyorum ki toplumsal uzlaşmazlıklarımız başka bir biçimde önümüze gelecek. Ve o zaman başörtüsü meselesi şimdiye kadar konuşulmadığı bir biçimde konuşulacak. Kadınların hep birlikte bu alanda şimdiden söz alması gerekiyor.

Ece Temelkuran - Milliyet 20.07.2007

Tartışma için de Kadınlar tartışıp anlaşmak istiyor .
Karar kadınlarımızın!

Salı, Temmuz 31, 2007

Bir Zamanlar...

Biz bir zamanlar her cuma akşamı televizyon başına geçer, bir ailenin dramına, mutluluğuna, sevincine, kavgalarına şahit olur, eski ahşap evlerinin küçük salonuna misafir olurduk. Kökenleri Sürmene olan bu aile, büyük dede-dede-baba-oğul gibi 4 nesli bir arada tutan, onların etrafındaki kadınları ve mahalleliyi içeren; yakın arkadaşlığın ne olduğunu; kardeşliğin neleri göze alabilmek olduğunu; aynı zamanda da delice sevmeyi, sevdiğin için ölebilmenin bile onurlu bir hareket olabileceğini; terk etmenin bazen ne kadar doğru, ne kadar gerekli olduğunu öğretmişti.

Tam 4 sezon boyunca, İstanbul'un en bakir kalabilmiş yerlerinden birisi olan Çengelköy'de geçen bu hikaye sayesinde, şimdi ben çok daha farklı durabiliyorum hayatta. Boğaz kenarında yürümeyi, arkadaşlarım için koşturmayı, kardeşim için bir şeyler yapabilmiş olmayı, sevgilimi düşünmeyi, onu özlemeyi, uzakta olsa da beraber olabilmeyi öğrenmişim alttan alttan. Hiç fark etmeden, Fiko bana çok şey katmış. Evet, dizilerin popüler kültürün birer aygıtı olduğunu biliyorum: fakat ben Süper Baba'nın hiçbir zaman reyting kaygısıyla yapılmış, birilerini meşhur etmek, birilerinin cebini doldurmak için yapılmış bir iş olarak görmedim. Süper Baba, bir 'iş'ti bence. Ahlaklı, sade, ama yeri geldiğinde gösterişini gene de mütevazi bir şekilde ortaya koyan, kadro kalitesi, senaryodaki kusursuzluğa yakınlığı ve en önemlisi halkla içiçe geçmiş olması sayesinde belki de bende bu izlenimleri bıraktı. Gene de, kendince edebiyat yapan birisinin yazısına konuk olduysa, hala akıllarımızda yer tutabiliyorsa, toplumun çok parçalı kesimlerinin herbirinde de hatırlanıyorsa bunun başarı olmadığını söylemek gaflettir.

Elimizde kalanın farkında olmaya çalışarak, bazı değerlerimize -çok istemesek de- popüler kültürden de örnekler katmalıyız. Sonuçta dünya her an ciddi, her an entellektüellikle veya her an acı ya da sevinçle geçmiyor. Geçemez de. Arada, Çengelköy'e gidip bir çay içmeli, çarşıyı şöylece gezmeli. Sokaklarında hala dolaşmakta olan dizinin ruhunu birazcık koklamak iyi gelir.

m.b. 31.07.2007
Not: Şarkı önerisi de Süper Baba'dan yana! "Yeni Türkü-Çengelköy Olur Masal"

Pazartesi, Temmuz 30, 2007

Şeyh Bedreddin Destanı'ndan

Yağmur çiseliyor,
Serez'in esnaf çarşısında
yağmur çiseliyor.
korkak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.

...

Yağmur çiseliyor,
beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
Serez'in esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkanının karşısında
Bedreddin'im bir ağaca asılı.

...

Yağmur çiseliyor,
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
çırılçıplak etidir.

...

Yağmur çiseliyor,
Serez çarşısı dilsiz,
Serez çarşısı kör.
Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

Yağmur çiseliyor.
...

Nazım Hikmet Ran

Perşembe, Temmuz 26, 2007

Mutlu musunuz?

Bu soruyu toplumbilimci Prof. Yılmaz Esmer sordu insanlara; belli aralıklarla...
"Mutluluğunuza 10 üzerinden bir not verin" dedi.
İnsanlar "6" verdi mutluluklarına 1990'da...
2000'de 5'e düşürdüler saadet notunu...
2001'de kriz vurdu; "5"e indiler; sınıfta kaldılar mutluluk bahsinde...
Sonra aynı soruyu 2007'de sordu Prof. Esmer...
Bu kez "7.5"i gösterdi mutluluk barometresi...
Toplumun yüzde 86'sı az ya da çok mesuttu.
"Mutsuz"lar yüzde 13'te kaldı.
Prof. Esmer'e göre, nasıl 2002'de 3 iktidar partisini baraja gömen o kesif mutsuzluk ise, bu seçimde AKP'yi iktidara taşıyan da mağduriyet filan değil, bu saadetti.
Anlaşılan kişisel ilişkilerde olduğu gibi, siyasette de mutsuzluk iktidarsızlığa yol açabiliyor.
İktidar mutluluğu, mutluluk da iktidarı getiriyor.
* * *
Çoğunuzun aklından aynı soru geçiyor değil mi?
Nasıl olur?
Nasıl olur da "onca yoksulluk varken" ve huzur dersinde memleket cümbür cemaat bütünlemeye kalmışken insanlar karnede yıl sonu mutluluk notuna "7.5" verir?
Her 10 kişiden neredeyse 9'unun mutlu olduğu bir rüya ülkesinde yaşıyoruz da neden fark etmiyoruz?
* * *
Sorunun yanıtını önceki gece NTV'deki Neden'de Yeni Şafak yazarı Fatma Karabıyık Barbarosoğlu ilginç bir kavramla verdi:
"Hizalanma!.."
Barbarosoğlu'na göre ekonomik gelirle mutluluk arasında doğrudan bir bağlantı yok. Hatta ters bir orantıdan söz edilebilir:
Yani gelir arttıkça, mutluluk azalıyor.
"Dar gelirlilerin mutlu olması daha kolay" diyor Barbarosoğlu:
"Dar gelirliyseniz, dibe vursanız bile, o gün kaşıklayacağınız bulgur pilavınız ve yoğurt alacak kadar paranız varsa 'Çok şükür, bugün de karnımız doydu' der, huzur içinde uyursunuz. Dar gelirliler, kendileri gibi dar gelirli insanlarla bir arada yaşar, hizalanmalarını onlara göre yaparlar. Yanlarındaki yörelerindekiler kendileri gibi insanlardır; hiza bozulmadığından mutsuz olmazlar."
* * *
Gelir yükseldikçe bozulur hiza...
Ufuk çizgisi öndekilerden görünmez olur.
Beklentilerle birlikte büyür iktidar itişmesi; geride kalanların hırstan boynu tutulur.
Hep bir öndekini geçme, onun gibi giyinme, son çıkan cep telefonu modelini alma, komşudan daha iyi yaşama tutkusu, mütemadi bir eksiklik duygusuna ve dolayısıyla mutsuzluğa sürükler orta ve yüksek gelirliyi...
Değişen teknoloji, tüketim kamçısı, çoluk çocuğun baskısı, bu mutsuzluğu daim kılar.
"Bir lokma-bir hırka" bahtiyarlığının yerini "bir taksit bir taksit daha" işgüzarlığı alır.
Tatminsizlik, mutsuzluğa bulanır.
* * *
Her ne kadar televizyon, gecekonduluların hizasını bozduysa da, toplumun alt katmanlarında, üst katmanların anlamakta zorlandığı bir şükretme hali gözleniyor hâlâ...
Gelen politikacılara ahlayıp vahlasalar da, "Bugünümüz dünümüzden iyi çok şükür" diye teselli buluyor, "ötekiler"in getireceği kıtlıktan korkuyor ve belediye işçiliğinden gelen imam hatipli Başbakan'a bakıp "Başımızda bizim gibiler var" diye gururlanıyorlar.
Kıt kanaat de geçinseler, tevekkülle berhudar oluyorlar.
Velhasılı mutlulukta da geri kaldık çok.... Mesuduz, ama hâlâ "bulgur-yoğurt" çizgisindeyiz.
Hizayı çok bozmadan, daha yukarıda hizalanabilmeliyiz.


Can Dündar – Milliyet Gazetesi 26.07.2007

Çarşamba, Temmuz 25, 2007

Deniz Baykal yazımda belirttiklerimi doğruladı

Deniz Baykal dün bir basın toplantısı yaptı ve sorulan bir soru üzerine benim yazımdaki iddialara cevap verdi.
Dikkatle dinledim: Baykal yazımdaki temel iddiaların hiçbirini reddetmedi, “Hayır böyle şeyler olmadı” demedi.
Ortada tanıklar olduğunu bildiği için böyle bir yola sapmadı.
Sadece, belki de unutkanlık eseri olarak; “Ancak iki ay dayanırlar!” dediğini kabul etmedi
Oysa bunu söylediğini, hatta bu konuda iddiaya girdiğini oradaki herkes biliyor. Tanıklar var ve sanırım bu tanıklardan bazıları gerekli açıklamaları yapar.
Burada önemli olan şey şudur:
Deniz Baykal, Tayyip Erdoğan’la Beylerbeyi’nde niçin gizlice buluşmak ihtiyacını hissetmiştir?
Bu toplantı basından ve seçmenden niçin gizlenmiştir?
Bu toplantıda ne konuşulmuş, ne kararlar alınmıştır?
Bundan sonra uyguladığı politikalarda ve Tayyip Erdoğan’ı koşulsuz olarak başbakan yapma mücadelesinde bu buluşmanın etkisi olmuş mudur?

***
Deniz Baykal, Tayyip Erdoğan’ı TBMM’ye taşıma mücadelesini “demokrasi anlayışının gereği” olarak verdiğini belirtiyor.
Bu konuda tereddüt yok.
Ben de aksini söylemiyorum. Ama dün de belirttiğim gibi; AKP ile yapılacak her türlü işbirliği için CHP’nin öne sürdüğü bir şart vardı: Dokunulmazlıkların kaldırılması.
Bir Anayasa değişikliğine ancak bu şart yerine geldikten sonra destek verileceği belirtilmişti.
Acaba ne oldu da Baykal aniden bu şarttan vazgeçti.
İşin ince noktası burada. Eğer CHP daha önce seçmene söz verdiği gibi, dokunulmazlıkların kalkmasında ısrar etse ve bu gerçekleşmeden Anayasa değişikliğine destek vermeseydi, Erdoğan dahil olmak üzere birçok siyasi için akçalı konulardaki yargılama süreci devam edecekti.
Bu da manzarayı tamamen değiştirebilirdi.

***
Ayrıca bu “demokrasiyi uygulama” aşkı, anti demokratik birçok zorlamayla yapıldı. Siirt’in Pervari ilçesi Doğan Köyü’nde 706 seçmenlik üç sandıkta, kurallara tam uyulmadığı gibi sudan bir bahaneyle seçim iptal edildi. CHP’ninki de dahil üç milletvekilliği düştü. Yerine yapılan seçimlerde CHP seçime asılmadı ve AKP üç milletvekilliği kazandı.

***
Baykal’ın hayatı, parti içi mücadelelerde geçti. Bülent Ecevit’ten Erdal İnönü’ye, Altan Öymen’den Hikmet Çetin’e, Fikret Ünlü’den Murat Karayalçın’a, Seyfi Oktay’dan Mehmet Moğultay’a kadar çok sayıda kişiyle mücadele etti ve hayatını, kişiliğini bu kavgalar biçimlendirdi.
Dolayısıyla, soldaki rakiplerini tasfiye edip tek başına kalmak onun en büyük arzusu haline geldi.
2002 seçimlerinde bu şansı yakaladığı zaman çok mutlu oldu ve Erdoğan’ın sağda, kendisinin “solda” tek lider olduğu iki partili bir Türkiye’nin keyfini yaşadı.
Çünkü onun esas rakipleri sağcılar değil solculardı.

***
Benim için çok değerli olan binlerce okur mesajının yüzde 99’u bu yazıdan dolayı kutluyor.
Ama yüzde 1 oranında “Bunu niye daha önce anlatmadınız?” sitemi de var.
Sevgili okurlarımı temin ederim ki; Baykal’la Erdoğan arasında gizli bir anlaşma bulunduğunu, buna dayanarak Erdoğan’ın başbakan yapıldığını bu köşede en az on kez yazdım; Abbas Güçlü’nün Genç Bakış programı gibi çeşitli programlarda anlattım.
Ama bu yazıların ve konuşmaların hiçbiri dünkü yazı kadar yankı yaratmadı.
Bu günlerde Baykal çok tartışıldığı için yazı gündeme denk düştü.
Ama şunu da söyleyeyim: CHP’den istifa etmiş olmama rağmen, bu yazıyı seçim öncesinde yayınlayamazdım. Eğer böyle bir şey yapsam, seçimden sonra çok suçlanır hatta yenilginin sebepleri arasında gösterilirdim.
İnsaf sahibi herkesin bu tutumumu haklı bulacağını biliyorum.

***
Sonuç üzücü: Biz seçim öncesi Deniz Baykal’a, CHP’nin Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne taşıyacak, vizyon sahibi, reformları hayata geçiren, demokratik, ezilen kitlelere sahip çıkan, yoksulları refaha kavuşturacak sol ekonomi programı uygulayan, Avrupa tarzı modern bir sosyal demokrat parti olması gerektiğini anlatmaya çalışmıştık.
Bu düşüncelerimizi kabul etmiş görünüyordu ama seçimden sonra ne yazık ki birden dümen kırdı ve partiyi çok dar bir alana kilitledi.
Sonuç ortada.
Yaşam biçiminin tehlikeye girdiğini hisseden milyonlarca temiz insan oylarını “kerhen” de olsa bu partide birleştirdi ama işte bu kadar oldu.

Zülfü Livaneli 25.07.2007 Vatan Gazetesi