Salı, Mayıs 30, 2006

Manifesto - 3

Kurşunlar taşındı taşınmasına: sadece bugün değil, daha önce de. Yüzyıllardır taşındı ve taşınmaya da devam edecektir. İspanya'da Francocu'ların ellerinde, Almanya'da SS Subaylar'ında, Küba'da, Vietnam'da, Irak'ta Amerikan Yankee'lerinin avuçlarındaydı. Türkiye'deyse, şeriatın gerici kafalarının ellerinde o fikir düşmanı kurşunlar. Öldürmeye yeminli, düşünen her kafayı...
Öldürülmüştü zaten 'Cumhuriyet aslında özgür olmaktır, laik olmaktır.' yıllar öncesinde.
İstemeyen herkes düşman edindi kendine onları, ve vurdular. Karşımdaki insan mı, çocuk mu, gencecik bir üniversiteli mi, ülkenin önemli beyinlerinden biri mi demeden öldürdüler. Suçları ülkelerini kurtarmak için düşünen herkesi katlettiler. Hala öldürüyorlar. Hep de devam edecekler katliamlarına. Öldürmek, onların ruhunun bir parçası olmuş. Çünkü yaşamlarını sürdürmek için, lağım farelerinin karanlığa ihtiyacı vardır ve aydınlıkları, 'aydınları' asla sevmezler o lağım yaratıkları.
Onlar öldürmeye devam etse de, bizler de karşı çıkıp yaşamalıyız onları durdurmak, aydınlığımıza sahip olmak için. Fareler yönetimi ele de geçirse, kafalarını ezmeliyiz. Karanlıklarına bizi çekip yok etmelerine izin veremeyiz. Vermeyeceğiz.
Sömürgeci Batı toplumlarının, dinci diye geçinip herkesten daha az Allah inancına sahip olan köpekleri, ülkeyi peşkeş çekmekten çekinmeyen, gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içindeki, takiyyeci örümcek kafalı şeriatcıları, eninde sonunda bir gün yok olacaktır. Tıpkı efendileri, emperyalist canavarların yok olduğu gibi, 1922'de Anadolu'muzun, tarihi kanla yazılı topraklarında...

m.b. 28.05.06

Çarşamba, Mayıs 24, 2006

Kayıp Oyuncaklarımız

Hatırlar mısınız veya hiç bildiniz mi bilmem. Ama ben çok iyi hatırlarım o dakikaları. Bir salıncaktaki son dakikaları, çocuğa çok zorlu geçen bir süreçtir. Çocuk ayrılmak istemez: eve götüremediği bir oyuncaktır çünkü. Mahallelerindeki parklarında kalmalıdır. Annesi onu bir kere daha getirene kadar binemeyeceğini bildiğinden, üzüntüsü katlanır. Ağlamak ister, ama ağlaması gene de işe yaramayacaktır; bunu da bilir. Renkli salıncağında son bir tur daha atar. Aynı anda, çocuk içinden geçirir, salıncağın uçup kurtulmasını zincirlerinden. Kurtulup, onu da alması ve kaçması bu ev meraklısı annesinden. Sonsuza kadar sallanmayı hayal eder son turunda. Fakat inip de, annesi eline sıkı sıkı yapıştı mı… eve giden ayakları geri gitmek ister; yapamaz. Elindeki yüce kuvvet çekiştirir, ayakları da uyar zavallının. Sadece baka kalır ardına.

Ne yazık ki, salıncağına pek öyle çok binemeyen çocukların hepsi, kaybediyor eski tatları. Geçmişin çocukları bulamıyor o eski renkli, tepeden bağlı, çevirmeli salıncakları. Çocukları da, o eski çocukların annelerinin tam istediği gibi şimdilerde: evden dışarı adım atmaz oldular. Salıncağın ne olduğunu bilmezler şimdi bir de onlar! Halbuki, bir çocuk uçmanın keyfini ilk orada alır. Rüzgarın yumuşak saçlarını yalayışını ilk orada duyar. Parktaki macuncu amcasından renkli macunu ilk orada tadar. Yeni arkadaşlarını ilk orada edinir. Kumda düşmenin, düşüp de dizlerini kanatmanın, ama gene kendi elleri üzerinde kalkmanın tadını ilk o parkta, o salıncağın önünde tadar.

Onun ilk bireysel adımlarına şahit olan salıncak, tahtarevalli, kaydırak da mutlu olur –du. Artık yok hem onlar hem de çocuklar. Salıncaklarımız şimdi birbirlerine zincirli, paslanıyorlar. Dönmeden öylece duruyorlar. Rüzgara kanat geren veletler kayıp. Üstlerinde sadece toz var; şehrin gürültüsü. Arabaların pisliği. Onları tanımayan çocukların bakışları. Bizlerin anılarla dolu gözleri…

24.05.2006 22.56 m.b.

Salı, Mayıs 16, 2006

Nasılsa Bir Gün

Hayatımın kadınına hiç yetişememiştim: fakat bugün, 10 dakika öndeydim ondan…

10 dakika, aslında hayatımızda küçümsediğimiz, göz ardı ettiğimiz bir süredir. Sonuçta, 70-80 yıllık ortalama ömürlerimizde, hepimizin kaybetmeyi kabullenebileceği küçük bir bölümdür. Hatta bazen kaybettiğimizi bile fark etmediğimiz, edemediğimiz bir toz parçacığıdır, zaman denilen o koca uzay boşluğu içinde. Bugün ise, bir kez olsun tam anlamıyla b,r şekil kazandı kafamda o partikülcük. 10 dakika dediğimiz nedir? Bir vapuru kaçırdığımız, giden dostumuza yetiştiğimiz veya doğum yapan eşimizin son anda yanına varmamızı sağlayan ve onu ameliyata girmeden önce, içeriden o mutlu ağlayış gelmeden, yanında olduğumuzu hissettirecek sürelerdir. Terk edip giden sevgilinin kalkacak uçağına yetişilir, ölmek üzere olan hastaya gerekli olan organ bulunuverir o dakikalarda. Ancak genel olarak, hayatımızın dönüm noktalarında fark ederiz o 10 dakikaların değerini –“Bir vapur, nasıl bir dönüm noktası olur ki?!” diye takılmayınız lütfen; bir gün olur da başınıza gelince anlayabilirsiniz sadece.


Bense, yapmaya hep geç kaldığım bir şeyin önüne geçtim bugün, o 10 dakikalık kayıp zaman dilimlerinden birini yakalayarak. Bir kader gibi yazılmış olduğuna bile inanabileceğim bir şeydi ki, bir futbol maçındaki son saniye golü gibi, ben de son anda kurtardım kendimi bu saçmalığını sonradan gördüğüm inançtan.


O 10 dakikayla, O’na bağımlı olduğum, O’nsuz olamayacağım, O’nsuz nefes bile alamayacağım gibi saçma fikirlerimin olduğunu fark ettim. Evet, hayatımın kadınıydı bir dönem. Çok da sevmiştim. Ama, kaybetme korkumun kalmadığını fark ettiğimde içimde, sanki bir kabustan uyanıp da, gördüğüm her şeyin bir hayalden öte olmadığını hissettiğim de, rahatladım.


Evet, rahatım artık. Öyle üstüne geceler boyu düşünülecek, hakkında yazılar yazılacak, şişeler devrilecek birisi yoktu hayatımda. Hatta belki de hiç olmamıştı. Olmamış olması, üzücüdür belki, çünkü yazılanlar yalandır bu durumda; söylenenler palavra, duyulanlar uzay boşluğunda kaybolmaya mahkum ses dalgalarıdır sade ve sade. Beraber geçirilen her 10 dakika, hayatlarımızdan kayıptır: hem de çok büyük kayıplar.

Sonunda çıkan şu ki ortaya, geçen her sürenin bittiğini anlatan bir süreci yaşadım ve bitti. Kimsenin nefesine, sözüne ihtiyacım da kalmadı yaşamak için. Nefesleri şimdi ben çıkarıyorum: şarkıları ben söylüyorum. Vuruyorum sazımın teline, sözümü katıyorum ona. Adını da ‘aşk’ koyuyorum, tıpkı diğer ‘aşık’ların yaptığı gibi. Ben de bu durumda ‘aşık’ oluyorum onlar gibi. Önüne geçiyorum zamanın, yaşanılanların. Ben ve sözlerim yaşıyor, sonrasına bakmıyorum. Nasılsa bir gün…

20.02.06 - m.b.