Pazar, Aralık 31, 2006

Yeni ve Umutlu Bir Yıl

Geriye dönüp bakınca, daha da dolu geçmiş bir yıl var, öncekilere göre. Sihirli aynaların görüntüleriyle dolu, yeni, yepyeni tat ve kokularla, insanlarla dolu bir yıl var geride artık. Sanki hep baharda gibi, hep de baharı müjdelermişcesine umutlu ve sıcak geçen bir süreçti.
Politikada, ekonomide, sosyal hayatta fazla bir değişiklik belki olmadı gibi görülüyor şimdi bakınca. Belki sadece, insanların sınırları daha belirginleşmeye, kavgalar derinleşmeye, fikir ayrılıkları uçurumlara benzemeye başladı; fakat gene de sevgi-saygı ölmemiş. Umarım, önümüzdeki seçimlerle dolu yılda da aynı sevgi-saygı ölümsüzlüğü sürer. Rejim karşıtlarının maskesinin düştüğünü, herkes fark edebilir; rejim karşıtları bile.

Amerikan karşıtlığının en simgesel isimlerinden birinin öldürülmesiyle son bulan 2006 yılında, anlamak gereken şu ki; insan ne olursa olsun, bir katil devletin, ABD’nin eline düşmemeli. Saddam Hüseyin’in suçsuz olduğunu söylemek değil amacım: aksine, suçludur. Ama onu, bu kadar adalet dışı, hatta mahkeme görüntüsünden uzakta bir ‘ulak’ mahkemede yargılatanların yargı süreci ne zaman başlayacak? merakım ve isyanım bu konuda.
Umarım gerçeklerin daha rahat görülebileceği bir yıl başlayacak gece 00:00’dan sonra. Tüm dünya insanlarının, biraz daha az bencil olduğu; Afrika’daki açlığa çözüm olsun diye, kişisel harcamalarını birazcık kısıp, onlara yardım edeceği; eğitim seferberlikleriyle herkesin eğitime kavuşacağı; her kavgada uzlaşmanın sağlanacağı; küresel ısınmaya bir çare bulunarak, dünyanın sular altında kalmasına izin verilmeyeceği; ABD’nin artık Kyoto Protokolü’ne imza atacağı; Birinci Dünya Ülkeleri’nin diğerlerini sömürmekten vazgeçeceği ve dünya üzerinde muhalif ve eleştirel olmanın, aslında toplum yaşantısı için iyi bir şey olduğunu anlayacak insanlarla konuşulabilecek bir yıl olur.
Barışla, sevgiyle, saygıyla ve hoşgörüyle dolu bir yıl olsun hepimize…
İslam aleminin Kurban Bayramı da mübarek olsun. Sağlık ve mutluluk hep sizlerle olur umarım!

m.b. – 31.12.2006 16.38

Cumartesi, Aralık 02, 2006

Mai'nin Oğlu

Lise yıllarındaydı; 'eski'de kalmıştı her şeyi sanki. Üzerini kapatmıştı bir el. Mai’nin yapacağı şey kalmamıştı ki, Mai’den olan bir başka dostunun söylediği türküyü duydu. Hatırlamaya yordu kafasını; zorladı, denedi, uğraştı… başka yolu yoktu, geriye, ardında bıraktığına ulaşmasının.

Arkasında yanlış veya yarım yamalak yapıp bıraktığı işleri, şimdi önünde sorun olmuştu. Lisedeki hataları, yeşiller içine girmeden halletmesi gereken bir sorundu artık. Daha çok vardı ya, geride kalanlar büyüktü: çözmek zaman alacak gibiydi. Mai’nin yanı başında birisi vardı; yoksa zordu zaten, tek başıma geriye yolculuk... Yolcuların hepsi haberli değildi ama farkındaydı o da, neden Mai’nin, yanı başında kalması için onu seçtiğini. Farkında olmasa da, en yakın zamanda olacaktı –olmak zorundaydı.
Mai, abisinin yeşillenme vakti olduğunu görünce, az kaldığını anladı herhalde zamanın kıymetli ve izafi olduğunu. Yoksa, bırakmak zorunda kalacaktı her şeyi dağınık bir şekilde. Ama, artık düzenlemesi lazımdı hayatını. Çabalaması, koşturması, yanındaki yolcuya kimliğini göstermesi gerekliydi. İlk adımı, geride bıraktıklarının gönlünü alarak yaptı. Hiçbir kırgınlık, yara bırakmadan temizlemeye çabaladı. Sonra, hatayı geçmişte aramaktansa, ileriye bakmaya başladı. Güzel yolcunun ona getirdiklerine, kattıklarına baktıkça değerini anladı. Gözlerinin içinde kaybolmaktan korktu ama bakmadan edemedi…


"Öyle derin ki gözlerin,
İçmeye eğildim de…
Öyle derin ki,

Kayboldum içlerinde…"

Aşık oldum yine… Yeşil tren, tam zamanında vardı, Aşk İstasyonu’ndan ben, Mai’yi almaya!

m.b. – 02.12.06 / 00:44

Perşembe, Kasım 09, 2006

Rakı-Cıgara-Selanik

Yeni kurulan Meclis'in en sıkıntılı günlerinde, "Kocatepe'den Afyon'a kayan bir yıldız gibi atlamaya" hazırken, Cumhuriyet'i ilan ettiğinde, siroz olduğunu öğrendiğinde... hepsinde güçlüydü, dimdik durdu ayakta. Sadece kendisini taşımadı; bir milleti de sırtladı o güç anlarda Mustafa Kemal. “Bir kurda benzeyen mavi gözleri” iyi ki görmedi şu anki halini kurduğu eserinin…
Ardında bıraktıklarına baktığında ne görecekti sizce? Devletin kurucusunun fotoğrafları, devlet dairelerinin duvarlarından teker teker kaldırılıp atılırken, rejimin ayaklarını oluşturan ilkeleri birer birer çiğnenirken, yok edilirken, sadece limanların, tersanelerin değil, telefon hatlarının, petro-kimya fabrikalarının, tek tek tüm özgürlük teminatlarımızın satılıp yağmalandığını görse, sizce ne dilerdi Mustafa Kemal? Bu Türkiye’yi gören gözlerinin kör olmasını mı, eserine sahip çıkamayan bizlerin onun soydaşlarımız olmamasını mı, yoksa “Ey Türk gençliği”nin biz olmamamızı mı?
Savarona’sında geçen güzel günlerini, rakısını, cıgarasını ve bir de Selanik’i özleyen Atam’a…

m.b. 10.11.2006 – 00:05

Cumartesi, Ekim 28, 2006

Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun

Düşünme vakti şimdi...
Aklımızı başımıza alıp, doğru düzgün düşünme, doğruyu-yanlışı, tehdidi-yararı kavramamız lazım. 83 yıllık bir mirasın anlamı neymiş idrak etmemiz, "Ne yapabilirim? Ne yapabiliriz?" diye düşünmemiz lazım.
Tehdit giderek büyürken, Cumhuriyet'i nasıl koruyacağız? Rejimi, Mustafa Kemal'in ilkelerini nasıl koruyacağız?
Karar vermemiz lazım artık; yaşamaya, Dünya üzerinde var olmaya devam mı edeceğiz, yoksa un ufak olup, elimizdeki her şeyi hatta benliklerimizi bile kayıp mı edeceğiz?
Bayramımızı kutlamaya daha ne kadar devam edeceğiz?

m.b. 28.10.2006

Salı, Ekim 10, 2006

Bir bardak su içsem şimdi
Yaralarımdan dökülür
Gün ki yıkımlar günüdür
Boştur ne söylesem şimdi.

Cemal Süreya

Pazar, Ekim 08, 2006

'Sevgilisi Sustuğunda'

Kara dumanlarla çevrili etraf. Göz gözü görmez böyle havada. Buralarda saat üçü geçti mi iner bulut köye, kalkmaz da. Yavaş yavaş indirir yağmur. Hafifçe ıslatır, fark etmezsin, etmek istemezsin tuzlu damlaları. Burada dışarıdaki gün biter üçten sonra. Evlere çekilir köylü, toplar, düzer, yemeğini pişirir, kileri yerleştirir…

Sonra akşam olur, hava kararır, yemek yenir, nem devam eder. Hava ağırdır, sıkıntı verir adama. Zamanı geldiyse, kaçamaz insan burada olacaklardan. Yaşar, canı yanar ama unutur, kendini işine verir. Yeşil tepelerde, çaylıklarda, fındıklılarda dolaşıp arar kendini. Köyün altındaki çaya iner, biraz dolaştı mı da, hiç birşeyciği kalmayacağını bilir. Geçer elbet; buralı insan bilir. Hep geçmiştir zaten. Karadenizli insan alışıktır acıya ve ondan kurtulmaya. Bittiyse bir şey, üstüne gitmez artık. Olacağını biliyorsa, olduğu gibi kabul eder. Karadeniz öğretmiştir yüzyıllardır ona, boşa inat etmenin faydasızlığını. Genlerine işlemiştir. Ne kadar inatçı da olsa, gereksiz çaba sarf etmez. Enerji lazımdır çünkü başka işlere, bu dağlarda. Gurbetlik gerektiğinde de, bilir buralılar. Alıp başını giderler, divane aşıklar gibi.

Söyleyeceğini sakınmaz; yoruldu mu ‘yoruldum’ der, sıkıldı mı ‘sıkıldım’. Nettir, anlaşılması kolaydır. Romantiktir, ama anlayana gösterebilir. Çekingendir Karadenizli, ama ‘yap’ denileni de yapar; kaçmaz o iş hiçbir şekilde. Olmuyorsa, oldurmaya çabalar durmadan. Ama kabullenmesi gerektiğinde durur. Çünkü inat etmek bu tepelerde, ayağının kaymasına, uçurumun dibindeki çaya düşmesine yol açar adamın. Karadenizli, boşa inat ettiğinde, cenazesini de Karadeniz’ine verir. Canını alacak sevdalardan kaçar…


m.b. 08.10.06 – 01:03 çilek başlıkla…

Cumartesi, Eylül 16, 2006

Durgun Deniz

Hayatımın bir başka parçası daha var artık. Beni tamamlayan, benden fazlasını kendinde bulup benimle paylaşan bir parça o. Geceleri gözüme uyku sokturmayan, ama rahat rahat nefes almamı sağlayan bir katkısı var artık hayatımda o parçanın. Gözlerimin sürekli bir yerlerde arayıp durduğu, bu sıcak yaz günlerinde bile elimin sıcaklığına ihtiyaç duyduğu yeni parçamı yanıma istiyorum. Her an yanında olamamanın da verdiği can sıkıntısıyla sayfalar dolduruyorum.

Geceleri, “Belki son vapura binip bana sürpriz yapar” diye bekliyorum. Bahçe kapısının şangırtısı gelirse, bir umutla fırlıyorum yazdıklarımın başından. Ama boşuna bir heyecan olduğunu fark ediyorum, daha balkonun ucuna varmadan. “Ya bir ay sonra ne olacak?” diye sormadan da edemiyorum bazen. Bir ay, yani 30 gün var. Sonra sadece sanallaşan yüzyılın, yüzyıllaşan ilişkisi olacak diye korkuyorum. Kendimden veya ondan değil korkum: avcunu avcumda hissedememek. Kendime ihtiyaç duyduğumda alacağım Nefes’in bana yaklaşık 3000 km uzakta olması beni ürküten. Belki telefondaki sesinin kırıklığını gidermek için yanında olmak isteyip de olamamak. Yahut sevindiğinde yanında olup, gözlerindeki mutluluğu görememekten korkuyorum.

Denizin durgun olması, fırtınanın çıkmak üzere olduğunun habercisidir. Bir denizci en çok bu durgun, çarşaf gibi denizden korkar. Dalgalı, kıpır kıpır oynasa deniz, onun için daha iyidir. Gemisinde sallanmak, denizin güzel sarhoşluğunu kazandırır denizciye. Ama eğer bir kıpırtı yoksa…

Neyse ki, korkularımız bile ortak. Belki böyle atlatırız bizi bekleyen fırtınaları. Kavuşur ellerimiz birbirine nasılsa, her fırtınanın ardında. Çünkü her fırtına, her bekleyiş biter. Bir ay geçer ama, sonrasındaki 3 ayda biter nasılsa. Bizim kum saatimiz durmasında…

m.b. 09.08.06 – 01:06

Pazartesi, Ağustos 14, 2006

Sende Ne Bulmuş Olabilirim?

Hayatın bizlere ne zaman, ne getireceği ve ne götüreceği belli olmuyor. Bazen sadece küçük kazanımlar veya sıyrıklarla kurtulurken, bazen en ağır cezalara mahkum oluyor veya hayatın en güzel ağacındaki, en güzel elmayı kapıveriyoruz. Fakat değişmeyen bir şey var : her şey -insanın sade kendi çaba ve çalışmasıyla oynayabileceği- kaderle bağıntılıdır.
Belki istemeyerek çıktığımız bir yolculuktadır, kazanmayı uzun zamandır beklediğimiz ödül; belki çok istememiz ama yürekten bağlanmadığımız için kaybettiğimiz bir şans oluverir. Genellikle böyle olagelmiştir, Adem ile Havva’dan beri. Bundan sonra da böyle gitmesi, büyük ihtimaldir. İnsanınsa geleceği kendi ellerindedir; çünkü onu şu an yaptığınız bu okuma bile etkiler, değiştirir.

Hayat bir kervan artık. Gelip gidişlerle dolu, devamlı bir yer değiştirme üzerine kurulu bir düzende, kalabalıkla beraber yapılan bir hareket artık bu: bir devinim. Belki de sadee kalbimin yerinden çıkma arzusundan ibaret bir gün. Yarını değil, şu anı merak etmeye iten bir değişiklik bu kervan. Denizin sahile vuran ‘Dalga’sından sıçrayıp da, benim tenimde, küçük bir yerde ferahlamaya yol açan bir tad bu. Aynı zamanda bir vazgeçiş bu: dilenip de bir türlü elde edilemeyen dünyevi tadlardan kaçış.
Yeni bir nefesin vermiş olduğu tazeli hissi beni uyandıran bu devinim. Kervanların yola çıkış vakti geldiğindeki huzur ve çekingenliği bir arada veren bir gün bu.’İyi ki olan’a sevinme, ‘neyse ki olmayan’a yerinme günü bu. Sende, yeni bir tad, yeni bir yol bulma günü bu: senle beraber elbette. Nefesine nefesimi katıp, yorma günü bugün hayatı. Başka bir gün doğuşu gibi, başka bir ben doğuşusun sen. Gülün adı varsa eğer, onun sen olduğu günsün sen.
Kalbimin, hayata ‘merhaba’sısın sen.

27.07.06 – m.b.

Çarşamba, Temmuz 12, 2006

A-Postmodernizm Adına

Hayatımdan internetin çıkması ne de güzel olabilirmiş! Belki zorlayıcı birşey ama, hani zamanın değerini de kafana vura vura anlatmıyor değil boşluk. Öyle ki, kitap sayfaları rüzgar hızıyla dönüp duruyor.
Güzel güzel... Tatilde olmak, olabilmek güzel.

Hem ne demiş şairim:

Hayat kısa,
Kuşlar uçuyor.

Cemal Süreya


Biz de kısacık hayatımızı onun sokağında ve adada geçiriyoruz işte... Döngü bu olsa gerek baharı görene kadar.

m.b. 12.07.06

Salı, Temmuz 04, 2006

Sen, Ben, O

Her ben , dolaylı bir şekilde bir seni anlatış, bir senden yakınıştır.

Çünkü benim yerim seninle onun arasındadır.

Ve o değildir bana yakın olan, sensin.

Ben ben olsam dilbilgisi kitaplarındaki tekil şahıs zamirlerini şu

sıraya göre düzenlerdim.

Sen, ben, o!

Başta sen gelir, çünkü ben diye bir şey yok sen olmadıkça.

Her ben, ben'liğini sen'le anlar

Behçet Necatigil

Perşembe, Haziran 29, 2006

8.10 Vapuru

Sesinde ne var biliyor musun
Bir bahçenin ortası var
Mavi ipek kış çiçeği
Sigara içmek için
Üst kata çıkıyorsun

Sesinde ne var biliyor musun
Uykusuz Türkçe var
İşinden memnun değilsin
Bu kenti sevmiyorsun
Bir adam gazetesini katlar

Sesinde ne var biliyor musun
Eski öpüşler var
Banyonun buzlu camı
Birkaç gün görünmedin
Okul şarkıları var

Sesinde ne var biliyor musun
Ev dağınıklığı var
İkide bir elini başına götürüp
Rüzgarda dağılan yalnızlığını
Düzeltiyorsun.

Sesinde ne var biliyor musun
Söyleyemediğin sözcükler var
Küçücük şeyler belki
Ama günün bu saatinde
Anıt gibi dururlar

Sesinde ne var biliyor musun
Söylenmemiş sözcükler var

CEMAL SÜREYA

Cuma, Haziran 23, 2006

İşte Tam Bu Saatlerinde

İşte tam bu saatlerde bir yara gibidir su
Yeni deşilmiş uçlarına sokakların, küçük uçlarında.
Senin o güneş sarnıcı gözlerin
Ölüm yası içindeki bir evde
Olmaması gereken bir şey gibi, kırılan bir ayna gibi.
Bu saatlerde.
Çarmıhını yanından eksik etmeyen bir İsa gibi
Merdiven taşıyan bir adam görüyoruz
Bu adamı ne kadar çok seviyorum, bu kuşu ne kadar
Sen ne seviyorsun sen zaten sevince
Alnınla ayıklarsın yeryüzünü,
Çardaklar binaların ağızlarında
Aşar gider kendi sınırlarını
Köpekler gizli bir dağı havlar.

Bunlar iyidir diyorum bunlar senden haberli,
Yoksa nereden bilecekler
Korbon sınırlarında yaşayan balıklar
Kovadan sızan hicret gününü,
Peygamberin parmaklarına asıp paltolarını
Nasıl girecekler tanrı evine
Mucizesever müslümanlar,
Ve On Binlerin Dönüşü sırasında
Grek keçilerinin çiftleştiği
Dağ yolları neyle donacak?

Yine de sevişirken
Kullandığımız her kelime
Hırsızın devirdiği eşya.

Minibüsleri morarmış sokaklar
Buğdayın parayla değişildiği
Paranın ekmekle değişildiği
Ekmeğin tütünle değişildiği
Tütünün acıyla değişildiği
Ve artık hiçbir şeyle değişilmediği acının.
O sokaklarda.
Saatler yağmuru gösteriyor,
Bugün bu küçük salı günü
Her şeyi eksik İstanbul'un, tepedekilerden başka
Yalnız Galata
Galata
Gecenin bodrumlarında beslediği
O tükenmez paslanmaz tutkusu
Bir ağız mızıkası halinde
Denize yediriyor yavaş yavaş

CEMAL SÜREYA

Pazartesi, Haziran 19, 2006

Buluşmalar Üzerine

3 yıllık, saçma bir ayrılıktan sonra tekrar buluşan iki sevgili gibiyiz şimdi. Ruhun bedenle, tenin tenle veya müziğin kulakla buluşmasında olduğu gibi bir his var her ikimizde de. Hissedebiliyorum.

Kapıyı çaldığında başladı sanki: karnımdaki son lokma değildi yer değiştiren. Onun boşluğunu doldurmaya çalışan tüm organlarımdı hareket edenler. Yeniden gelene yer açma çabasındaydılar. Kıpırtılar oldukça tehlikeliydi de: sarsıyordu beni derinden. Hislerim ‘gidip kapıyı açsana’ derken, beynim ‘dur yapma!’ noktasındaki ısrarında kararlıydı. Ayaklarım uyuştu sanki o an: bileklerimden sonrası yok oldu. Ama vücudum… dinmez bir fırtınaya kapılmışça ilerleme hevesinde.

Şu anda durduğum nokta da bile kapıdaki şıngırtıyı duymak mümkün. Gitmedi; o da beni bekliyor. Ama gidebilecek miyim, bilmiyorum. Yani, aslında gitmem lazım, biliyorum. Ama gidemiyorum işte. Bir şeylere bağlanmış gibiyim: görünmez halatlar duruyor ilerleyişime karşı. Kulağımdaki orkestra Bach’ın Air’ini çalıyor; ne yapacağımı bilemediğimde duyar gibi olduğum melodi bu: tanıyorum. Ama sonuçta kapıdakinin de fazla beklemeyeceği aşikâr. Bir şeyler yapmam lazım. Aaaah, kararsızlık! Sinir bozucu şey.

Çocukluğumdan gelen bir şey: bir ayakkabı mı alacağım. İki tane seçenek vardır hep ve ben ikisi arasında kalıp, hangisinin beni taşıyacağına bir türlü karar veremem. İkisi de sanki ‘beni al’ der gibilerdir. Sonunda birisini seçerim ve dükkanın kapısından çıktıktan sonra, hatta eve varıp, evde o yeni ayakkabıları giyene kadar “Keşke ötekini alsaydım yaa!” diye üzülmüşümdür. Sanırım biraz daha bekletirsem, kapıdaki için de aynı dileklere boğulacağım. Geliyorum o zaman yüreğim: bekle. Direnen ayaklarım olmasa da, vücudumu tutan halatlar kopmasa da gelip seni alacağım o kapı önünden. Yerine gelme vakti gelmişti.

19.06.06 m.b.

Pazar, Haziran 18, 2006

Tutankamon'un İzinde

Tutankamon İstanbul’da!!! Evet, yanlış duymadınız. Adamcağız, taaa Mısır’daki mezarından kalktı ve ziyarete bize geldi. Fakat büyük lider Tutankamon’da bir değişiklik vardı. Ellerinde, gömülürken tuttuğu altın çubuklarının yerine, organik enginarlar vardı! Evet, Tutankamon, dönemindeki zenginliğinden çok şey kaybetmiş gibiydi. Sanırız Kahire’nin hızlı gece hayatına dalan Tutankamon, altın çubuklarını para uğruna sattı diye düşündük. Fakat aldığımız cevap çok düşündürücüydü! İşte, büyük lider, efsane isim Tutankamon’la İstanbul ve özel hayatı üzerine yaptığımız ilginç röportaj:

- Sayın Tutankamon Bey; öncelikle ülkemize hoş geldiniz, şeref getirdiniz. Efendim hayırdır? Hangi çöl rüzgarı attı sizi bu taraflara?

- Vallahi canım… uzun zaman olmuştu, bir gezeyim dedim. Hep aynı yerler, hep aynı şeyler. Kahire biraz küçük tabii; İstanbul kadar da modern değil. Gene de tercihim Monaco olsa da, bu sefer değişiklik olsun istedim ve bu yüzden İstanbul’u tercih ettim. Ayrıca çok bahsi geçti bizim oralarda İstanbul’un. Bir bakayım dedim, bizim Teb’den (Thebes) ne farkı varmış. Yani, merak aslında…

- Peki nasıl buldunuz efendim ülkemizi? Beğendiniz mi? Sizce en güzel yemeğimiz hangisi? En çok nereye hayran kaldınız İstanbul’da?

- Gerçeği söylemek gerekirse, İstanbul’u cidden güzel yapmışsınız. Bizim piramitlerden daha güzel binalarınız var. Ama çok kalabalıksınız yav. İç içe, dış dışa… Gecekondular bir yanda,gökdelenler bir yanda. Ayrıca trafik de çok büyük bir problem. Bazen eski günleri özlemiyor değilim: hangi ülkeye gitsem bu trafik! Adama “Keşke at arabamla Teb’den vursam yola” diye iç geçirtiyor. Bir de ıkış tıkış… zor yaşıyorsunuz siz. Neyse, tabii sizin bileceğiniz iş ama… yemeklerinize gelince: bence hepsi çok güzel. Biraz yağlılar, benim gibi bir yaşlıya fazla zararlılar ama doktorların yasağını delip gene de yedim.

- Doktor?

- Tabii evladım. Kolesterol var bende. Hiper-tansiyonum da bayağı fena. Ayrıca kemiklerimde bir kireçlenme var fakat doktorlar neden olduğunu bir türlü çözemediler.
Neyse ben yemeklere geleyim tekrar. Dolmanız çok güzel. Sonra kebaplar, dürümler, baklavalar… Rakıya ve Türk kahvesine de bayıldım. Keşke biz bulsaydık demeden de kendimi alamadım bu rakı konusunda.

- Anlıyorum. Afiyet olsun tabii sayın Kamon. Efendim, sizi de fazla yormayalım madem bu kadar gezdiniz. Efendim ayıptır sorması fakat, izleyicilerimiz merak etmesin diye sormak zorundayım: Nedir o ellerinizdeki? Biz altından çubuklarınızı bilirdik. Bu yeni bir moda falan mı? Ya da bu aralar gittikçe artan bir trend olan organik beslenmenin bir tanıtımı mı? Hani, ‘Organik-Tutan’ hesabı bir reklam mı yapıyorsunuz? Yapıyorsanız, ne kadar kazanıyorsunuz? Yoksa, mali kriz içinde olduğunuz ve tapınağınız da dahil tüm var varlığınızı sattığınız doğru mu?

- Yok yav. Saçmalamayın efendim. Sadece gereklilik. Ayrıca benim maddi durumum hala iyi maşallah. Zamanında iyi kazandık biz. Öyle iki-üç geceyle bitmez. Elimdekilerin hikayesine gelince: bugün Sultanahmet civarında geziyordum. Bir anda birisi belirdi yanımda ve alıverdi elimden çubuklarımı. Ben de ne yapayım, bunları buldum alabilecek. Ne yapayım; çaldılar çubuklarımla beraber boynumdaki altın kesemi de!

- Nasıl yani, kapkaça mı uğradınız?

- Evet, siz böyle diyorsunuz. Yardım istedim etraftakilerden ama çok alışkanlık yapmış sizde, kimse dönüp bakmadı… ayıpladım doğrusu. Adamlar çaldı kaçtı. Yaşlı mıdır, yorgun mudur, turist midir dinlemiyorlar ki bu şerefsizler. Hayır, kralı var firavunu var efendim! Yapılmaz ki canım öyle her önüne gelene! Türkiye’ye bu sebepten ötürü kızgınım. Yani, ülkenize çok ünlü bir firavun geliyor, geziyor, ülkenizi dolar manyağı yapıyor, siz ona bir sahip çıkamıyorsunuz. Ayıptır, günahtır!!!

- Anlıyorum efendim. Kusurumuza bakmayın vallahi. Biz kendimizi de koruyamıyoruz o kapkaççı arkadaşlardan. Artık geçmiş olsun. Ben size biraz para vereyim, dönmenizi için mezarınıza? Olmaz mı? Ne kadar lazımdı?

- Vallahi canım, sen at ortaya bir 1500$. Artık yetineceğiz.

- Hı??? A tabii peki. Buyrun efendim. Yine bekleriz sayın Tutankamon beyefendi. Yemeğe de gelin.

- Tabii canım, oldu! Baaaaaay!!!

m.b. 16.06.06

Salı, Mayıs 30, 2006

Manifesto - 3

Kurşunlar taşındı taşınmasına: sadece bugün değil, daha önce de. Yüzyıllardır taşındı ve taşınmaya da devam edecektir. İspanya'da Francocu'ların ellerinde, Almanya'da SS Subaylar'ında, Küba'da, Vietnam'da, Irak'ta Amerikan Yankee'lerinin avuçlarındaydı. Türkiye'deyse, şeriatın gerici kafalarının ellerinde o fikir düşmanı kurşunlar. Öldürmeye yeminli, düşünen her kafayı...
Öldürülmüştü zaten 'Cumhuriyet aslında özgür olmaktır, laik olmaktır.' yıllar öncesinde.
İstemeyen herkes düşman edindi kendine onları, ve vurdular. Karşımdaki insan mı, çocuk mu, gencecik bir üniversiteli mi, ülkenin önemli beyinlerinden biri mi demeden öldürdüler. Suçları ülkelerini kurtarmak için düşünen herkesi katlettiler. Hala öldürüyorlar. Hep de devam edecekler katliamlarına. Öldürmek, onların ruhunun bir parçası olmuş. Çünkü yaşamlarını sürdürmek için, lağım farelerinin karanlığa ihtiyacı vardır ve aydınlıkları, 'aydınları' asla sevmezler o lağım yaratıkları.
Onlar öldürmeye devam etse de, bizler de karşı çıkıp yaşamalıyız onları durdurmak, aydınlığımıza sahip olmak için. Fareler yönetimi ele de geçirse, kafalarını ezmeliyiz. Karanlıklarına bizi çekip yok etmelerine izin veremeyiz. Vermeyeceğiz.
Sömürgeci Batı toplumlarının, dinci diye geçinip herkesten daha az Allah inancına sahip olan köpekleri, ülkeyi peşkeş çekmekten çekinmeyen, gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içindeki, takiyyeci örümcek kafalı şeriatcıları, eninde sonunda bir gün yok olacaktır. Tıpkı efendileri, emperyalist canavarların yok olduğu gibi, 1922'de Anadolu'muzun, tarihi kanla yazılı topraklarında...

m.b. 28.05.06

Çarşamba, Mayıs 24, 2006

Kayıp Oyuncaklarımız

Hatırlar mısınız veya hiç bildiniz mi bilmem. Ama ben çok iyi hatırlarım o dakikaları. Bir salıncaktaki son dakikaları, çocuğa çok zorlu geçen bir süreçtir. Çocuk ayrılmak istemez: eve götüremediği bir oyuncaktır çünkü. Mahallelerindeki parklarında kalmalıdır. Annesi onu bir kere daha getirene kadar binemeyeceğini bildiğinden, üzüntüsü katlanır. Ağlamak ister, ama ağlaması gene de işe yaramayacaktır; bunu da bilir. Renkli salıncağında son bir tur daha atar. Aynı anda, çocuk içinden geçirir, salıncağın uçup kurtulmasını zincirlerinden. Kurtulup, onu da alması ve kaçması bu ev meraklısı annesinden. Sonsuza kadar sallanmayı hayal eder son turunda. Fakat inip de, annesi eline sıkı sıkı yapıştı mı… eve giden ayakları geri gitmek ister; yapamaz. Elindeki yüce kuvvet çekiştirir, ayakları da uyar zavallının. Sadece baka kalır ardına.

Ne yazık ki, salıncağına pek öyle çok binemeyen çocukların hepsi, kaybediyor eski tatları. Geçmişin çocukları bulamıyor o eski renkli, tepeden bağlı, çevirmeli salıncakları. Çocukları da, o eski çocukların annelerinin tam istediği gibi şimdilerde: evden dışarı adım atmaz oldular. Salıncağın ne olduğunu bilmezler şimdi bir de onlar! Halbuki, bir çocuk uçmanın keyfini ilk orada alır. Rüzgarın yumuşak saçlarını yalayışını ilk orada duyar. Parktaki macuncu amcasından renkli macunu ilk orada tadar. Yeni arkadaşlarını ilk orada edinir. Kumda düşmenin, düşüp de dizlerini kanatmanın, ama gene kendi elleri üzerinde kalkmanın tadını ilk o parkta, o salıncağın önünde tadar.

Onun ilk bireysel adımlarına şahit olan salıncak, tahtarevalli, kaydırak da mutlu olur –du. Artık yok hem onlar hem de çocuklar. Salıncaklarımız şimdi birbirlerine zincirli, paslanıyorlar. Dönmeden öylece duruyorlar. Rüzgara kanat geren veletler kayıp. Üstlerinde sadece toz var; şehrin gürültüsü. Arabaların pisliği. Onları tanımayan çocukların bakışları. Bizlerin anılarla dolu gözleri…

24.05.2006 22.56 m.b.

Salı, Mayıs 16, 2006

Nasılsa Bir Gün

Hayatımın kadınına hiç yetişememiştim: fakat bugün, 10 dakika öndeydim ondan…

10 dakika, aslında hayatımızda küçümsediğimiz, göz ardı ettiğimiz bir süredir. Sonuçta, 70-80 yıllık ortalama ömürlerimizde, hepimizin kaybetmeyi kabullenebileceği küçük bir bölümdür. Hatta bazen kaybettiğimizi bile fark etmediğimiz, edemediğimiz bir toz parçacığıdır, zaman denilen o koca uzay boşluğu içinde. Bugün ise, bir kez olsun tam anlamıyla b,r şekil kazandı kafamda o partikülcük. 10 dakika dediğimiz nedir? Bir vapuru kaçırdığımız, giden dostumuza yetiştiğimiz veya doğum yapan eşimizin son anda yanına varmamızı sağlayan ve onu ameliyata girmeden önce, içeriden o mutlu ağlayış gelmeden, yanında olduğumuzu hissettirecek sürelerdir. Terk edip giden sevgilinin kalkacak uçağına yetişilir, ölmek üzere olan hastaya gerekli olan organ bulunuverir o dakikalarda. Ancak genel olarak, hayatımızın dönüm noktalarında fark ederiz o 10 dakikaların değerini –“Bir vapur, nasıl bir dönüm noktası olur ki?!” diye takılmayınız lütfen; bir gün olur da başınıza gelince anlayabilirsiniz sadece.


Bense, yapmaya hep geç kaldığım bir şeyin önüne geçtim bugün, o 10 dakikalık kayıp zaman dilimlerinden birini yakalayarak. Bir kader gibi yazılmış olduğuna bile inanabileceğim bir şeydi ki, bir futbol maçındaki son saniye golü gibi, ben de son anda kurtardım kendimi bu saçmalığını sonradan gördüğüm inançtan.


O 10 dakikayla, O’na bağımlı olduğum, O’nsuz olamayacağım, O’nsuz nefes bile alamayacağım gibi saçma fikirlerimin olduğunu fark ettim. Evet, hayatımın kadınıydı bir dönem. Çok da sevmiştim. Ama, kaybetme korkumun kalmadığını fark ettiğimde içimde, sanki bir kabustan uyanıp da, gördüğüm her şeyin bir hayalden öte olmadığını hissettiğim de, rahatladım.


Evet, rahatım artık. Öyle üstüne geceler boyu düşünülecek, hakkında yazılar yazılacak, şişeler devrilecek birisi yoktu hayatımda. Hatta belki de hiç olmamıştı. Olmamış olması, üzücüdür belki, çünkü yazılanlar yalandır bu durumda; söylenenler palavra, duyulanlar uzay boşluğunda kaybolmaya mahkum ses dalgalarıdır sade ve sade. Beraber geçirilen her 10 dakika, hayatlarımızdan kayıptır: hem de çok büyük kayıplar.

Sonunda çıkan şu ki ortaya, geçen her sürenin bittiğini anlatan bir süreci yaşadım ve bitti. Kimsenin nefesine, sözüne ihtiyacım da kalmadı yaşamak için. Nefesleri şimdi ben çıkarıyorum: şarkıları ben söylüyorum. Vuruyorum sazımın teline, sözümü katıyorum ona. Adını da ‘aşk’ koyuyorum, tıpkı diğer ‘aşık’ların yaptığı gibi. Ben de bu durumda ‘aşık’ oluyorum onlar gibi. Önüne geçiyorum zamanın, yaşanılanların. Ben ve sözlerim yaşıyor, sonrasına bakmıyorum. Nasılsa bir gün…

20.02.06 - m.b.

Pazar, Nisan 23, 2006

Manifesto -2: Bilin ki, zirveye ‘zor’ çıkarsınız!

Bugün, 23 Nisan 2006. Cumhuriyet’imizin kuruluşundan önce atılan en önemli adım olan ve bir milletimizin paramparça edilme çabalarına karşı yapılan Kurtuluş Savaşımızın en büyük destekçisi olan Mebusan Meclisi’nin kuruluşunun 86’ıncı yıldönümü. Bir milletin kaderini ancak gene kendisinin verebileceği inancıyla kurulan Meclis, savaşı kazanmış, emperyalist güçlerin emellerini durdurmuştur. Gerici kafaları yok etmiş, aydınlık, ilerici bir Türkiye toplumu yaratma çabasına girmiştir. Bu bayramı da çocuklara adayan Mustafa Kemal ve Cumhuriyetimizin kurucuları, bu meclisin ve cumhuriyetin asla yıkılmayacağından emindiler.

Fakat ne oldu bugün? Meclisi ve ülke yönetimini haksız bir şekilde ele geçiren AKP hükümeti, 23 Nisanlarda gelenek haline gelen, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Meclis Başkanı gibi üst düzeydeki yöneticilerin koltuğuna bir çocuğu oturttuğu ve ondan gelecekle ilgili beklentilerini aldığı bir şirinliği, kendi amaçlarına alet etti. Meclis Başkanı, Bülent Arınç’ın koltuğuna oturan imam-hatipli çocuğumuz, büyüklerinin söylemekte çekindiği, korktuğu şeyleri söyleyiverdi. “Bilin ki, zirveye çıkacağız!”

Tabii haklı: ona bu fırsatı sağlayanlar, onu yetiştirenler anlatmamıştır ona, o koltukta oturmasını borçlu olduğu adamın kim olduğunu, aydın görüşlerini. Geri kafalı amcaları, teyzeleri örümcek ağı dolu kafalarıyla doldurmuşlardır çocukcağızın körpe düşüncelerini. İrticai fikirleriyle bu vatan evladını koparmaya yeminliler çünkü. Bizi parçalamaya, geri götürmeye, bilimin ışığı yerine, cehaletin karanlığına çekmeye yeminliler. Ama unutmamalılar ki, bu istekleri hiçbir zaman gerçekleşemez. Türkiye’yi, Türkiyeli halkı bir daha asla o günlere geri götüremezler. Zirveye tırmanabilirler, fakat asla o zirvede kalamazlar çünkü zirveye yetecek ne güçleri olur, ne de Türkiye halkı buna izin verir.
Ondan sevgili küçük çocuğum: boşuna kafanı zirve takıntısıyla doldurma. Onun yerine git, çocukluğunun zevkini çıkar, kitabını oku, gerçekleri öğrenebileceğin insanları dinle ve örümceklerden uzak dur, insanlarına nasıl daha faydalı olursun buna kafanı yor. Boş hayallerinin peşinden koşan AKP’li ve diğer çevrelerden gelen amcalarının peşinden ayrıl. Mustafa Kemal Atatürk’ün sana hediye ve emanet ettiği Cumhuriyetini yaşa.
Amcaları: sizde bırakın bu boş hayallerinizi! Atatürk’ün, gericiliğe karşı başlattığı, laiklik ve demokrasi temeline dayalı savaşımız asla bitmeyecektir. Kıllı elleriniz çekin geleceğimizin üstünden!

23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun!

Cuma, Nisan 21, 2006

Manifesto - 1

Karışmış buralar, nedeni bilinmez bir şekilde. Ülkede, genel bir otorite eksikliği var. Anadolu halkı, güdülmedikçe yaşamayı unutmuştur ya hani, yüzyıllardan beri… şimdi yine başı boş kaldı. Bazıları hariç tabii: güney-doğudaki yeni komşumuz ABD, içimize girip, bizi bizden ayırmaya yeminli gibi saldırıyor, kendi planlarına uygun olarak. Yüzyıllardır beraber yaşadığımız, aynı toprağı, aynı ekmeği, aynı suyu paylaştığımız komşumuzu, arkadaşımızı bize düşman etmeye çabalıyor. Başımızda olup da, varlığını sadece kendi amaçları için kullananlar ise, hiçbir şey yokmuş gibi susuyor, olanları izliyor. Yapmayı bildiği tek şey, Türkiye Cumhuriyeti’nin kolayca yıkıp geçemeyeceğini, yok etmeden gerici emellerine ulaşamayacağını anladığı ordusu ile hukuk sistemini karşı karşıya getirip, çetin bir kavgaya tutuşturmak ve olanlardan tek galip çıkmayı beklemek olan malum insanlar, şeriatçı isteklerini uygulamak için, bir kurt misali pusuya yatmış, Cumhuriyetimize saldırıyorlar. Türkiye’de neler olduğu umurlarında bile değil. Medyanın -büyük bir bölümünün- da sağladığı gerçek haberlere ulaşılamaması şemsiyesi sayesinde, ülke toz pembe bir haldeymiş gibi yönetenler, aslında ne kadar batağa girdiğimizi ve o bataktan nasıl da yararlanmaya çalıştıklarını çok iyi saklıyorlar.
Güdülmeden yaşayamayan halkımız ise sessiz; sanki öldürülenler, birbirini öldürenler kendi vatandaşları değil. Yahut yok edilmeye çalışılan Cumhuriyet, bizlere Atatürk tarafından emanet edilen Cumhuriyet değil. Ruhlarımızın üstünde bir ölü toprağı var sanki. Kulaklarımızda başka bir şarkı çalınıyor medya tarafından. Gençliğin, özellikle de üniversite gençliğinin sessizliği çok şaşırtıcı! Ülkede siyaseti konuşmak suç olmuş 80’den beri: halbuki o siyasiler, bizi yöneten ve bugünkü hale gelmemize sebep olanların da ta kendileri.

Sessizliğe devam mı edeceğiz peki? Sadece Güneydoğu’da değil, Türkiye’nin her yerinde giderek artan şiddet eğilimlerine, okullardaki ‘Polat’lara, Batı’nın yeni adıyla globalizmine ve yahut hepimizin bilip de bilmezden geldiği sömürgeciliğine, ayrılıkçı seslere, en modern şehrimiz İstanbul’da göz göre göre zehirlenmemize, özgürlüklerimizi elimizden alanlara, her şekilde irticai faaliyetlerle düzeni yıkmaya çalışanlara, dostu dosta düşürenlere karşı gene de sesimiz çıkmayacak mı? 2 gün sonraki 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı böyle sessiz mi geçireceğiz? Cumhuriyetimizin elden gidişine seyirci mi kalacağız?

Pazartesi, Nisan 17, 2006

50

Küçük bir armağan verdi, gizli bir el. Daha nereden, nasıl geldiğini anlayamadan, buluverdim önümde onları. Bana aittiler; tanıyordum. Kağıda dökülmüşlerdi; sürekli deklanşörde olan elimin birer ürünü olan fotoğraflarımın yanında, beyaz, yepyeni sayfalara dolmuşlardı.
Mutlu oldum, çünkü kendime bakıyordum sanki: bir aynaydı her bir kelime. Beni, bana, benden gösterdiler. Başkalarının kimliklerine soktular; o kimlikleri yaşattılar. Turgut ettiler, şizofren ettiler ve en çok aşık ettiler. Bazen alkolik ettiler, bazen sigara tiryakisi biri. Sonuçta hepsi giyildi ve sadece giyilip kalmadı: yaşandı.
Yaşanmasını, bazı insanlar sağladı tabii. Tıpkı o armağanı veren el gibi, bir anda beni gösterip "İşte sen aslında 'bu'sun. Ve daha iyi şeyler yapabilirsin. Yapmalısın!"
Yaptım, elimden geldiğince. Yapmaya devam ediyorum. Fotoğraf çekiyorum, bakıyorum ve görmeye çalışıyorum. Okuyorum, yazıyorum, yine okuyorum. Geziyorum, insanlar görüp gözlemliyorum. İnsanlar tanıyorum, yeni yeni şeylerle karşılaşıyorum. Müzikler tanıyorum, her yerden gelen, her yere gidebilen...
Arada kaybediyorum bazılarında kendimi, tekrar bulup çıkarmak zaman alıyor. Ama her kayboluştan biraz daha yüklü, biraz daha hoşgörülü çıkıyorum.
Az kaldı. Şimdi 50'den devam vaktidir.
Yazıların devam vaktidir. Bahara selam ola.

Pazar, Şubat 26, 2006

Olmasa diye dua ettiğimiz, fakat olmasını asla engelleyemeyeceğimiz doğa kanunundan etkilendik gene. Fakat insan ancak yakınındaki birisini kaybedince hatırlıyor ölümün acısını. Eskide kalanları şimdi fark ediyor, çünkü değerlerini ancak o zaman düşünebiliyor.

Başın sağ olsun İlksen Mavituna!

Cuma, Şubat 24, 2006

Giderayak

Handan,hamamdan geçtik
Gün ışığındaki hissemize razıydık
Saadetinden geçtik
Ümidine razıydık
Hiçbirini bulamadık
Kendimize hüzünler icadettik
Avunamadık
Yoksa biz...
Biz bu dünyadan değil miydik?

Orhan Veli Kanık

Salı, Şubat 14, 2006

Sevmek İçin Geç Ölmek İçin Erken

akşamın acı su karanlığı içinden
soğuk kadife teması yalnızlığın
şuh bir kahkaha balkonun birinden
gizli işareti midir bir başlangıcın

sevmek için geç ölmek için erken

başbaşa çay elele yürümek derken
boğaz vapurları mı iskele sancak
telefonda kaybolmak sesini beklerken
insan insanı yeniler doğrudur ancak

sevmek için geç ölmek için erken

içimdeki gökkuşağı besbelli neden
bulutların içinden kuşlar yağıyor
bir şiire başlarsın birini bitirmeden
hiç kimse gözlerine inanamıyor

sevmek için geç ölmek için erken


sevmek sevildiğini bile farketmeden
yaklaştıkça ölüm soğuk bir yağmur gibi
sevmek zehir zemberek ve yürekten
gecikerek de olsa vuruşur gibi

sevmek için geç ölmek için erken

Atilla İlhan

Pazartesi, Şubat 06, 2006

İstanbul'da Aşka Rastlamak

Kasım’ın birinci günüydü onları gördüğümde. İstanbul havası, Kasım’la beraber başlamıştı değişmeye. Kışı andıran bir soğukta, ne işim vardı ise, ben de oradaydım. Aşığı olduğum, güzel İstanbul’u gözetleme kulemde, bir anda onlarla karşılaştım. Güzel bir koku vardı, yeni demlenen çayın kokusundan rahatça ayırabildiğim ve hâlâ unutmamış olduğum için sevindiğim… 2 kuvvetteki karayel, Beylerbeyi tarafından sokulan bu kokuya engel olamadı. Belki, evinde temizlik yapan kadın da, fırına kürekle kızarması için pide süren işçi ve diğer Çengelköylüler de almışlardı bu kokuyu. Aşk ciğerlerimi dolduruyordu. Gözlerim ise, kokunun sahiplerini arıyordu.

Buldum ve sevindim. Kasım’ın birinci günü, soğuk bir havada, iki ateşli aşık, Çınar’ın altından, sahile doğru geldiler. Attıkları her adımı uzatmalarını diledim. Uzun zamandır görmemiştim, görememiştim onları. Ama şimdi onlar kendi ayaklarıyla geliyorlardı. Yanlış anlamayın; onları tanımıyorum. Onlar bu gezegendeki, şanslılardandı ve ben bu şanslılardan birini bile uzun zamandır göremiyordum. Soyları tükendiği söylenen, aşikus-sevgilikus türü bu canlılar, biz homo-sapienlerin arasında dolaşmaz olmuşlardı. Eski tarih kitaplarından biri olan, Romeo ve Juliet’te görülmüşlerdi en son. Ferhat ile Şirin ve diğerleri de bu toprakta anlatılanlardı.

Tükenmişlerdi, çünkü insanların sevgisi azalmıştı artık. Acımasız bir yaratık olmuştu insan ve her seveni öldürüyordu. Ama bunlar kurtulmuştu demek. Ne sevindirici bir şey.

Sarı saçları vardı erkeğin. Kızınkilerse siyah; kömür gibi. Elleri bir aradaydı. Gözleri ufukta ve parçalı bulutların arasından batmakta olan güneşin kızıllığında. Saçları karışmış birbirlerininkine. Önden vuran ışık, onları farklı gösteriyordu gözüme. Sanki, biraz sonra kanatlanıp, gidivereceklerdi buralardan. Resme sonradan oturtulmuş iki melek gibiydi onlar.

Aşıklar, Çengelköy’ün en güzel yerinde, aşkların şehri İstanbul’a bakıyorlardı ve konuşuyorlardı aralarında. Belki Kasım’da erkenden soğumaya başlayan havalar yüzünden, artık daha az buluşabileceklerini, belki de sadece şu anlarının güzelliğini…

Birkaç dakika sonra ayrıldılar sahilden, daha fazla dikkat çekmemek, sevgilerini kaybetmemek için. Aranıyorlardı büyük bir ihtimalle, sevgisiz homo-sapienlerce. Birbirleriyle paylaştıkları kalpleri vardı onları. Hızlıca yürümeye başladılar Çınar’dan yukarı, caddeye doğru. Çayımdan son yudumu aldım, cebimden çıkan ilk parayı koydum masanın üstüne ve fırladım peşlerinden. Yukarıya, tepeye doğru çıkıyorlardı. Arkalarından giderken bile, hissediyordum bambaşka bir duyguyu. Ellerinin sıcağını, kalplerinin birbiri için atışını, kanın damarlarındaki hızlı akışını…hepsini hissediyordum ve şükrediyordum: bana böyle bir şansı verdiği için Tanrı’ya. Onlar gibi olamasam da, onları bulmak tarif edilmez bir deneyimdi.

Tepeye vardılar sonunda ve yamacın önünde durdular. Güneş, son ışıklarını topluyordu İstanbul’un sokaklarından. Kız kafasını çocuğun omzuna dayadı, ellerini sol kolundan geçirdi ve ben o arada deklanşöre basıp, yakaladım o anı:

Sonra bir ışık doğdu üstlerine ve kanatları çıkıverdi sırtlarından. Kayboldular güneşle beraber. Aşklarını yaşamak için, bambaşka bir gezegene yol aldılar. Geride kızdan kalan bir tüy tanesi vardı. O gün bugündür, o tüyü verecek bir aşikus-sevgilikus arıyorum. Bulacağıma inancım tam…

Pazar, Ocak 15, 2006

15 Ocak

(Sadece bir günlük sayfasından düşenlerdi bunlar…)

Bugün, hayat bambaşka bir yola girdi bende. Dönse diye dua ederken, bir anda buluverdim onun kalbini avucumun içinde. Biraz şaşırtıcı oldu ya, geldi geri işte. Gözleri, sabahın ilk saatlerinde bende olacak; kulakları beni dinleyecek yeniden. Hayat, küçük bir şaka yapmış bana. Sadece birkaç hafta süren, küçük bir ayrılık imtihanıyla sınandım. Kaybolmaktan son anda kurtarıldım –onun tarafından. Umutlar yeniden yeşertilmek, sevda sözcükleri bugünlerde ve sonrasında söylenmek üzere saklanmıştı o sandığa. Şimdiyse çıkarmanın vakti geldi.
Aşk, hayatın en zor sınavlarından ikinci olanıydı: ben şimdi bu sınava başladım. Süreç ne olursa olsun, kazanana verilen ödül cezp etmekte beni: güzel bir kızın, küçük, kırmızı kalbi… sevgim dolup taşıyor içimde şimdi: aşkım bir ırmak; önüne geçilmez olmuş. Gözlerine bakmak, sevdiğimi doya doya söylemek, zaman kısıtlaması olmadan yaşamak, özgürlüklerin ne güzeli olsa gerek. Tenine, saçlarına dokunmak ellerimle, ve okşamak gözlerini bakışlarımla, hayatımın en anlamlı dakikaları olacak, sabahın ilk dakikalarıyla beraber. Hayatım, yazdıklarım, yaptıklarım senindir, şu dakikadan sonra.
İçime çektiğim her hava molekülündeki yârim: aşığım sana…ölüm beni alana, sen beni bırakana değin!