Cumartesi, Aralık 31, 2005

Demie Tourne

Fırtına öncesi, kasvetli gökyüzü üstümde. Yeni doğanın sancısı, her geçen dakika artmakda...
İçilen sigarada, çekilen dumanda, kısılan gözde acı var. Yeniden kazanmanın heyecanı ve sevinci, tekrar kaybedebilecek olmanın stresi...
Şu an elimde, uzun zamandır kayıp olan, birisine verip geri döndüğümde bulamadığım kalbimin yerine koyabileceğim, başkasına ait yarım bir kalp var. Benimle paylaşabilinen bir kalp... benden korkmayan, benim de korkmamak için uğraştığım birisi var şimdi, gözlerimin penceresinden içime bakan. ve benim de rahatça dokunabildiğim, sevebildiğim bir tutam güzel kokulu saç var.
Ama kulağımda hâlâ o şarkı var. Korkuyor, direniyor, savaşıyor, vazgeçmiyor ama gene de korkuyor... 'sonumuz hayır olsun' dedirten bir durum.
Sevilecek kalp, dokunulacak dudak, bakılacak göz... hoşgelesin bize!

Çarşamba, Aralık 21, 2005

Sınır

Kalmakla gitmek arası sınır: kısa ve dar. Dengede durmak neredeyse imkansız. Bıçak sırtından hallice, sırat köprüsünden kalın... vazgeçmekle, sarılmak ve tüm ömrünü onun boynuna gömülü geçirmek var. Seçenek az ama esaslı: ne yapılması gerektiği pek net değil. Sisli isli, pis puslu bir şehri andıran havada, beynini düşünmeye zorlamak! Allah korusun.
Cevabı bunun gibi bir ortamda bulmaktansa, hiç bulmamak daha iyi. Önünü görmeden, piste tekerlek koymaya çalışan pilot misali: korkulu ve ölüme bir kuş uçumluk yakında…Gönül söz dinlemez sevgili, beyin durmak bilmez bilgisayarım.

Seni sevmek suç, sevmemek günah -sevilmez mi yahu o kuğu boynun ve içimdeki en derin çıplaklığıma kadar bakan gözlerin-. Ağlamak yasaklandı bizlere; yumruk duruyor boğazımda. Geri it, gitmez; yutmaya çabala, batar boğazına; “çıkarayım da bari, kurtulayım” de, yasağı kafana vururlar. Çiçeklere, renklere, kalplere vurdular aşklarını. Fakat benimki, ondan değil. Farkındalık dedikleri, yaşadığını bilmek benimki. Sen de, lütufu bu hayatın bana: bazen süründüren, bazen yücelten bir ilah gibi.
Yağmur altında, yoğun tipide veya bambaşka bir durumda, ama her türlü hava koşulunda beklemek, aşk. Gerektiğinde, tanımadığın New York’un sokaklarında, gerektiğinde hayal gücünün sınırlarını aşan arka mahallelerde, ama mutlaka bir yerlerde. Bazen her sokakta, birden fazla olmak üzere, bazense Tanrı’nın unuttuğu bir çölün ortasında.

Aşk denilen şey, keşke bir rakı şişesinde ve rakının yanındaki balığın kılçığında olsa da, hemen kavuşsa, gerekli her bünyeyle de…

Cumartesi, Aralık 03, 2005

Aşkın izleri her yerde

*bende bir iz bırak dedin; gittiğin her yerde, yaşadığın her mevsimde kalbimi çıkardım karşına.

- Ne kalpler gördüm senin dışında, zaten yoktular ki gülüm…Her yerde biraz sen vardın; ağaç gövdelerinde, oturduğum bankların tahtalarında, süs gibi görünen taş blokların üstünde, bembeyaz karların içinde.

*donmuş dedin erittim; taştan dedin yonttum; fazla sıcak dedin söndürdüm… yılmadan sundum kalbimi sana, ama sen hep bir kusur buldun, reddettin onu!

- Çocukluk, şımarıklık benimki…sevmeyi bilmek değil, sevdiğini sanmak. Gösterememek benim suçum sana olan aşkımı. Senin kalbinle yaptığın sanat eserlerini beğenmemek değil yaptığım; onlara nasıl değer verileceğini bilememek. Affet beni; “ben böyleyim!”

*bazen ne kadar denersen dene; ister buzlara şekil ver, ister taşları oy ya da ağaçlara kazı adlarınızı… her yerde bir iz bırakmaya çalış ondan, senden, sizden, aşkınızdan… gün geliyor sıcak buzu eritiyor, yağmur oyuğu dolduruyor, ağaç kesilip gidiyor; olmayınca olmuyor

- Biz? Olabildik mi? Yaptığımız kardan adamlarda kalplerimiz var mıydı? Yok, sanırım yoktu... Olduramadık işte. Başaramadık biz de…Doğaya yenik düştük deme: biz bize yenildik. Birbirimizi öldürdük kılıçlarımızla. İkimizde tam kalplerimize sokuverdik silahlarımızı. Özür dilerim; seni öldürdüğüm için. Beni öldürmen mi? Hiç önemli değil; her zaman öldürebilirsin sen beni…ölüm senden gelsin yeter ki!

*ne dondurmak, ne taşlara kazımak kalbimi, onun olduğu her yerde yetmedi; istemek yetmedi; giden gitti, geriye sadece birkaç damla su ve taştan bir kalp kaldı

- Kaldık mı biz? Vücutlar bu dünyada ama ruhlarımız nerede?

*buzlar eridi, oyuklar kapandı bütün izler silindi ve ben favori oyunumu yine kaybettim…

- Aşkımı oyun olarak görmedim ben… Sen oyundan ötesin: gerçeksin, sevgisin, ‘olmaz’ı ‘olur’ yaptıransın. Gitme, bırakma beni…

*iz bırakanlar unutulmazmış… anlaşılan sendeki izlerim her defasında silinmeyi başarmış; ister buzdan olsun, ister taştan…

- Elvedaların arkasında beklemek beraberce… el sallamak... birkaç yalandan gözyaşı dökmek… bu olmamalıydı bizim sonumuz. Sen; gitmemeliydin böyle. Ben; durdurmamazlık etmemeliydim seni. Elini elimle birleştirmeliydim sıkıca. Kaçmaması için kenetlemeliydim değil mi parmaklarımı seninkilere?

*zafer saydım aşkıma şekiller vermeyi, onu bir yerlere kazımayı ama her zaferde bir yenilgi de varmış bunu öğrettin bana. her zaferimin ardından beni koyup gidince bütün bu izlerle başbaşa ve her seferinde geri dönünce kalbime tekrar tekrar yaşatmaya zaferleri ve yenilgileri…

- “Kalbimize belki bir çok yağmur yağdı ve biz bu yağmurlarda şemsiyesiz kaldık belki de ama mutluyuz yüreğimizdeki serinlikten” dedin; birinden almıştın bu lafı. Fakat şimdi o yağmurun seli alıyor seni benden. İstediğini söyle artık bana. Ben geçtim senden.

Bir zamanlar avcuma bir kalp verdiler. Küçük, sıcak, pespembe, şirin bir kalpti. Mevsimlerden bahardı; çiçeklerin kokusu vardı burnumda... Güzel zamanlar geçmişti; ben onu sevdim, o beni. Ama zaman bize karşıydı: mevsimler döndü... hava soğudu, avucumdaki kalp üşüdü. Isınsın diye ateş yakayım diye elimden bıraktım, o donuverdi, ben onu tekrar alana kadar. Ben o don kalbini, avucumda ısıtayım derken, o belki yine koyar içine, beni affeder de yine sever beni derken… O yenisi almış koymuş bile, bir başkasından. Uzaktan bir kez gördüm: bu kez taşlaşmış o masum kalp; hissiz, soğuk, aptal, ruhsuz olmuş. İçinde ben bulunmayan olmuş. Ne bir Turgut, ne bir 'peynir çocuk', ne de bendekilerden bir başkası kalmış...



Teşekkürler Cana'cığım; bu yazıda benimle olduğun, duygularını benim zehrime biraz olsun katıp, bir şeyler yazabilmemi tetiklediğin için. -arkadaşlar, bugünler içindir-

Cumartesi, Kasım 19, 2005

Çağan Irmak'a Teşekkür


Birkaç paket mendil koyun önce cebinize, evden çıkmadan. Sinemanın büfesini zengin etmeyin. Ama paranıza rahatça kıyın ve bu filmi MUTLAKA görün.
Çağan Irmak, Çemberimde Gül Oya adlı dizinin ardından, şimdi de "Babam ve Oğlum" isimli filmiyle huzurlarınızda... Fakat bu sefer, televizyon ekranında söyleyemediklerini, gösteremediklerini ve katamadıklarını, bu sinema filmi ve bu ekibiyle yaşatıyor bizlere. Yaşamınızı sorgulamanıza bile neden olacak, kendinizi elinizden birşey gelmediğiden ötürü rahatsız hissedeceğiniz bir film bu. Oğlunu düşünen bir baba, babasını da düşünen bir evlat... Hasretini, küçük bir kameranın ardında, tek gözüyle gideren küçücük bir çocuk... Oğluna "Dur! Gitme!" deyip, sarılamadığı için kendini suçlayan baba...
Sadece Çağan Irmak veya Çemberimde Gül Oya hayranları değil, herkesin görmesi ve ağlaması gereken bir film. Ağlamanın en yakışıklı durduğu döneme küçük ama anlamlı bir bakış...
Lütfen mendillerinizi unutmayın. Öğretilmeyen yakın tarihimize, bir film karesinden de olsa bakalım.
Teşekkürler Çağan Irmak ve "Babam ve Oğlum" ekibi...Ellerinize sağlık...

Pazar, Kasım 13, 2005

12.11.2005 Sonrası, 12.11.2005 Üzerine

Yer: İstanbul'un herhangi bir semtinin, herhangi bir köşesi
Tarih-Saat: 13.11.2005 Gecenin saçma sapan bir körü. Aslında, tam melankoli saati. Hele rakıyı, usul usul, adam akıllı içmeyi bilenlere... Sarhoş olmaya değil, efkarını azıcık olsun dağıtmak isteyen göre bir saat.
Yazar: Ne gereksiz bir soru bu ya?
Kime: Belli insanlara... Kendini benimle birlikte bilenlere; yanımdakilere. Beni unutmayan dostlara, kız kardeşime ve beyefendiye. Belki Turgut'a bir de...

Bilirsiniz, herşeyin bir başı ve sonu vardır. Günün sonu geceye, gecenin sonu güne bağlanır. Umutların tükenmeyle, yeniden yeşerme noktası kısa bir çizgidir, fakat çok da geniştir. Bir kaç saat önce beraber, bir şeyler için beraberdik. Sadece bizbize değildik fakat, ben sizinleydim. Tabii diğerleri de önemliydi, vardı, olmalıydı. Neyse! Önemli olan, ve benim asıl söylemek istediğim şu ki; herşeyin sonu olduğu gibi, doğum günlerinin de sonu var. Adını anmak istemesek de, ölüm günü de olacak... fark etmeden gelince, kısaymış gibi gelecek zaman.
ve ben şimdi, sizinle dolu dolu o aralığı geçiriyorum... herşey için sağolun...

Cuma, Kasım 04, 2005

Yalnızdı, üşüyordu, kızgındı. Kızgınlığı kendineydi fakat. Elleriyle yine teslim oluyordu saçma düşüncelere, hayallere. Beklemek kaderi olmuştu: arkadaşını bekler, dolmuş bekler, uygun zaman bekler, sevgi bekler, arada gülmeyi bekler… bekleroğlu bekler…

Vazgeçmedi de hiçbir zaman! ‘Aptallığına doyma’ dediler, dinlemedi. Gene bekledi. Olmayacağını kendi gözleriyle gördü fakat –anlama kabiliyeti yeterli olmasına rağmen- anlamadı gene. Salak değildi; belki saf denebilirdi. Asar-keserdi, mangalda kül bırakmazdı ya; zora da gelemez, hemen sıkılırdı. Korkak değildi ama bu onu daha çok korkutuyordu. Allah’ı vardı. İnanç dediklerinde dururdu. Ancak ne içkisini ne de küçüklüğünde nefret ettiği sigarasını düşürürdü elinden. Aşk dediklerinin tek kullanımlık olduğunu sanmaktaydı. ‘aşk’ bir kelime değildi, popülerliğine yenilmemişti. Sevgi çoktu ya, sevecek kimse azdı. Bulamadı; bulamadıkça battı. Baktı ki işler tersine gidiyor, son bir dala var gücüyle asıldı. Kırılmasın diye dualar etti. Ama her seferinde olduğu gibi, gene-yine-yeniden tuttuğu elinde kaldı. Hatta ‘içinde patladı’.

Vazgeçmemeye niyetli. Hiçbir zaman akıllanmaz bu. Saf maf anlamam, artık ben de psikolojik bir problemi olduğunu düşünüyorum O’nun. Düzelmesi için dua ediyorum. Kabul edilse de, ona ulaştırılacak mı bilemem. Bazen, yukardakinin O’nunla dalga falan geçtiğini zannetim. Ama eğer yapıyorsa da, haklı arkadaşım. Böyle de olmaz ki… İnat etmiş gibi, her anını O’nunla geçirmeye kalkışıyor bu herif. Yazık ama… elden ne gelir? Ailecek, gelecek buhranlarını bekliyoruz.


Not: Tavsiyeleriniz beklenir. Her türlü türbeye çaput bağlanır, her türlü kilisede mum dikilir. Yeter ki UNUTSUN.

Turgut Özben

Çarşamba, Kasım 02, 2005

Bir 'Cici'miz var bizim. Şirin mi şirin, çılgın mı çılgın... sevecen, suratı güller açan. Bu suratın hiç ağlamadığını zannedenler varmış. Fakat o, bugün bizi de, o inanmayanları şaşırttı. Telefonda titreyen sesi, içimizi paramparça etti. Yanına koştuk hemen. Gözyaşlarını durdurduk önce. Sonra gözyaşlarının sebebi bizi de burktu. Ama o da, biz de biliyoruz : CİCİMİZ HEP GÜLECEK.

Babaannesini kaybeden arkadaşımıza ve ailesine başsağlığı dileriz. Onlar, bizim hep onlarla olacağımızı biliyor.

Pazartesi, Ekim 31, 2005

Oyunlar Yeni Başlıyor

Kahverengi bir pardesü. Hava soğuk. Kar yağdı yağacak; şimşekler çakmakta. Kara bulutlar tepede. Şehrin sokakları renk değiştiriyor. Kar yağmadan önce renkleri hep değişir zaten. Farklı bir sarı renk kapladı apartmanları, insanları, arabaları, sokak lambalarını… saçlarına ne çok benzemekteler şu halleriyle. Sanki her biri bir başka ‘sen’ oldu. Bense yokum o sokakta. Şehrin herhangi bir başka sokağında kaybolmuşum. Rüzgar sert; kılıcıyla yarıp geçiyor sokağı. Senin yüzüne vuruyor; benim içim acıyor.
Yaz gelmek bilmiyor bize. Kışlarda kalmışız hep. Soğuk, kalın… Çiçeksizliğin mevsimi ne de olsa. Ne bekleyebilir ki insan? Yazılar var; mektuplar, şarkılar… Hüzünlü çoğu şarkıların. Yazdan kalan dans şarkıları yok artık bizde. Neruda’nın şiirleri var sende; ben kapında bekleyen Nazım. Bağıra bağıra şarkımı söylüyorum; arada bir yunan dostumdan öğrendiğim sirtakiye niyetlenip dans ediyorum. Sen bakmıyorsun; Madame Bovary mübarek, beğenmiyor bizi… ‘Tövbe tövbe’ edip devamda ben. Sen kapatıyorsun camını, perdeleri çekip, ışığı söndürüyorsun. İçerde ben yokum, biliyorum bunu. Fakat bir başkası var mı? bilemem!
Kahverengi pardesü ıslak artık. Kar eriyor düşer düşmez üstüme. Sıcaklık var, nereden geldiği bilinmez. Ay dede bir an gözüküyor; göz kırpıyor bana. ‘Senin Madame seni bekliyor. Koş!’ diyor. İçeri giriyorum. Üç kat var önümde. Üç koca merdiven üzerine sıralanmış, birkaç yüz basamak ordusu bana bakıyor; sinsi. Geçirmeyecekmiş gibi bir hava veriyorlar. Yukarıda sen; yüzü rüzgardan yaralı, içi beni bekler. Aşağıda ben; sensizlikle kavga etmiş, kazanıp galibiyet hediyesine, sana varmaya çabalayan. Kim bilirmiş, oyun yeni başlıyor aslında…

Cumartesi, Ekim 29, 2005

Aleksi'den Sevdiğine

Seni uzun zamandır ihmal ettim sevgilim. Özür dilerim; affet beni. Kafam bu aralar çok yoğundu. İşim başımı aştı; yorgunluktan bacaklarımı kontrol edemez oldum, inanır mısın? Onlara güvenmek zorundayım, herhangi bir yere giderken. Onlar taşıyor beni; oradan oraya. Sanki gittiğim ve gideceğim her yeri biliyorlar. Rüzgarla savrulan şu sonbahar yaprakları var ya hani -senin sevdiğin sarı renktekiler- onlara döndüm inanmazsın.
Bir de her şeye tuz biber eken olaylar oluyor tabii ki arada; olmazsa olmaz zaten bilirsin. Hiçbir şey tek başına gelmez; önüne arkasına mutlaka bir eklenti koyar. Güzel bir haber mi aldım; hemen ardından, sinir bozucu bir başkası peydahlanmazsa olmaz. Rahat bırakmayanlar bu kez, en fazla güvendiklerim. Arkamı sağlama aldığımı zannederken şu savaşan dünyada, yanıldığımı gösterdi birisi daha. Kendi işine düştü, sırtımı boş bıraktı. Nereden geldiğini bilemediğimiz ve hiçbir zaman da bilemeyeceğimiz o oklardan birisi, girdi sırtımdan; önce kaburgalarımı kırdı. Sonra akciğerim patladı bir anda. İçi anında boşaldı, patlamış bir balon gibi. Nefes alamaz oldum. Sırtımdaki koca delikten anında çıkıyordu ağzımdan giren hava. Durmadı fakat hain ok; devam etti tahrip etmeye içimi. Bir an baktım önüme ki, fırlayıp çıktı içimden, önünde kalbimle birlikte. Ucunda sen vardın, gördüm. Tutamadım fakat oku; uzattığım elimi de deldi namussuz! Zaten şu ara, hiçbir şey tutamaz oldu ellerim. Seni kavrayamadıktan, belinden yakalayıp kendime çekemedikten ve doyasıya dokunamamaktan, işlevini kaybetti ellerim. Şimdi bir sigarayı ağzıma koyup, kibriti yakmama yarıyorlar.
Kalın belini özledim; kolumla tam olarak sardığım, vücudunun denge merkezine hasretim. Göremiyorum fakat seni. Tesellim şarkılar oldu. Bazen geçiyor adın içlerinde; bir fena oluyorum. Okuduğum kitapta da, çevirmen çokça kullanmış adını. Saydım; tam 26 kez, 147’inci sayfaya kadar. Bizim özlemimiz böyle giderilir zaten. Sen orada, ben burada… telefona her gittiğinde elim, ‘arasam’ diyorum. Sonra ‘olmaz’ deyip, vazgeçiyorum.
Ellerine ihtiyacım var. Yanağıma konan ellerine muhtacım. Belki de şefkat aradığım; fakat senden gelecek olan, benim istediğim. ‘Şefkat’i görüyorum gittiğim her yerde. İstanbul, şefkat kaynamakta bu ara zaten. Çevremde; yaramı görenler “Ay canıııım, ne oldu öyleeee???” diye diye bir hal oluyorlar. Kollarını açıp, sarıyorlar bedenlerini bana. Hepsi de soğuk, hepsi de kirli. Sen kokmamak da hiçbir tanesi.
Az kaldı biliyorum gelmene. Bekliyorum sevgilim. Elimde sigaramla kalemim, sırtımda delik, kafamda boş konuşma baloncuğum. Kulağımda sen, okuduğum kitapta sen. gökyüzünde sen. Aya yansıyan kadın siluetinde yine sen.

Salı, Ekim 18, 2005

Kalbimde Parmak İzin Var

Güzel başlayan bir güne daha hoş geldin. Sabaha, güne merhaba demeyi unuttun fakat. Hemen, hemen söyle gerekenleri… geçirdiğin her saniye boşuna, bunları söylemeden. Yatağının diğer tarafında yatanı da öp. Onu uyandırmaktan korkma. O senin böyle bir şey yapmanı her dakika bekliyor (sanırım seninki birazcık manyak). Şimdi git tuvalete de, elini yüzünü topla; ben seni bekliyorum burada. Çabuk ol ama; fazla zamanın yok. Bu işi bir an önce bitireceğine söz vermiştin. Hadi hadi… elini çabuk tut.

Şarjör tamam mı? Dolu değil mi? Benim ellerimle temizlediğim kurşunların olduğu şarjör o, değil mi yoksa? Olacak iş değil; sana o kadar da söyledim: kirli bir kurşunla öldürürsen, sonra iltihap kapar kurşun yaram diye ama… nerede sende bunu anlayacak beyin. Elini çabuk tut diyorum sana. Çengelköy ahalisi uyanmadan halletmeliyiz şu işi. Öğle namazına yetişeyim de, akşama kavuşayım. Hem komşularıma da zor olmasın; bir gün içinde, benimle ilgili her şeyi halletsinler. Dur bakayım; helvamın malzemelerini tezgahın üstüne koydun değil mi? Heh, aferin. Tamam ben hazırım. Başlayalım. Bas şu CD’nin play düğmesine de, havamızı bulalım. Sigaramı da ver bakayım ağzıma. Şöyle bol bol çekeyim içime de, stokları dolduralım.

Şu penceredeki vapurda kaybolsun, başla. Ne? Durdu mu? Ah tabii ya. 7.15 vapuru bu. Tamam, bekle biraz. Az sonra gider. Mektupları sahiplerine iletmeyi unutmazsın değil mi? Hepsinin üzerinde adres var. Unutma: hepsine kendi ellerinle vereceksin. Sonra okuma anlarını ve sonrasını beynine kazı. Hepsini gelip bana anlatırsın. Özellikle o iki pembe zarfın sahiplerini iyi takip et; hiçbir ayrıntıyı kaçırma. Onlar çok önemli; anlatmıştım.

Gidiyor mu? Tamam o zaman. Hadi durma. Tam söylediğim gibi: şarkının en hızlı noktasında… şarkıcı “Kalbimde parmak izin var” dediği anda basıyorsun tetiğe. O sözlere karışmam lazım. Cesedimin üstüne de gazete örtme: o sözler yeter. Bitirince işini, açık bırak. Şarkı tekrar tekrar dönsün; sıkılmam ben. Hadi, elveda sana da. Sağ ol bu görevi kabul ettiğin için tekrar. Yatağındakine de selam söyle. Gözleri çok güzel: değerlerini bil her ikisinin de. Ben de onlara benzer bir çift görmüştüm bir zaman. Ama öyle derinlerdi ki, kaybolmuştum içlerinde.

Kabul et beni de Tanrım, geliyorum yanına; rakımla, sigaramla, şarkımla. Yüreğimdeki izle.

Aynı anda beş farklı ses yankılandı Çengelköy’de.

Bir silah patlaması: bam…
bir vapur düdüğü: dırıııııt…

bir kadının esnemesi: uaaaaaaaahh…

bir martının acı çığlığı: gaaaaaaak…

bir şarkıcının güzel ve hüzün dolu sesi: kalbimde parmak izin var…

Cumartesi, Ekim 15, 2005

Johann Wolfgang Von Goethe
Genç Werther'in Acıları


Sayfa 98,satır 23-28

" Bunun yanında, düşüncelerime ve bilgime değer veriyor ama, duygularımı umursamıyor. Halbuki bana gurur veren tek şey bunlar. Her şeyin kaynağı bütün gücü ve kuvveti, bütün sevinç ve acıları veren kalptir. Benim bildiklerimi herkes bilir ama, bu kalp yalnız benimdir."

Yazık oldu bizim Werther'e... Bir Lotte uğruna, anlaşılmamasını da bir yana koyup, terk etti yaşamı. Halbuki, bu kadın gibi bulmalıydı kendi sahilini; geceliğini saran rüzgarı duymalıydı. Tuz kokusu çekmeliydi denize. Palmiyelerin hışırtısı ninnisi olmalıydı.

Hoşça Kalın

Ellerim buz kesti gene. Ayaklarım da donuyor sanki. Soğuk işledi iyice içime. Küçük barakam, her yerinden buyur ediyor rüzgara. Dışarısı daha mı sıcak bilmem! Acaba dışarı çıkıp ısınsam mı? Bir şişe kanyağım olsaydı şimdi keşke! Kendince yandığını zanneden sobam, öksürüyor arada. Külleri her öksürüşte fırlıyor dışarı. Saçım başım hem is kokuyor, hem küllerle dolu. Pisim. Üstümde yılların kiriyle yüklü paltom, cebimde yerli ve ucuz sigaram, altımda dizleri yamalanmış pantolonum. Ne mutlu bana… bedenim sadece maddevî kirlerle örtülü. Kokum sadece kötü. Benden kaçanlardan çok daha temiz halbuki içim. Yazılarım, tüm okuyucularımın içlerini temizleyebilecek güçte. Görüntümü ve kokumu bilmedikleri için de, rahatça hatm’ediyorlar her birini. Seviyorlar beni; görmeden, duymadan. Yazdıklarım onlara nasıl yetiyor, bunu anlamak da zor yav.

Aşkları, yakın çağda yaşananlar gibi anlatıyorum. Genç Werther’in ve onun gibilerin çektiği acılar, nedense hoş geliyor bizimkilere. Klasik romantizmden etkileniyorlar; sanırım şu eski Türk filmleri yüzünden. Hikayenin sonunda, tüm kahramanları acımasızca öldürüyorum; onlar üzülüp ağlıyor. Halbuki ben, içimde yatan duygularımı yansıtıyorum sadece. Öldüremediğim insanları romana sokuyorum, acılar çektiriyorum, aşıkları kavuşturmuyor, onları ayıran kötü adam oluyorum. Sonunda hepimiz ölüyoruz ama… ne ben o günahla yaşıyorum, ne de onlar birbirlerine kavuşabiliyor. Ne güzel değil mi? Öcümü almak için güzel bir yöntem… hayatı hafife alabilmemi de sağlayan birkaç etkenden birisi.

Yazınca kendini bulan ben, şu küçük kulübeden, tüm dünyaya uzandığımı; aynı anda Hawaii’de, sahilde, denizin içindeki masalarda yemek yiyorum; Küba’da puromu tüttürüyorum; Mardin’deki taş evlerde 3 karım ve sayısını unuttuğum çocuğumla yaşıyorum; Paris’te, Pont Neuf’te sevgilimi belinden kavrayıp, güzel bir Fransız öpücüğü veriyorum; Uganda’da açlıktan kırılıyorum ve annemin memesinden biraz daha süt gelsin diye ağlıyorum ve Pekin’de, yoksul işçilerin karınca misali çalışmalarını izliyorum. Bu ne anlatılması zor bir hikaye, yazılması zor bir yazı bilemezsin. Hele hele, benim gibi sefalet içinde, Boğaz’a nazır, kırık kapı-hiç oda-sürekli soğutma kapasiteli bir ‘evde’ yaşamadığınız için hiç bilemezsiniz değil mi?

Acıyorum size. Sen kendine acı demeyin sakın. Ben halimden memnunum. En azından sizin gibi olmamak, mutluluktur insan olana. Gözleriniz kör sizin. Kulaklarınız tıkalı müzikle. Halbuki ben dinliyorum sokağı, gürültüyü, insanların konuşmalarını. Ayıp falan değil ki bu, suçlamaya kalkışıyorsunuz şimdi. Toplulukta konuşursanız, kulak elbette duyar söylenenleri. Hem ben onları kullanarak sizlere iyilik bile ediyorum. Okuduğunuz vakit, neden her gün yaşadıklarınız gibi ve onlardan bir o kadar da farklı gibi geliyor yazdıklarım? Bunu da hiç düşünmediniz değil mi? Sağ olun… siz beni düşünmeyin. Üşümem sizi ilgilendirmesin. Uganda’da, insanların açlıkla yüz yüze bırakılmasına, Irak’ta masumların ‘özgürlük’ için öldürülmesine, Çin işçilerin üç kuruşa, zor şartlarda çalıştırılmasına ses çıkarmayın. Ülkenizin Doğusu kaynar kazana çevrilsin, Mehmetlerin ölsün, topraklarınız sonuna kadar sömürülsün, haklarınız gasp edilsin; siz gene düşünmeyin. Ben de sizi uyutacak aşk masalları yazarım gene. Ölümümü gazetenizin sağ alt köşesindeki küçük bölümde fark bile etmeyin. Ama benim ölümüm, sizi de götürecek buralardan, bilin!

Hoşça kalın insanlarım…

Salı, Ekim 11, 2005

An Gelir

an gelir
paldır küldür yıkılır bulutlar
gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet
o eski heyecan ölür
an gelir biter muhabbet
çalgılar susar heves kalmaz
şatârâbân ölür

şarabın gazabından kork
çünkü fena kırmızıdır
kan tutar / tutan ölür
sokaklar kuşatılmış
karakollar taranır
yağmurda bir militan ölür

an gelir
ömrünün hırsızıdır
her ölen pişman ölür
hep yanlış anlaşılmıştır
hayalleri yasaklanmış
an gelir şimşek yalar
masmavi dehşetiyle siyaset meydanını
direkler çatırdar yalnızlıktan
sehpada pir sultan ölür

son umut kırılmıştır
kaf dağı’nın ardındaki
ne selam artık ne sabah
kimseler bilmez nerdeler
namlı masal sevdalıları
evvel zaman içinde
kalbur saman ölür
kubbelerde uğuldar bâkî
çeşmelerden akar sinan
an gelir
-lâ ilâhe illallah-
kanunî süleyman ölür

görünmez bir mezarlıktır zaman
şairler dolaşır saf saf
tenhalarında şiir söyleyerek
kim duysa / korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
saatlı bir bombadır patlar
an gelir
Attila İlhan ölür

Atilla İlhan 1925-2005

Pazar, Ekim 09, 2005

Neresi Lan Burası?

Buralar uzakdır size. Güneşin uzun zaman önce doğmayı unuttuğu yer burası. Umutların, karanlıkla olan maçını kaybettiği yer burası. Doğanların mutsuz, ölenlerin üzüntüsüz gömüldüğü yer… sevdiğimin gelmeyi unuttuğu, müziğin hiçbir şey anlatamadığı; sözlerin de, resimlerin ve yazılarında durduğu, kifayetlerini kaybettikleri yer.

Birkaç uzaklıkta şehre. Arabaya atlayıp, hemen varılacak, ancak geri dönülemeyecek uzaklıkta. Karanlık, soğuk, fırtınalarla çalkalanan denizli; ormanların gökyüzündeki maviliği sakladığı gözlerden… Ne Goethe’nin acılarını anlatabildiği, ne Dumas’nın aşklarını, romantizmini gözlere sunduğu yer burası. Burası Nietzsche’nin üst insanlarının yaşadığı; mutsuzca, umutsuzca dolaştıkları yer olabilir mi? Veya ‘Kırık Kalpler Kulübü’nün, yeni açılan; gerçek dünyayla ilişkilerini koparanların yeri? Metallica şarkılarında geçen cehennem olabilir mi acaba? Yahut, Irak’takilerin yaşzmaya mahkum bırakıldığı, ‘Babil’in Asma Bahçeleri’nden arta kalanlar? Asıl soru bu olmamalı aslında; ben buraya nasıl düştüm yahu?

Çarşamba, Ekim 05, 2005

Ne 'Güzeldi' Haliç'te Vapurla Dolaşmak


“Vapuruma Dokunmayın!”

Siz istediğiniz kadar konuşun, engellemeye çalışın, hatta durdurduk diye sevinin. Onlar bildiklerini okuyor ve derinden vapurlarımıza, İstanbul’un simgelerini dokunuyor, onları çürümeye terk ediyorlar.

İDO yönetimi düzenlenen kampanyalar sonucu, ele geçirip sonuna kadar sömürdüğü Şehir Hatları vapurlarını, seferden kaldırmaktan vazgeçmişti. Her şey düzelmiş gibi duruyor, toz pembe bir tablo çiziliyordu. İDO Genel Müdürü Dr. Ahmet Paksoy, her gazete çıkıyor ve “Kimse vapurlara dokunamaz, izin vermeyiz!” diyordu. Kamuoyunun olumlu puanlarını toplamışlardı. Kampanyaları düzenleyenler de, zaferlerinin içinde sarhoşa dönmüş ve birkaç haftada savunduklarının peşini bırakmışlardı. Dr. Ahmet Paksoy, gene İstanbullulara yaranabilmek için, Camialtı Tersanesine Şehit Sami Akbulut vapurunda yapılan onarım ve bakım işlemlerini gene her basın organı sayesinde göstermişti. Saf Türk milletiyse, gene özelliğini konuşturdu ve vapurlarını unutuverdi. Ama İDO emellerinden hiç vazgeçmedi.

Haliç’te görev yapan, Üsküdar-Eyüp ve Beşiktaş-Üsküdar seferlerinden tanırsınız belki Ayvansaray’ı, Büyükçekmece’yi veya Aynalıkavak’ı… Bu küçük vapurların üçü İstanbul’a nedense fazla geldi de, Van Gölü’ne bile gönderildi. İşte artık o vapurlar, şimdi İstanbulludan çalındı tamamen. Vapurlarımıza dokunmayacağına söz verenler, sözlerini unuttu ve Camialtı Tersanesi’ne çektirip, çürümelerine göz yumdu. Yerlerine ise, büyük, sevimsiz, gürültülü motorları koydu. Halbuki vapurları değiştirme nedeni olarak öne sürdükleri manevra kabiliyeti, bu küçük vapurlarda çok daha fazla idi. Vapur savunucuları da, bu ‘dokunma’yı bir türlü göremedi ve hiçbir şey söyleyemedi.

Eğer yolunuz bir gün Şişhane-Unkapanı arasındaki Atatürk Köprüsü’ne düşerse, mutlaka bakın; hem aylardır ‘düzeltilen’ ve ‘çalışılan’ Şehit Sami Akbulut vapurunu (şu an pas renginde ve ismi yazmıyor), hem de Ayvansaray’ı, Arnavutköy’ü ve diğer vapurlarımızı görün. Hakkınızı her yerde aramaya devam edin lütfen. Ve Sayın Ahmet Paksoy, siz de lütfen verdiğiniz sözde durun.

Çarşamba, Eylül 28, 2005

Tarihe not düşmek

Tarihe not düşmek , saat koymak yazının altına . Unutup gitmek sonra bir süreliğine onun oralarda bir yerlerde olduğunu . Her şey hakkında söylenecek bir şeyin olmak zorunda mı ille de ? Zorunda değil mi ? Olmasa rahat edemez ellerin , ellerinden önce belki gözlerin . Yağmur gelmiş yağmış ne var bunda .. İlle yazılacak birkaç satır bulacak mısın altına . Sanki yağan yağmurun altına imzanı atarmış gibi .. Sen ne kadar bencilsin halbuki . Kimse sahiplenmezken gecenin içinden süzülen damlaları senin bu sahiplenişin ne diye ? Ne diye hüzünlenişin ? Bir de insanlar var yazdıklarını açıklama ihtiyacı duyanlar ; aslında onların her biri birer simge diyerekten ekleyenler . Sen ne diye düşmedin sanki böyle bir not ..O vakit çenemi açabilir miydim , yazabilir miydim tüm bu harfleri teker teker tuşlara basaraktan ? Neden beni konuşturma ihtiyacı duyuyorsun ? Yazık değil mi ...

dinozor


Sen konuşmazsan,
Ben konuşmazsam,
Kim konuşacak? Kim gösterecek güzel şeylerin de olduğunu insanlara? Sevgiyi kim hatırlatacak... Sahiplenmesem, kaybolup, buharlaşıp yok olmayacak mı damlalar? En azından senle ben hatırladık, taşıdık bir yerlere...

mozzi


yağmurlu ilk güne yapılan yorumunuza bir cevap hanımefendi…buyurun, şimdi de yorun o parmaklarınızı.

Perşembe, Eylül 22, 2005

"Piraye için yazılmış: Saat 21-22 Şiirleri"

30 Eylül 1945
Seni düşünmek güzel şey
ümitli şey
dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey.
Fakat artık ümit yetmiyor bana,
ben artık şarkı dinlemek değil
şarkı söylemek istiyorum...

Nazım Hikmet Ran

Çarşamba, Eylül 21, 2005

Yağmurlu İlk Gece

Gök gürlüyor, duyuyor musunuz? İstanbul yağmurluğunu giyemeden yakalanacak az sonra yağmura. Şimşekler çıkıyor yerden, göğe uzatan kollarını… ve kavuşunca bulutlara, sevinip bağıran.
Çatıda bir tıpırtı var. Duyuyorum; sanki küçük bir kedi dolaşıyor. Martılar; dolaşıp duran, hiç yorulmadan dolaşıp duran, göğü o çirkin sesleriyle yırtan yaratıklar… şimdi yandaki çatının baca diplerine toplandılar. Ses seda gelmiyor. Kargalarsa; onlar akıllıdır. Kesin kendilerine bir yer bulmuşlardır saklanacak. Güvercinler de yuvalarına koşuyor. Tıpkı dışarıdakiler gibi. Sığınacak bir tente altı arıyor hepsi.

Balkonda, yağmuru hissederek yazmak. Karşımda Pendik, Kartal, Maltepe, Bostancı, Suadiye… yanımda Burgaz, Heybeli ve Büyükada… Çok güzel bir tablo olmalı bu baktığım. İçi sırılsıklam bir tablo.
Kulağımda iki ses… iki eski aşık. Yok artık aşkları: harcadılar birbirlerini. Halbuki ne güzel bir örnekti bize onlar… ve ne güzel söylemişler bu şarkıyı da. Karışıyor sözlerle damlalar. Siyah bir suyla beraber akıyor dizeler. Ben söylüyorum şarkıyı, her sözcüğü hissederek.
Kınalı soğudu. Sonbahar iyice vurdu suratlarımıza tokadını. Sokakta gece birlere kadar bağıran çocuklar mı? Onlar okula başladı bile. Uyuyor maalesef; yoklar yağmurlu tabloda. Ben mi niye varım? Ben olmadan olmaz ki İstanbul. Yağmur bana çarpmadan, düşemez ki yere...
Yağ, ıslat beni... hissedebiliyorum seni. Ne güzelsin! İliklerim donsa da, vazgeçmem bu balkonda sonbaharın ilk yağmurunda ıslanmaya. Islanıp, onun altında seninle dans etmeye… Yazı öldürüp, sonbaharı doğurduğumuz gecedir bu gece insanlar. Keşke hepiniz benim kadar şanslı olsanız da, her damlanın düştüğünde çıkardığı sesi dinleseniz…

"Fahriye Abla"

Hava keskin bir kömür kokusuyla dolar,
Kapanırdı daha gün batmadan kapılar.
Bu, afyon ruhu gibi baygın mahalleden,
Hayalimde tek çizgi bir sen kalmışsın, sen!
Hülyasındaki geniş aydınlığa gülen
Gözlerin, dişlerin ve ak pak gerdanınla
Ne güzel komşumuzdun sen, Fahriye abla!

Eviniz kutu gibi küçücük bir evdi,
Sarmaşıklarla balkonu örtük bir evdi;
Güneşin batmasına yakın saatlerde
Yıkanırdı gölgesi kuytu bir derede.
Yaz, kış yeşil bir saksı ıtır pencerede;
Bahçende akasyalar açardı baharla.
Ne şirin komşumuzdun sen, Fahriye abla!

Önce upuzun, sonra kesik saçın vardı;
Tenin buğdaysı, boyun bir başak kadardı.
İçini gıcıklardıbütün erkeklerin
Altın bileziklerle dolu bileklerin.
Açılırdı rüzgarda kısa eteklerin;
Açık saçık şarkılar söylerdin en fazla.Ne çapkın komşumuzdun sen, Fahriye abla!

Gönül verdin derlerdi o delikanlıya,
En sonunda varmışsın bir Erzincanlıya.
Bilmem şimdi hâlâ bu ilk kocanda mısın,
Hâlâ dağları karlı Erzincan'da mısın?
Bırak, geçmiş günleri gönlüm hatırlasın;
Hatırada kalan şey değişmez zamanla.
Ne vefalı komşumdun sen, Fahriye abla!


Ahmet Muhip Dıranas

Perşembe, Eylül 15, 2005

Denizdeki Günlere

Bir yolculuk var şimdi aklımda. Şehir hatlarının herhangi bir vapuru içinde; durmadan, yorulmadan, fırtına, dalga dinlemeden, dinlenmeden gitse. İçinde bir ben olsam; ve yüzlerini hiçbir zaman göremeyeceğim, görmek de istemediğim kaptan ve tayfalar…
İskele miskele istemem; açık bir denizde, günlerce, haftalarca gitmeye razıyım, tek bir kara parçası görmemek de olsa ucunda. Çünkü kara parçaları üzerime büyük yükler yüklüyor. Hem de ben istemeden… Deniz ise, hiçbir beklenti olmadan taşıyor. Koca mavilik, uçsuz bucaksız mesafe çekiyor beni. İnsan görmeden olmaz sanmayın; çok da güzel olur. Zaten her sorun, insan yüzünden çıkmıyor mu? Hayatı zehir ediyor, kalıplarda yaşamaya, nefes almaya çalışıyoruz. Halbuki bu olmamalı hayat, özgürlük. Fikirlerimi istediğim gibi söyleyemeyecek, hatta düşünemeyeceksem, ne diye yaşıyorum ki ben? İnsan olmamın ne farkı kaldı ki ortada? Bir hayvanla aynı terazide olamam ben. İsterseniz kaçmak deyin buna: ama ben yaşayamıyorum böyle.
Hayatı unutan, ter kokulu, sigaradan dişleri sapsarı olmuş, elleri nasırlı, korkak, yenik, suskun, meraklı, yardımsever Anadolu insanı değil; yunuslar, orkalar eşlik etsin bana. Kimse, kapalı alanda sigara içiyorum diye karışmasın. Vapurun yanında otururken, kimseye yol vermek için indirmeyeyim ayaklarımı. Bir yere yetişme acelem olmasın. Tarifelerle yaşamayayım; kendim kendi tarifem olayım. Savaşlardan, ölümlerden, kazalardan, kavgalardan haberim olmasın. Gazete olmasın; sıcacık bir çay ve isli bir sigarayla iyi giden… martılar olsun yanımda, sonsuza dek kanat çırpıp dolaşsınlar benimle. Gürültü olmasın; bebek ağlaması, sevgili koklaşması, cep telefonlarının acı çığlıkları, hayat koşturmacası… Sevdiğimi taşıma zorunluluğu olmasın.
Deniz Gezmiş olsun, hikayesini anlatsın: asıldığında ne düşündüğünü, asılmasına neden olan fikirlerini… Karşılıklı birer sigara çekelim içimize; izin alabilirse bir de rakı. Balıklar da artık, kendileri buyuruversinler bir zahmet soframıza. Adamcağız ta nerelerden kalkıp gelmiş…
Bir de yazar olsun. Ya da olacaksa tam olsun; dost olsun. Bazen sadece yanımda olduğunu hissedebileceğim, bazen sarılıp ağlayabileceğim omzunda… bazen saatlerce sevdiğimi söyleyebilmeli ona; kimseden çekinmeden, hiçbir kaygı taşımadan, kendimi suçlu gibi hissetmeden. Bazen çocukça, muzurca oynamak birlikte her şeyle… Kalemlerle yepyeni kara parçaları, yepyeni insanlar yazmak olsun.
Nazım Hikmet’e ulaşmak olsun bir de. Şiirlerini kendinden dinlemek. Bir de aşkını; ama sadece kızıl saçlı kadınına olanı… kız çocuğu için birlikte ağlamak, mutluluğun resmini yapmaya çalışmak yazılarımızla. Ona sahip çıkmayan memleketinin insanlarını tartışmak da olsun. Halim Ağayı, Kartallı Kazım’ ı, Tatar yüzlü adamı, Şahende Hanımı…
Gemide devamlı o güzel eski şarkılarıyla Sezen Aksu olmalı, ve Edith Piaf… Yakamozlu gecelerde tüm makineleri stop edip, ışıkları söndürüp durmak olmalı. Fotoğraf olmamalı, geçmişe ait. Aslında geçmişe ait hiçbir şey olmamalı… her ne varsa, bırakmalı ilk ve son limanda. Karadakiler için umutlar ölmeli birer birer. Kimseyi beklememeli.


sormadım sana ama, biliyorum, sen gelirsin benimle. değil mi?

Çarşamba, Eylül 14, 2005

Mekanikleştiğimize Dair

Gerçekten ruhumuzu hiçe sayıp mekanikleşiyoruz giderek . Duygular artık yoğun yaşanmadığından yoğun yaşatılamıyor da . Bundan dolayı insan kirlenmişlik duygusundan başkasını tadamıyor . Sevişmek , haz almak anlamını taşıyor oysa . Ama öylesine mekanik ki ; plastik çiğnemekten farksız . Çok kolay oluyor artık erişimi . Boşalmak , o ana ulaşabilmek için çok yoğun duyguların saldırısına maruz kalmanız gerekmiyor artık . Halbuki bu eylem , insana yaşadığını hissettirebilmeliydi . Artık elinde kalan tek şey hayal kırıklıkları . Her seferinde belki vardır benim gibi saf hissedişi özleyen biri diye aramak ve her seferinde yanıldığını görmek . Halbuki her öpüşmenin ayrı büyüsü vardır . İnsanı kendinden geçiren , ona farklı heyecanlar hissettiren . Bunu karşındakine yaşatabilmek ancak hissetmekle gerçek kılınır . Yoksa imkansızlaşır .
28.03.2004 Dinozor

Öldürdük ruhlarımızı: yaşasın ruhsuzluğumuz?
Sokakta gördüğümüz aç çocuğa yardım da neymiş? Ne gerek var ki; düşmeseydi sokağa. Aç kalmasaydı? Biz söylemedik ki ona böyle olmasını; değil mi?Aynı zamanda kendimizi de söylememiştik; sevebilmenin, sevişebilmenin güzelliğini. Ruhlarımızı satarken üç kuruşa, bilmiyorduk kaybettiklerimizin değerini. Şimdi de öğrenecek halimiz yok. Duygularıyla hareket eden insanlar yok artık: ya da çok az. Yerlerine son model robotlar kondu, niye yaşadıklarını bile bilmeyen? Ve aramızdan bir akıllı çıkıp, söylüyor bize, duyguları artık yoğun yaşamadığımızı. O duygular, ruhlarımızı sattığımız gün alındı elimizden, haberin yok mu senin? O kirlenmişlik diye hissettiğin ise, içindeki makinelerin soğukluğudur büyük ihtimalle. Biz makineler taze, körpecik ruhlarımızı ardımızda bıraktığımız günden beri, yaşadığımızı hissedebilmek için cebimizdeki telefona sarılıp, mesajlarla sevgilimize ulaşmaya çalışıyoruz. Ama gerçek bir birliktelik olmuyor bu. Her yerde olduğu gibi, sanal hayatlarımızla yaşıyoruz aşklarımızı, sevişmelerimizi, göz göze, diz dize romantik konuşmalarımızı. Öpüşürken sevgilimizle, sımsıcak bir şeyler akması gerekirken içimize, bir makinenin soğukluğu vuruyor dudaklarımıza. Ama şunu bil ki, aradığın insanlar var aramızda az da olsa. Daha hâlâ öldüremediler. Neslinin tükenme ihtimali ise, giderek artıyor? tıpkı senin gibi. Bir öpücüğe muhtaç, canlanmak için seni bekleyen?
13.09.2005 Mozz@rell@

paylaşılan her şeyde birlikteyiz, devam da edeceğiz. (mozzi)

Cumartesi, Eylül 10, 2005

Unutturan Öpücük

Bir kez olsun izin verseydi hayat; geri dönerdim, şu an elimde olan her şeyi kaybedecek de olsam. Ama vermiyor… şans kapıyı bir kez çalıyor, sonra da arkasına bakmadan kaçıyor. Ben ise, istemedim böyle olsun. Hiç istemezdim bilseydim. Nereden bilebilirdim? Beklemek olmamalıydı geleceğim. Ben geçmişe gömdüğümü zannederken, o yine çıktı bir hortlak gibi karşıma. Şimdi elimden tek gelen, bana, benimle beraber her şeyi de unutturabilen, o güzel öpücüğünü beklemektir…yeniden gelip yanağıma konmasını arzulamaktır. Her şeyi unutmaya o kadar çok ihtiyacım var ki... sana o kadar susadım ki…

"Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var"

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

Ataol Behramoğlu

Çarşamba, Eylül 07, 2005

17.Gün

“Asla unutmamak. Ölesiye düşünmek, aklından çıkarmamak, kaybedip yeniden; tekrar tekrar kazanmak... Bazen yıkılmak, ama asla vazgeçmemek: hem de iki taraflı olarak. Dost olmak, sevmek, daha çok sevmek, kendinden çok sevmek ve yine sevmek: bu kez dostça. Ayrılmamak zor ya, rüzgarlar esmeye başladıysa eğer soğukça kuzeyden, gelmiş demektir ayrılık vakti. Bir seher vakti, göründüyse ufukta sabahın bizi ayıracak olan elleri, bize düşen unutmamaya yemin etmek olsun... k.i.”
Saat 03.00... Karanlık, sessiz çığlıklara gebe. Huzursuz dallar, çırpınıp duran deniz bir şeyler söylemeye çalışıyor. Nafile… Ölümün soğuk eli geziniyor Körfez’in üstünde. Bir el; her şeyi, herkesi ayırabilecek kadar güçlü bir el… Laf söz anlamaz, sevgi nedir bilmez bir el… Yaklaşıyor yavaşça bizden tarafa.
Saat 03.01… Salih’in uykusu kaçtı gene. Kaç gecedir doğru düzgün uyuyamıyor zaten. Geçen pazar gecesi sevgilisiyle ettiği kavgadan beri bir huzursuzluk var içinde. Uykuları kaçıyor, kıvranıp duruyor. Bu geceyse sıcakla birleşen huzursuzlukları, onu boğacak gibi oldu. Yatakta bir sağa, bir sola döndü… Bir şeyler yapmadan durmanın hata olduğunu biliyor. Ama özür dileyecek yüzü de yok. çünkü gururlu Türk erkeklerinden bizim Salih. Leke sürdürmez erkekliğine… ama bu gece ne olduysa bir değişiklik var üzerinde. Belki de uykusuzluktandır. Uyandı, cep telefonunu eline aldı ve karşıdan güzel bir sesin gelmesini bekledi. Geldiğinde ise, aklından geçtiğini bile fark etmediği sözleri döküldü ağzından karşısındakinin kulağına. Özür diledi, affet dedi, seni seviyorum dedi, hoşça kal dedi, kendine iyi bak dedi… İstemeden söylemişti bunları ama, içi rahatlamıştı bir anlığına. Tekrar uzandı… gözlerini tavana dikti, dua etti: onu kaybetmemek için. Fark etmediği bir başka şey yayılırken damarlarıyla tüm vücuduna ve kara el giderek yaklaşırken yatağına, tatlı uykuya yenik düştü Salih…
Devamlı ağlayıp duran bir bebek, bir anneyi nasıl üzer, bilemezsiniz. Her çığlık anneden koca parçalar koparır. Her iç çekiş, her hıçkırıkta annenin etinden et kopar sanki.
Salih’in mahallesine iki yüz metre uzakta, yine aynı dakikada, isimsiz bir bebek ve annesi Zeynep… Melek gibiydi. Elleri yumuk yumuk, gözleri kısık, ağlayışları, çığlıkları ninni gibiydi. Daha dün, saat dörtte doğmuştu bebek. Bu yüzden annesiyle babası bebeklerine koyacakları ada karar verememişlerdi. Her şey daha çok yeniydi onlar için. Aileleri yeni anlamını kazanmıştı, ve hepsi de alışmaya çalışıyordu bu hale. Akşamüzeri izin verdiler doktorlar, anneyle bebeğin hastaneden ayrılmasına. Bebek ilk kez kendi evine girmişti. İlk kez yatağına başını koymuştu. Zeynep de, Hakan da çok mutlulardı. Çünkü evlerine bir anda bir başka hava dolmuştu. Odaları taze bebek kokusuyla doluydu. Bu kokudan daha güzeli olamaz şu dünyada sanırım.
Fakat her bebek gibi onunda derdi vardı: gözünün içine bakıyordu annesi ve babası, ama bu maraton onları fazlasıyla yormuştu. Neredeyse her yarım saatte bir ayaklanıyor, bebeklerini susturuyorlardı. Ağlamasına ikisi de dayanamıyordu. Her ayaklanıştan, nöbetten sonra tekrar başlarını yastığa koyduklarında bir kez daha mutlu oluyorlardı. Ama 03.01’de Zeynep kalktı ve ağlayan bebeğini kucağına alıp, pencere kenarına gitti. Dışarıya baktı, lambaların soluk ışıklarında deli gibi koşan köpeği gördü. Bebek ise, bir an bile kesmiyordu ağlamayı. Bundan önceki ağlamalarında ise, biraz pışpışlamışlardı ve hemen susmuştu. Ama bu kez susmuyordu… bir huzursuzluğu vardı. Acaba gazı mı vardı, karnı mı acıkmıştı, yoksa bir yerine bir şey mi olmuştu? Zeynep’in aklından binbir soru geçiyordu ve telaşla, ağlamaklı bir sesle yalvarıyordu: “ne olur ağlama bir tanem!”
Saat 03.02…
Bir şey. Bir el; dünyayı alt üst etmeye kararlı bir el, tuttu ve sallamaya başladı her şeyi, herkesi. Korkunç bir ses vardı bir de… Hiçbir ses yoktu artık sokaklarda… sadece o korkunç uğultu. Soluk sokak lambaları sönmüştü. Uyku mahmuru insanlar daha ne olduğunu anlayamadan üstlerinde buldular tavanı. Dolapları, kollarını altına aldı; bacakları kirişlerin altında ezildi; hemen yanlarında yatan eşleri öteki duvara yapıştı; yatak odaları suya gömüldü; bebeklerinin ağlama sesi, bir daha hiç çıkmayasıya kesildi; komşularının cansız bedenleri üstlerine yığıldı; ağızları tozla, toprakla doldu; nefes alamadılar… Birkaç saniyede hayatları değişti insanların. Bir daha da asla düzelmeyecekti. Yıllarca çalışmalarının karşılığı evleri, arabaları, eşyaları ve en önemlisi hayatları kaybolmuştu. Uzak diyarlara, sadece gidişin olduğu bir yere doğru hareketlenmişti ruhları. Bazıları en sevdiklerine bir güle güle diyecek zamanı bile bulamamıştı. Bazıları Salih kadar şanslı değildi…
Daha yastığa yeni koymuştu kafasını ki, inanılmaz, akıl almaz bir sarsıntı ve gürültüyle tekrar uyandı Salih. Önce yerden, yatağın altından bir şey vurdu zannetti. Ama çok geçmeden sallanmaya başladı yatağı. Dolabının kapakları açılıyor, sertçe tekrar kapanıyordu her salınımda. İçindeki eşyalar, birkaç darbe sonunda dökülüverdi yere. Dehşet içindeydi. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu ama etrafında bu kadar hızlı değişimlerin olması yüzünden, anlama yeteneğini de kaybetmişti. Yatağının kenarlarına sıkıca tutunmuştu, düşmemek için. Biraz önce konuştuğu cep telefonu yere düşmüştü, üstünde durduğu komodinle beraber. Neler olduğunu anlamıştı artık. Deprem, hem de çok büyük bir deprem… ama ne yapmalıydı? Dışarı çıkmak geldi aklına. Tam kapıya doğru fırlayacaktı ki, istemeden ters duvara yapıştı. Tekrar topladı kendini, attı kendini kapıya doğru. Eşikteydi. Geçmesi gereken beş metre karelik bir antre vardı. Ondan sonra kapıya varıp, dışarı koşmaya başlayacaktı… Lakin, apartman kapısına varana kadar çok zorlanmıştı ve şimdi sıkışan kapıyı açacak gücü yoktu. Tavandan sıva parçaları yağıyordu tepesine. Üstü başı bembeyaz olmuştu. Son bir kuvvetle yüklendi kapıya; ama olmadı.
Düşünemeden bekliyordu, birinin kapıyı açmasını. Daha uzun süre beklemesi gerekecek olan yardım elini erkenden bekliyordu. Fakat o an kimse Salih’e yardım edemezdi. Komşuları da aynı durumdaydı. Kapıları bir daha açılmamak üzere kapatılmıştı sanki. Ağlayanlar, çığlık çığlığa evlerinin içinde koşturanlar, kurtuluşu pencereden atlamakta görenler…
Derken bina büyük bir gürültü çıkardı. Bir homurdanmaya benzeyen bu sesin sonu pek de iyi bir şeyi işaret etmiyordu. Salih, arkasından gelen gürültüye doğru döndü ve yatak odasının yerinde zifiri karanlığı ve onu aydınlatmaya çalışan Ay’ı gördü. Bir ışık daha vardı karşıda… bir alev topu. Ne olduğuna bir anlam veremeden ayakları altındaki zeminin de oynadığını hissetti.
Büyük bir toz bulutu kalktı, sekiz katlı binanın yerinden. Gecenin kara örtüsü örttü binanın yerini. Sonrasındaysa sesler yükseldi oradan günlerce…
Bir an, bir şey evlerine çarptı zannetti Zeynep. Bebeğini sıkıca göğsüne bastırdı. Ayakta zor duruyordu. Düşmemek için, bulunduğu yere atıverdi kendini. Biraz önce baktığı sokağın yavaş yavaş yarıldığını görmüştü. Karşılarındaki sırada bulunan iki bina yerle birdi şimdi. Bir an Hakan’ın elini fark etti kolunda. Korkulu gözlerle baktı ona. Çekti Hakan ikisini de kendine doğru. Yataklarının yanında, bu dehşet anlarının bitmesini beklediler. Camları patladı büyük bir gürültüyle. Bazı kırıklar üstlerine gelmiş, küçük sıyrıklara neden olmuştu. Yatakları zangır zangır sallanıyordu. Zeynep, donmuş kalmıştı. Kucağında bebeği haykırmaktan neredeyse mosmor olmuştu… o ise pencereye doğru bakıyordu. Gördükleri inanılmazdı. Tarif edilemez, yazılıp çizilemez bir şeydi. Filmlerde gördüklerine, elalemden duyduklarına hiç mi hiç benzemiyordu bu şey.
Durduğunu fark eder etmez, Hakan eşini kolundan tuttuğu gibi sürüklemeye başladı. O arada bebeklerini de almıştı Zeynep’in kucağından. Bir an sorumluluğunu fark etmiş, ailesini korumak için harekete geçmişti. Kapıyı açtığında koşan komşularını, çığlıkları, ağlayışları fark etti. Merdivenlere yönelmişti ki, her basamağın yarısından çoğunun yok olduğunu gördü. Kenardan kenardan geçtiler. O an eşinin elini öyle sıkıyordu ki, kangren bile olabilirdi. Yavaş yavaş indiler. Kapının önüne çıktıklarında, alt katlarındaki komşularının orada olduğunu gördü. Sonra diğer komşuları… Hepsi donuk suratlarla bakıyorlardı binadan çıkanlara. Bir ressam hayatlarıyla oynuyordu şu an sanki: bir fırçayla her bir surat ifadesini değiştirmişti. Ama ressam yarattığı karakterin suratını değiştirirken, düşüncelerini, psikolojilerini etkileyemezdi. Bu insanlarınsa…
Gözler yaşlı, eller bir eksiği arar gibi boşta. Gece beklentileri doyuramadan bekliyor sabahı. Sesler var, boğuk, kesik kesik… nereden geldiği bilinmez sesler var havada. Kulaklara çarpıyor, ama içeride bir etki yapmıyor. Zeynep’in kucağındaki bebek, sessizce uyuyor şimdi. Tek bir ‘gık’ bile çıkarmadan.
Sabah olduğunda, ülke korkunç bir güne uyandı. Bu topraklar korkunç günlere çok alışıktı. Bu coğrafyanın insanları da alışmıştı artık. Savaşlara, kavgalara, gencecik bedenlerin iplerde sallanmasına, yangınlara, ölümlere, kardeşin kardeşi vurmasına... ama yirmi birinci yüzyıl insanı böyle bir felaketi beklemiyordu. Alışık değildi. Güneşin ilk ışıkları artık insanlara umut veremiyordu. Uzun bir zaman da veremeyecekti. Korku dolu gözler, bir yardıma muhtaç bakışlar, yakınını, arkadaşını altında kaldığı enkazdan kurtarmak için çabalayanların umurunda değildi güneş. Güneş onların hayatından çıkmıştı artık.

Salı, Ağustos 30, 2005

Yıldızdan Düşenler

Geceleri bakıp dururdunuz bana: hatırlar mısınız? Çok uzun zaman geçti ya, eskiden geceleri bitmeyen ışığımla sizleri aydınlatan beni hatırlar mısınız acaba? Bir zorlayın bakalım hafızalarınızı. Parlaktım; küçük ayı takımının hemen yanında, Osiris yıldızının hemen altındaydım… Az biraz hatırladınız sanırım! Fakat o gece... ne olduysa hepsi o gece olmuştu. Beni hatırlayamamanıza da, görememenize de o gece ve o küçük kız sebeptir. Onun inançsızlığı, sevgisizliğiydi beni sıkı sıkıya tutunduğum, uzun yüzyıllardan beri bulunduğum yerden koparıveren. Siz gökyüzünde beni gösterdiniz birbirinize: “bak ne güzel, yıldız kayıyor!” dediniz ya; ben acı çekiyordum siz eğlenirken. Ve o; bakmadı bile suratıma… Acı çektim, düştüm, düştüm, durmadan, duraksamadan düştüm ama o bir kez bile dönüp bakmadı bana. Halbuki ben onu mutlu etmek için orada duruyordum. Bir ömür gibi geçti o düşüş. Sonu geldiğinde ancak açtım gözlerimi ve bambaşka bir yer buldum kendimi. O beni istememişti ve ben de beni bir daha asla göremeyeceği bir yere düşmüştüm. Kurtulmuştu benden. Doğruydu da yaptığım; insanları mutlu edemezsem, görevimi yapamamışım demekti.

Ama canım yanmıştı. Gururum kırılmıştı ya, önemsiz zannetmiştim ilk zamanlar. Yavaş yavaş kanamaya başladığında ise, gökyüzündeki yıldız kardeşlerim beni teselli etti. Yalnız kaldığımı zannederken, yeni dostlar edindim. Ve daha başka insanlara, yüzlerini bile tanımadığım insanlara sunuyorum şu güzel sonsuz ışığımı... Artık onları aydınlatıyor, onlara umutlar dağıtıyorum.

Siz eski aydınlattıklarımı ise bir daha hiç göremeyecek olmanın hüznü var. Sadece sizler gelip beni görebilirsiniz burada. Ama artık size ne eski hissettirdiklerimi hissettirebilirim, ne de eski huzuru kazandırabilirim. Ben olmayan bir benim artık. Bu düşüş beni değiştirdi. Kendimi mi buldum, yoksa asıl şimdi mi kaybettim onu bilemiyorum. İnancım, umutlarım değişti. Hatta etrafıma saçtığım ışık da bile fark var.

Üzgünüm sevgili eski hayranlarım... Keşke hem size, hem şu anki hayranlarıma ulaşabilseydim. Özlemime rağmen benim bir görevim var, yerine getirmem gereken. Ve aklımda bir soru var: o küçük kız çocuğu hiç fark etti mi acaba yokluğumu? Görüp de boşluğumu, ‘nerede bu yıldız?’ dedi mi acaba? Düştüğüme biraz olsun üzüldü mü?

Salı, Ağustos 23, 2005

"Herkes acı çekebilir!"

Tepeden tırnağa sırılsıklam olmak... Yakıcı güneşin, pantolonundan geçip, bacağındaki kılların dibini terlettiğini hissetmek... ve kendini düşündüğün yerde bir türlü bulamamak... Koskoca bir vâhâda, sağa sola kafa çevirip bir tek işaret bulmaya çalışmak... Tek bir işaret; yeniden yaşama bağlanmak için dua edilebilecek... Bulamayınca umudu kaybetmek ve olduğun yere diz çöküp ölümün soğuk nefesini ensende hissetmek.
"Herkes acı çekebilir!"
Böyle başlıyordu şarkı. Herkes zorlanabilirdi. Herkesin zor günü olabilirdi. Olması da çok normaldi. Çünkü hayat hep iyi, güzel, sıcakkanlı değildi ki... Her doğumun bir ölümü, her beraberliğin bir ayrılışı, her kavuşmanın bir özlemi vardı; hep de olacaktı. Dünya bu düzende kurulmuştu. Böyle de devam etmeliydi. Bazıları Tanrı'ya bağladı, kader dedi ismine; bazıları hiçbirşey demedi, kabullenmiş gibi göründü sonuçta olanları. Ama hep aynı haykırış vardı içlerinde, gözlerine yansıyan. Keşke olmasaydı, bıraksalardı da kendilerini, rahatça kurtulsalardı olanların etkisinden. Unutmayı hızlandırabilselerdi keşke... ama yapamadılar. Herkes acıttı onları, tıpkı onların diğerlerini acıtması gibi. Ama hepsi aynı noktada birleşti: gizli gizli ağladılar geceleri yataklarında. Uyku tutmadı; gece gece fotoğraf albümlerini çıkarıp baktılar anılara. Kaçtılar denize doğru; açıverdiler bir sahilde göğüslerini, sıkıntılarını döküverdiler denizin sonsuzluğuna. Bağırdılar çılgınlar gibi, sesleri bir daha çıkmamacasına; 'bitsin artık' dediler. Bir içki şişesinin sonuna vurdular; unuturcasına sarhoştular.
Geçiciydi tabiki: sabah oldu ve onlar yine hatırladılar anıları. Baş uçlarındaki saatten, aynadaki siluetlerinden, parmaklarındaki yüzükten... Unutmak asla nasip olmadı onlara. Hatıralar treni hep peşlerindeydi. Her gittikleri yere onlarla gitti; her yaptıkları işte onun da emeğini hissettiler. Ve içlerinden hep şöyle geçirdiler:
"Keşke! Keşke olmasaydı bunların hiçbiri..."
Ama olmuştu; geri dönemezlerdi ki. Herkes acıtabilirdi, herkes acıyabilirdi. Yaralar kapanırdı, ama izleri hep kalırdı.
İnsanoğlu kırmamayı öğrenemiyordu işte. Sorun buydu. Herşeyi öğrenebilir, yapabilirdi belki. Ama kalp kırmamayı öğrenemedi insanoğlu. En akıllı yaratık zannederdi kendini ya, asıl bunu yapamadığı için en aptalıydı hayvanların.

Perşembe, Ağustos 11, 2005

Sıradakini bilmeden, sıradakini beklemek... Herşey zordur: ama bizler daha genciz; bilemeyebiliriz herşeyi. Yaşlılar gibi dünya üstünde deneyimli değiliz. Yaşadıkça öğreniyoruz bazı şeyleri; iyi veya kötü...
Bu kadar erken öğrenmek ise bazı acıları, insanı çok üzüyor. Ölümün evlerimizin kapısına geldiğini, hatta girdiğini görmek de varmış bu hayatta. Deneyimin yaşayarak öğrenileceğini söyleyenler çok haklıymış; hak veriyorum artık. Herşeyi yavaş yavaş öğreniyorduk: artık ölümü de öğreniyoruz. Acıların en büyüğüyle de tanıştık. ve "bundan daha fazlası olamaz!" dememeyi de öğrendik. Herşeyin daha kötüsü varmış hayatta. Her acının da, her sevincin de arkasından takip edeni daha büyük olurmuş. Olsun varsın: yaşamaya gelmedik mi dünyaya? Sonuna kadar yaşar, dibine kadar ölürüz...
Arkamızda bıraktıklarımızı üzmek olmasa...

Cumartesi, Ağustos 06, 2005

Savaş Dosyası: Tam 60 yıl önceydi...

Herşey o sabah olmuş, birkaç saat içinde hayatım tamamen değişmişti. Üstüme o ağır metal kütleyi attılar ve bir daha asla eski günlerime dönemedim. Tüm düzenim alt üst oldu; üzerimde yaşayanların da... Hastalandılar, öldüler, ağladılar... Çok zor toparlandılar. Ama hâlâ etkilerini yaşıyorlar. Ben de tabiki: o günden beri atmosferimdeki hava farklı; kutuplarımdaki buzlar onun yüzünden daha hızlı erimeye başladılar. Özellikle bu bölgede üstümü örten topraklar verimini kaybetti. İnsanları yıllarca zehirledi ve zehirlemeye devam edecek. Çünkü o bombanın yaydığı radyasyon temizlenmez bir tabak gibi üstümde kalacak. Bazen acım hafifliyor ve düşünüyorum: neden, gene üstümde yaşayan ve bana zarar vermekten başka işe yaramayanlar, kendi türdeşlerine böyle bir işkence etti, diye. Ve neden birbirlerini saçma sapan kavgalarda yok edip benim içime attılar diye.
Bana zarar verdiler; kendilerine zarar verdiler... ve hâlâ da veriyorlar... hep de verecekler. Peki ama çocukları ne olacak? Bunu hiç düşünmüyorlar mı? Onlara yaşayacak bir ben bırakmamaları halinde ne olacak? Altmış yıl önceki bombalar, ve son yüzyıldır devamlı kirlettikleri Dünyaları olarak son kez bir çağrıda bulunuyorum:
Durdurun artık içinizdeki hırsı. Durun ve düşünün. Sonumu, ve tabiki kendi sonunuzu getiriyorsunuz...

Tam altmış yıl önce bugün Hiroşima'da insanlar hayatlarının en korkunç silahıyla, suçsuzken tanıştılar. Öldüler, yandılar, pişip buhar oldular. Yüzlerce insanı yok eden silahlardan Dünya üzerinde hâlâ binlerce bulunmakta... Ne için? Dünyayı ve üstündeki insanları tamamen yok etmek için mi? Yüreğimiz ölenlerle beraber olacak her zaman.
Ümidimiz hep bizimle olsun...

Çarşamba, Ağustos 03, 2005

"Sevgili arkadaşımız, biricik dostumuz... Bil ki, her zaman, her yerde yine yanında oluruz. Sen yeter ki daha fazla üzme kendini. Ağlamaktan yorulan gözlerini dinlendir biraz... Hepimiz, her zaman yanındayız...
G-O-D-M"
Sevgili dostumuz Berra Gürgüç'ün biricik babası vefat etmiştir. Tüm sevenlerine duyurulur. Başımız sağolsun...

Tatil Bitti, Ya Sonrası...

Zor bir günün daha son zor dakikaları. Güneş yavaştan toparlanıyor denizin üstünden. Kızıl gökyüzü yerini önce açık bir maviye, sonra daha koyusuna, ardından sonsuz karanlığa bırakıyor. Tek tek yanan ampuller gibi yıldızlar gökyüzünde. Tüm mahlukat kaçışmış sokaklardan. Kimsecikler yok ortalarda. Ne bir insan, ne bir karınca... Derinden gelen sesler var ancak boş sokaklarda yankılanan: ne olduğu tam anlaşılmayan, koca cüsseli bir hayvanın homurtusuna benzeyen...
Sokak lambaları da kayıp bu gece. Halbuki daha iki-üç ay öncesinde cıvıl cıvıl dolu sokakları aydınlatıyorlardı. Tabi o zamana göre tek fark lamblar değil; insanlar vardı asıl asıl. Sesler, gölgeler, karıncalar... Martılar bitmek bilmez şarkılarını söylüyordu. Rüzgar her estiğinde ağaçlardan hışırtılar geliyordu. Şimdiki gibi çıplak değillerdi. Hava da böyle soğuk değildi. Kısa kollu bir gömlek yetiyordu dışarıda durmaya. Elde mendil, beklemek yoktu. O günler de hergünki gibi zordu, ama daha eğlenceli olduğundan mı; yoksa en azından etrafında, sokaklarda birilerinin bulunduğunu hissetmek insanı rahatlattığından mı bilinmez daha güzeldi.
Ve ben kendimi alamayıp "keşke" demiyordum o zamanlar. En küçük bir hadiseyi bile anlatamama sıkıntısını çekmiyordum. Çalmadan girebileceğim bir kapım, saçma olduğuna yürekten inandığım, ancak gene de anlatmak için çaba sarf ettiğim zamanları özlüyorum. Keşke...
Zamanı iyi kullanmak lazımmış; öğreniyorum yavaş yavaş... herşeyi yeniden öğrendiğim gibi...

Çarşamba, Temmuz 06, 2005

Unutulmuşluk ve yorgunluk

Tatil rehaveti çöktü üzerime. Hayatın kısa süreyle ara vermesi yüzünden galiba, dayanılmaz bir can sıkıntısı içerisinde, yazı yazmak bile gelmiyor içimden. ve galiba yine bu yüzden bu aralar abilerden sözler koyuyorum. Bunu da koymadan olmaz gibi geliyor bana. Bir üstadı, bir idolü de hatırlamalı bu körpecik kalemin web sayfası...
Unutulanlar ve unutulamayanlar için...

24 Eylül 1945
En güzel deniz:
henüz gidilmemiş olanıdır.
En güzel çocuk:
henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz:
henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:
henüz söylememiş olduğum sözdür.

25 Eylül 1945
Saat 21.
Meydan yerinde kampana vurdu,
nerdeyse koğuşların kapıları kapanır.
Bu sefer hapislik uzun sürdü biraz:
8 yıl...
Yaşamak : ümitli bir iştir, sevgilim,
yaşamak:
seni sevmek gibi ciddi bir iştir...

NAZIM HİKMET

unutulanları hatırlatana teşekkürler...
Bu arada; hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar 'a, ateş hırsızlarına, Ernesto “Ç´e” Guevara'ya, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya.

Perşembe, Haziran 30, 2005

Savaş Dosyası: Askerlerden

Tam bir ateş cehenneminin içinde kalmıştık. Tam 14 adam, beynimizin dediğiyle, kalbimizin söyledikleri arasında kalmıştık. Sonuçta bizler birer askerdik. Bize verilen emirler vardı. Görevimiz herşeyden önemliydi. canımızdan bile... Cesaretsiz bir şekilde dönüp, ülkemize ihanet etmek vardı bir yanda. Bir yandaysa, biz zavallı insanlara Tanrı tarafından bahşedilmiş hayatlarımızı sonuna dek yaşama imkanı. O arada bir kurşunun kolumu sıyırıp ardımdaki arkadaşımın gözüne saplandığını gördüm. Ve korkunç bir haykırış geldi ardımdan; kaderine, bağlanıp kalmamıza, ayaklarımızın tutmaz hale gelmesine, komutanların emirlerine, yaptığımız vahşetlere...
Artık kurtuluşumuz yoktu. Hepimizi teker teker, sinirlerimizle oynaya oynaya, acı içinde öldüreceklerdi. 13 adam ve ölü olan asker dahil hiçbirimiz hareket edemiyorduk çünkü ikilem yüzünden bacaklarımız kilitlenmişti. Ne 'yürü' komudunu, ne de 'yat' komudumu dinletemiyordum bacaklarıma. İçimden ne geldiğini de bilemiyordum: korku mu, nefret mi, acı mı veya sevinç mi?.. O an zıvıldayarak bir kurşun daha geçti. Artık durmaksızın uçuyordu öldürmeye programlı kovanlar. Sağlı sollu ateş yağıyordu olduğumuz bölgeye. Uzun zamandır kapalı, sıkıntılı gökyüzü de içindeki sıkıntıyı çıkarmıştı: şakır şakır yağmur yağıyor, sırıl sıklam ediyordu bizi.
Karşımızdakiler işlerini biliyordu: öldürmek için değil, acı çektirmek, öldürmeleri için onlara yalvarmamızı sağlamak için ateş ediyorlardı. Kahkahalarla gülüyor, daha önce acımadan öldürdüğümüz arkadaşlarının intikamlarını alıyorlardı. Normandiya'da, Fransa'nın iç bölgelerinde onları acımadan öldürmüştük; yaralı askerlere her türlü işkenceyi yapmış ve en acı şekilde ölmeleri için, ellerini bağlamış, hareket edemez hale getirmiş ve şekerli su döküp karıncaların onları ısıra ısıra öldürmelerini sağlamıştık. Az canilik değilmiş yaptıklarımız... Ama biz sadece bize söyleneni, yapmamız gerekeni yapmamış mıydık? Bizler büyük liderin, Hitler'in askerleriydik. Hani yenilmeyecek, üstün askerler... Führer bize dememiş miydi, "Biz en büyüğüz!" diye... Neden bu askerler bile bile bu üstün ırkı, bizleri öldürüyordu ki. Onların geleceği biz değil miydik? Nietzsche'nin üstün insanlarına neden kıyıyorlardı bu aptallar?
Akşama kadar, hepimizi teker teker vurdular onlarca kez. Üniformamın her yeri ağır bir renkteki suyla kaplıydı. Gözüm buğulu, düşüncelerim yavaş... Ölüm bana çok yakın. Fakat bu ölüm aklımı başıma getiriyor. Özür dilerim Dünya; seni kirleten birisi olmak istemezdim. Sevgili karım, hoşçakal... Ve lütfen söylediklerimi hisset, duymaya çalış: başkasına inanma, kendi doğrunu kendin bul... Onların yoluydu beni bu yolda yok eden, seni yalnız bırakan şu koca, herkese yetebilecek büyüklükteki dünyada... Affet beni Tanrım; hataymış tüm yaptıklarım.

Çarşamba, Haziran 29, 2005

Bazen nasıl bir insanım anlam veremiyorum...

Neye değer vermeli, neyi sevmeli, neden köşe-bucak kaçmalı ve neye aşkla, ihtirasla, deli bir tutkuyla bağlanmalı bilemiyorum artık. Ne kendimi tanıyabiliyorum, ne de karşımdakileri. Neredeyse her tanıdığım, her karşıma çıkan değişiyor, gelen yeni mevsimle... Aynı kalmak, gidenlere üzülmek ama bir şey yapamamak beni çok yordu. Keşke bir balık olsam, ve kaçabilsem masmavi, uçsuz bucaksız denizlerde... Ölümün nefesini boynumda hissetmek korkutucu... ama maalesef geldiyse ayrılmak vakti, kaçamaz balık da, insan da...
Bırakmak anıları çok zor. Ama emir büyük yerdense karşı çıkılmıyor, çıkılamıyor. Binbir türlü hastalıktan birisi, veya bir araba tamponu, kamyon altı, balıkçı ağı buluveriyor yerini. Ondan sonra ağlasan da, sızlasan da işe yaramıyor. Unutmayacağız diye verilen tüm sözler bir kaç hafta sonra siliniveriyor hafızalardan. Unutulmaktan korkuyorum. Ne olur beni unutmayın; arada ziyaret edin beni ebedi mekanımda. Şimdi ben sıkılırım orada tek başıma. Her geldiğinizde de bir şişe rakı getirin. Hep beraber içeriz. Bir de kemençeci bulursanız başka şey istemem. Paranız yoksa da zorlamayın ne olur... Benimle yaşadıklarınızı hatırlayın o da yeter...

Pazar, Haziran 26, 2005

yazılara kısa bir ara...başımız sağolsun

Gece leylak ve tomurcuk kokuyor
Yaralı bir şahin olmuş yüreğim
Uy anam anam , Haziranda ölmek zor...

Nazım usta yok, Korkmazgil gitti. Peki şimdi sen neredesin Kazım abi? Hem de Bu kadar genç... Elveda hemşerim, abim Kazım Koyuncu...

Salı, Haziran 21, 2005

Savaş Dosyası: Kız Çocuğu'ndan

Ne istemişlerdi benden? Daha küçük, küçücük bir kız çocuğuydum. Ben ne yapmıştım ki onlara da, benim kaç katım bir bombayı atmışlardı üzerime? Ben bu bombayı atanların adını daha yeni duymuştum ve hiç de birşey yapmamıştım ki onlara karşı. Fakat onlar beni acımadan yaktılar. Kül edip yok ettiler hepimizi. Beni, sokakta oyun oynadığım arkadaşlarımı, annemi, babamı, büyükannemi, öğretmenimi, bakkal amcayı, komşu teyzeyi... Küçük boyumda tanıdığım kim varsa benim gibi uçuyordu gökyüzüne birer gri renk olarak. Evimizin, mahallemizin üzerinde yüzlerce insan sözleşmiş gibiydi. Annem elimden tutmuştu, diğer elinde öteki kardeşim... Uzaklarda ise beyazlar içinde, kanatlı adamlar vardı. Bizleri bekler gibi bir haldeydiler. Canımızı alanlara kızıyor, bizler içinse gözyaşı döküyorlardı. Aşağıda ise bir haykırış, bir ağlayış gidiyordu. Boş sokaklar, yanan evler, yıkılan her yer bir şeyler söylüyordu bizlere. Bir şehir, bir topluluk yok edilmişti, ve dur diyen yoktu katillerimize. Halen de yok...

Bu yüzden dolaşıp çalıyorum kapınızı. Bu yüzdendir sizi rahatsız etmem. Benim gibi çocuklar ve hiçbir çocuk ölmesin; bu kıyıma göz yummayın diye...

Çarşamba, Haziran 15, 2005

Yorgun Damarda Dolaşmak

Çoğu toplumu anlatan, onlara özgü, onlara ait şeyler vardır. Bu şeyler, bazen bir heykeltıraşın elinde şekil bulur. Heykel olur irili ufaklı. Ya özgürlüğünü anlatır, ya da gücünü, Tanrı sevgisini. Bazen bir mimarın sanat eseri olur. Çok veya az katlıdır. Bir kule olur, göğü deler; veya sadece yıkık döküktür, ama o harap hali bile neler yaşadıklarını gösterir insanlarının. Bazen sadece bir yer olur, bir şehir. Hepsi orada yaşıyormuş gibi gelir. Toplumu sanki oraya sıkıştırmışlardır. Bazense bir cadde olur, yanına açılmış sokaklarıyla. Adında bir toplumunun sahip olmak için canını verdiği şeyi bulursun; her adımında da o toplumu biraz daha tanırsın. Çünkü her kesiminden insanı vardır orada. İşçisi, memuru, öğrencisi, yaşlısı, bebeği, evlisi, bekarı... Eğer bir ülkedeyse bunlar her yöredendir; her kesimdendir insanlar. Aynı toprakta doğmuşlardır, aynı havayı solumuşlardır. Yaşam tarzları farklıdır; fakat hepsinin gözünde aynı endişeyi, aynı kederi, yani aynı duyguları bulursun.
Tramvaya, caddenin atardamarına ilk kez ulaşıyorum. İlk kez bu capcanlı, sımsıcak ağır aksak, yorgun araca biniyorum. İlk kez de bir vasıta, insanları taşıyıp duran, duygusu olabileceği aklımın ucundan geçmeyen bu makina, bana gülümsüyor; hafif bir şarkı mırıldanıyor. Frenler boşalıyor, hafiften bir hareketlenmedir başlıyor bu yalnız, tarihe tanık araçta. Zilini çalıp, yolundan kaçırıyor insanlarını: onunla özdeşleşen, onun bir parçası gibi olan İstiklal Caddesi'nin sakinleri kaçışıyorlar.
Camdan bakıyorum dışarıya. Yürüyen, düşünen, düşündükçe daha da bunalan, bunaltısı yüzüne vuran insanlar geçiyor yanımızdan. Yürürken benimde fark etmediğim, bakmak aklımın ucundan bile geçmeyen bu tramvaydan aslında neler görülüyormuş. İnsanlar bir bir uzaklaşıyor. Hiçbiri beni, onlara bakışlarımı, incelemelerimi göremiyor. Ve ben, her suratta yeni birisiyle tanışıyorum. Her insan farklı bir renk, farklı bir müzik katıyor insanlar üzerine bilgilerimi içeren kitaplığıma. Yavaş yavaş ilerleyen bu tırtıl kılıklı tramvay sayesinde, öyle bir hazineye sahip oluyorum ki... Birisi geçiyor, ardından bir başkası; sonra bir diğeri ve öteki... Hepsi ülkemi, insanlarımı ve dünyadaki çoğu toplumdan insanı tanıtıyor bana. Farklı gözler, farklı düşünceler tramvayın büyülü camı sayesinde beynime kazınıyor. Çocuklar; onlar bile gözüme farklı gözüküyor. Onlar bile bu yorgun tramvayın, yorgun sahibi caddede, hızla yaşıyorlar. Sadece bir iki saniye ayırabildiğim tanımak için. Ne büyük çelişki! Halbuki burası benim şehrim, benim ülkem. Bunlarda benim insanlarım. Ama vakit geçiyor, yaş ilerliyor; tıpkı tramvayın hızı gibi. İlk durağa geliyoruz.
Yeni insanlar katılıyor insanı tanıma yolculuğuma. Farklı farklı yüzler, kokular, sesler... Bu büyük yaşam savaşının meydanında, beynim canlanıyor sanki. Bütün gün derslerle, formüllerle, bilgilerle bulanan beynimi temizliyor insanlar. Bu büyülü cam alıyor bulanıklığı, götürüp dağıtıyor yerini asla bilemeyeceğim bilinmezlerde. İlk sözlerim aklıma geliyor: "Çoğu toplumu anlatan, onlara özgü, onlara ait şeyler vardır. Bu şeyler, bazen bir heykeltıraşın elinde şekil bulur. Heykel olur irili ufaklı. Ya özgürlüğünü anlatır, ya da gücünü, Tanrı sevgisini. Bazen bir mimarın sanat eseri olur. Çok veya az katlıdır. Bir kule olur, göğü deler; veya sadece yıkık döküktür, ama o harap hali bile neler yaşadıklarını gösterir insanlarının. Bazen sadece bir yer olur, bir şehir. Hepsi orada yaşıyormuş gibi gelir. Toplumu sanki oraya sıkıştırmışlardır. Bazense bir cadde olur, yanına açılmış sokaklarıyla. Adında bir toplumunun sahip olmak için canını verdiği şeyi bulursun; her adımında da o toplumu biraz daha tanırsın. Çünkü her kesiminden insanı vardır orada. İşçisi, memuru, öğrencisi, yaşlısı, bebeği, evlisi, bekarı... Eğer bir ülkedeyse bunlar her yöredendir; her kesimdendir insanlar. Aynı toprakta doğmuşlardır, aynı havayı solumuşlardır. Yaşam tarzları farklıdır; fakat hepsinin gözünde aynı endişeyi, aynı kederi, yani aynı duyguları bulursun."
Tramvay kalkıyor duraktan. Sakince yoluna devam ediyor. Kaybettiği ve kaybedeceği hiçbir şey yokmuş gibi devam eden tırtıl, zilleriyle uyandırıyor düşüncelerinde boğulanları: "Sadece bir zil, kaçırmak için yolundakileri." Binmeden önce sadece bunu ifade ederken, şimdi anlıyorum neden yanından geçerken kendimi farklı hissettiğimi. Bu zil, insanın kulakları vasıtasıyla kalbine, beynine hitap ediyormuş. İnsanlar bu sesi duyunca bir farklı oluyor, o an bunu da görüyorum. Tutunamayanları, hayata tutunmaya ikna ediyor sanki.
İnsanlar, siluetler akıp gidiyor taşkın bir ırmak gibi camdan. Belki de kaçan, uzaklaşan biziz. Konuşuyor insanlar; hiçbiri gördüklerimi görmüyor diye düşünüyorum. 'Hiçbiri mi acaba? Biri bile görmüyor mudur bunları?' Düşünceler aklımın kafesinde dolanıyor. Gözelrim benimkiler gibi bakanları arıyor. Dışarıda zaman akıyor. Burada, tramvayda mı? Bilmem. Ararken gözleri, zaman kavramını kaybettim ben. Yavaş yavaş, kırıta kırıta geziyor tramvay caddede; ben içinde yalnızlığı fark ediyorum bu kalabalık içinde.
Halbuki yanılıyorum; bunlar benim insanım. Onlarda benim gibi herşeyin farkındadır. Aynı atadan, aynı topraktan geldik. Benim gözlerim görürken onlarda görüyor. Ve ne zaman onlar baksa bir yere, ben de bakmıyor muyum? Yalnızlık terk etmiş beni, durağa gelince fark ediyorum. İlk sözlerim yeniden canlandı beynimde. Acaba bunlar da içerdekilerin beyinlerde yer alıyor mudur: Çoğu toplumu anlatan, onlara özgü, onlara ait şeyler vardır. Bu şeyler, bazen bir heykeltıraşın elinde şekil bulur. Heykel olur irili ufaklı. Ya özgürlüğünü anlatır, ya da gücünü, Tanrı sevgisini. Bazen bir mimarın sanat eseri olur. Çok veya az katlıdır. Bir kule olur, göğü deler; veya sadece yıkık döküktür, ama o harap hali bile neler yaşadıklarını gösterir insanlarının. Bazen sadece bir yer olur, bir şehir. Hepsi orada yaşıyormuş gibi gelir. Toplumu sanki oraya sıkıştırmışlardır. Bazense bir cadde olur, yanına açılmış sokaklarıyla. Adında bir toplumunun sahip olmak için canını verdiği şeyi bulursun; her adımında da o toplumu biraz daha tanırsın. Çünkü her kesiminden insanı vardır orada. İşçisi, memuru, öğrencisi, yaşlısı, bebeği, evlisi, bekarı... Eğer bir ülkedeyse bunlar her yöredendir; her kesimdendir insanlar. Aynı toprakta doğmuşlardır, aynı havayı solumuşlardır. Yaşam tarzları farklıdır; fakat hepsinin gözünde aynı endişeyi, aynı kederi, yani aynı duyguları bulursun. Onlar senin insanlarındır. Aynı topraktan geldiğin, aynı toprağa gideceğin. Her biri sensindir ve her birininde senden parçaları vardır.
İstanbul. Aşıkların şehri Paris ise, aşık olunacak şehir de İstanbuldur. Hatta bir türlü bitmez trafiğine, hırsızlarına, kapkaççılarına, Doğu'yla Batı arasında kalmış zor hayatları olan insanlarına; ailece şehrin meydanlarını yaşanmaz, geçilmez hale getiren, bir tiyatro üstadının taktığı adlarıyla 'koyu renkli vatandaşlarımız'a rağmen aşık olmamak çok zor şehre. Karşı koymakta öyle zorlanıyorsun ki... 'Değer bu kadar güzelliğe bu saydıklarında. Hem bize bişey olmaz canım!' deyip, koyulmak sevmeye...
Taksim'de en güzel, en canlı yeri şehrin. Hatta kalbi. İstiklal Caddesi ise, kalbin hem atar, hem toplar aortları sanki. Ana insan trafiğini burası oluşturuyor zaten şehrin. Bağdat Caddesi ise en şık, en temiz, en Batılı damarı bu vucüdun. Hem de yaşamı ikileme düşüren bir şekilde: şehrin, hatta ülkenin en Batılı yeri, Doğuda! Ve canlı orasıda İstiklal gibi. Ama burası daha farklı; İstiklal'de bir büyü var, insanı alıp götüren başka başka diyarlara, düşüncelere. Burasıdır bu ülkenin kimlik kartı. İnsanları burada sürülür tezgaha, burada tanılır. Farklılığımız burada çıkar en fazla. Ve ancak tramvaydan görebiliyor bunu içimizden biri.
Sona geldi yolumuz, ortaklığımız şimdilik tramvayla. Meydana ulaşana kadar ortaya çıkmayan özlem bastı şimdi. Ayrılmak istemeyen benliğim söz verdi:"Yine geleceğim!" Sözü alan tramvay beni bekliyor şimdi. Her seferinde insanlarımı uyandırmaya, yaşama tutunmalarını sağlamaya ve bizi tanımaya gelen turistlere tanıtmaya bizi devam ediyor. Bazı milletler ve ülkeler vardır, şanslıdır kendilerini anlatmakta. Bizimde bir şansımız var: böyle güzel bir raf gibi güzel şehrin ortasında duran, güzel caddemiz, içinden akıp giden tramvayıyla bizi hem kendimizle, hem bizi tanımak isteyenlerle tanıştırıyor. Bazılarının kulelerle, heykellerle, binalarla yapmaya çalışıp yapamadıklarını, yorgun ve yaşlı damarı İstanbul'un bize kendiliğinden sunuyor neyse ki!..

Bir Cevabı Olan Var Mı?

Bir kaç soru var kafamda. Aşk neden zor bulunur? Ve neden çabucak kaybedilir? Acaba biz zavallı insanlar mı onu bulamayız, yoksa bu fani dünya da hiçbir şeyin değerini bilmediğimiz gibi onun da değerini bilmiyoruz, bilemiyoruz? Ve nasıl oluyor da, gelip bizi bulunca, esrar gibi girip vücuda, acıları hissetmiyor, uyuşturucu toz pembe dünyalara götürebiliyor ?

Bazen yağmurlu bir günde başlıyor aşk:

Sırılsıklamsın, üstündekilerden tenine geçiyor ıslaklık. Soğuk içine işliyor. Üşümek...

Yalnızlığının üşüme, titreme nöbetleri rahat vermiyor. Doğduğundan beri birçok insanı sevmişsin; anneni, babanı, kardeşini, arkadaşlarını... Sevgilini sevmişsin, sevgilerinin en masumlarıyla(?) . Ve bazen ağzın yanmış, bazense çok mutlu günlerin, gecelerin peşinde olmuş. Dolunayda, mehtaba yalnız bakmamanın huzuru olmuş içinde.

Aradığım bu değil benim. Soğuk işliyor iliklerine; gerektiğinde şelale gibi gür, hırçın; gerektiğinde ise kuru toprakların içinden doğan bir ırmaktan bir damla düşüyor burnuna... Oradan karışıyor yağmura; doğduğu topraklara dönüyor.

Eros. Sevgili dost... İnsanlığın kurtarıcısı Tanrım. Sen değil misin, koskoca kalabalıklarda, yahut bir balıkçı barınağında, limana sığınmış tekne gibi bizleri bulan, ve aşk denizine sürükleyen. Belki sen, cevap verebilirsin bana: Neden Eros? Niçin aşk, insanları bu kadar ilgilendirir? Neden bu anlaşılması zor denklemi çözme çabası durmadan süren? Bana sen cevap vermelisin; çünkü Ademoğulları, hala çözemedi bu soruyu. Hem onlar şu ara başka sorunlarıyla, savaşları, kavgalarıyla uğraşıyor. İnsan öldürmek haksızca, umarsızca aldı başını gitti; insanlar şu ara bu furyaya katılma çabasındalar. Senin o güzel, yumuşacık sevgi dolu, aşk dolu, en güzel insanî duygularımızı bize veren okların, onların üstündeki tüm etkisini kaybetti. Sen de yeni, daha etkili silahlar üstünde çalışmalısın. Örneğin bir aşk bombası yap; içini sevgiyle, kardeşlikle, aşkla ve paylaşmanın gerekliliğini anlatacak sözlerle doldur lütfen. Belki yirmi birinci yüzyılın evlatları, üvey evlat zannettikleri etraflarındaki insanları ancak böyle severler.

Sana, aşka o kadar çok ihtiyacı var ki kardeşlerimin, sana sorduğum sorumun cevabından vazgeçtim. Senin çok işin var; bu öldürme, tüketme açlığındaki kullarını doyurman lazım. Ben sorumu bir başkasına soracağım.

Belki ondan bir cevap alabilirim. Karısına, en sevdiği karısına aşkıyla, bana da örnek olan insana sormalı bu soruyu. Nazım'a...

Piraye'ye aşkıyla, ona yazdığı şiirlerle kanıtlıyor bana ne kadar güzel şey olduğunu şu aşkın. Demir parmaklıkların arkasında dahi olsa, aklı ve gönlünün hep O'nda olduğunu belli ediyor dizeleriyle:

O şimdi ne yapıyor

şu anda, şimdi, şimdi?

Evde mi, sokakta mı,

çalışıyor mu, uzanmış mı, ayakta mı?

Kolunu kaldırmış olabilir,

-hey gülüm,

beyaz, kalın bileğini nasıl da çırılçıplak eder bu hareketi!..-

O şimdi ne yapıyor,

şu anda, şimdi, şimdi?

Belki dizinde bir kedi yavrusu var,

okşuyor.

Belki de yürüyordur, adımını atmak üzredir,

-her kara günümde onu bana tığış tığış getiren

sevgili, canımın içi ayaklar!...-

Ve ne düşünüyor

beni mi?

Yoksa

ne bileyim

fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi?

Yahut,

insanların çoğunun neden

böyle bedbaht olduğunu mu?

O şimdi ne düşünüyor,

şu anda, şimdi, şimdi?...

Bir hükümlü, içerideki yaşamında dahi, dışarıyı, aşklarını düşünüyor, kafa patlatıyor neler oluyor duvarların arkasında diye! Ve sadece aşkı için değil, memleketi için, insanları için kafa patlatıyor -düşünmesi yasak olmasına rağmen-. En iyisi sizi de ebedi ikametgahınızda rahat bırakmak sevgili Nazım Hikmet Amca. Bu soruyu bir başkasına sormalı ama kime. Bu cevabı bilen, bulan kaç kişi olabilir ki şu dünya üzerinde? Einstein, İzafiyet Teorimi'ni ve daha pek çok kuramı getirmiş olabilir yeryüzüne. Fakat Dünya'da hiç kimsenin cevaplayamadığı sorulara o da bir cevap bulamamıştır. Yaşamın sırları, aşklar, insanın duyguları ve daha pek çok sorunun cevabı saklıdır bir yerlerde.

Ve bir kadın gözlüğünden aşk yine aynı gözüküyor. Sadece biraz daha duygusal, biraz daha korkulu bir bekleyiş var cephenin bu tarafında. Kaybedilen her neferin ardından bir yenisi hazırlanıyor. Maalesef kazanan iki taraf; ve kaybeden yine aynı ikisi..

Bir kadının gözünden aşk diyorsun , kalemi elime tutuşturup karşımda dikiliyorsun . Dostum yanlış bir kadına yanlış bir soru soruyorsun . Bir kadın senin aradığın fakat hepsinden önce sıradan bir kadın . Ve bir cevap istediğin bu kadından . Bulamayacağından bu denli eminsen bir de sorarım sana neden sıradan bir kadın istiyorsun cevaplandırması için ?

Evet , kim görmüş aşkı yolda yürürken ya da kim seslenmiş bir tanıdık gibi arkasından ? Akılları karıştıran kısa soluklu bir oyun olmadığını düşünen kaç insanla tanıştın , kaçının kelimelerinde arındın ? Turgut'um , sana bu hayatındaki en güzel hediyeyi , bu sorunun cevabını veriyorum : Aşk diye bir şey yoktur .

Aşk yoktur aslında . Eros bir hayalden başka bir şey değilse okları olmuş neye yarar ? Shakspeare'in anlattığı , Balzac'ın yaşadığı aşk değil . Aşk insanların uydurmacası , bahanesi birbirlerini tüketmekte kullandıkları . Ve sevgi kelimesi kırmızı yastıkların , ayıcıkların üzerlerine sıkıştırılmış , bu uğurda kirletilmiş olmaktan öteye geçmeyen . Nasıl ki devletlerin sömürge elde etmesinin adı oraya barış götürmekse insanların birbirlerini sömürmesinin adı aşk olmuş . Senin sorduğun aşk değil Turgut'um . Senin merak ettiğin çok daha temiz bir duygu ve henüz ismi olmayan .

Sahiplenme , kıskançlık , ihanet , sadakat , hesap verme , öpüşme ya da sevişme değil onu var eden . Varlığı salt sevgiye bağlı . Varlığı salt bir bebeğe ve bir meleğe bağlı .

Bebek , önyargıları olmayandır . Her şeye farklı bakar , gördüğü her ne varsa onun için yenidir , keşfedilmeyi bekler . Sevgi de bunlardan biridir . Kelimeler ona olduğu gibi , çıplak halleriyle ulaşır . Kelimeleri sevgisiyle donatır . Sevildiği ölçüde sevmeyi öğrenir , sevildiğinden daha çok sever .

Melek güzeldir , kutsal olandır . İnsan kılığına büründükleri rivayeti ortalarda dolaşmaktadır . Melek koruyucudur , sevgiyi kelimelere sığdıramayandır . Senin cevabını aradığın sorunun yanıtı bir bebek ve bir meleğin birlikteliğinde saklıdır . İsimsiz .

Aşk, bir saat gibi galiba. Zamanı gelince, herkes için çalacak; herkesi uyarıp uyandıracak. Ve o ana kadar insan derin uykusunda yalnızlığın. Bazen ömrü geçiyor bu bekleyişte, bazen birkaç dakikası; ama eninde sonunda bir S.S.K. hastahanesinde, doktor kuyruğu bekleyen vatandaşlarım gibi bekliyor insan evladı.

Aşk bir saat gibi . Bu dünyada nefes alan tüm sıradan insanların tatmayı istediği ve istedikleri ölçüde elde ettiği .

Bir sonuca varmak zor. Hem o kadar şair, yazar, ve alelade binlerce, milyonlarca insan bu soruyu ararken benim bulmam da zor. "Onlar bulamamış, ben hiç bulamam!" diye bakmıyorum; ama bu yazıda ve bu yaşta bir cevaba ulaşamayacağım apaçık ortada duruyor. Bense vazgeçmeyeceğim arayışımdan. Ve belki bir gün, yeniden yazdığımda cevabı okursunuz.

Paul Eluard bir şiirinde şöyle diyor:

Kapılar tutulmuş

Neylersin

Neylersin içerde kalmışız

Yollar kesilmiş

Şehir yenilmiş

Neylersin

Açlıktır başlamış

Neylersin

Elde silah kalmamış

Neylersin

Karanlık bastırmış

Sevişmezsin de

Neylersin...

İşte böyle; yapacak fazla bir şey yok. Bizler fakat mağrur dolaşıyoruz. Aslında savaşı kaybetmişiz, küçük bir başarı kırpıntısıyla kendimizi muzaffer ilan ediyoruz. Küçük mutlulukları yakalama kılavuzu, kutsal kitabımız olmuş; her zamanki küçük hesaplarımıza alet ediyoruz sevgimizi de.

Hayır Turgut , biz savaşı kaybetmedik . Savaşımız bu soruyu cevaplandırmak , cevaplandıramasak dahi arayışında olmak . Aradığımız bir bebek ve bir melek gökyüzünde gezinen , yere basmaya layık olmadıkları için göklerde yaşayan . O denli saf ve saf olduğu ölçüde kutsal olan bir duygu aradığımız . Öyle ki sen bir bebek olamasan ve ben bir melek olamasam dahi isimsiz olanı bulabilmek önemli olan . Küçük hesaplarımız için kullanacak sevgimiz yok bizim gibilerin ve başkaları adına konuşmayı bırak . Sevgimizin her damlası isimsizi bulmak adına .

Umarım mutlusundur dostum; şimdi mehtaplı gecelerin yalnız, bedbaht ve bir doktor kuyruğundaki hastanınki gibi acı verici değildir. Umarım şansının da farkındasındır. Sen ki, bir seçilmiş gibi kurtuldun açlıktan. Kalbinin korkular tarafından işgalinden kurtuldun. Dua et dostum; dua et çünkü elinde tuttuğun sadece sana sevdiğince verilmiş bir kalp değil; en önemli hazineleri karşındaki insanın. En büyük sırları, en önemli duyuları, duyguları ve en mahrem, en kişisel yanlarıdır. Kırmaman, yormaman, sıkmaman gerekir.

Sevgili arkadaşım, biricik dostum Pınar Arpacı'ya katkılarından ötürü binbir teşekkür...